KARARDI SABAHLAR GECEYE KARIŞARAK
AYÇA ÖZTORUN

KARARDI SABAHLAR GECEYE KARIŞARAK

Bu içerik 565 kez okundu.

                                                                      “ Ali İsmail Korkmaz’ın ve Berkin Elvan’ın anısına.”

 

Sokak lambaları yeni yeni yanmaya başladığı halde ortalık bir anda zifiri karanlığa bürünmüştü. Üşüyordum. Dar sokaklarda yürürken, poyraz keskin bir bıçak gibi saplanıyordu yüreğimin tam ortasına.

Ay, inadıma saklanırcasına ortadan kaybolmuş, gökyüzünü ve beni karanlığa mahkûm etmişti. Yıldızların pırıltıları da yansımıyordu bu şehrin üstüne. Belki de bu gezegende olup bitenlere anlam verememişler, başka gezegenleri aydınlatmaya gitmişlerdi.

Korkuyordum karanlıktan. Adımlarım hızlanmaya başlamış, bilinmeyene doğru giderken, sanki sonsuz bir hiçliğe doğru sürükleniyordum.

Şimdi bir köy evinde olsam diye geçirdim içimden; Kuzine sobaya, küncü kamışlarını doldurup bir kibrit çaksam, ateşin o harlayan sesini hissetsem, üzerinde de kaynayan çaydanlık… Kaç bardak köz çayı içerdim kim bilir! Yanan kamışların çıtırtısı beni çocukluğuma götürürdü. Usumda kalan anılar canlanır ve tanıklığımın hikâyelerini yazardım doya doya.

 Lastikçiyle Fadik’in yasak aşkını… Çıkmaz sokağın dulda yerinde, eşlerinden sakınarak buluşan âşıklara biçilen korkunç fermanın tanıklığını yazıya dökerdim belki de…

Zifiri karanlık ve içime işleyen korkunç soğuğu bedenimde daha fazla hissetmeye başladım. Hayalini kurduğum köy evi ve sobayı düşünmek bile üşümekten alıkoyamıyordu beni. Erkek olsam ana avrat dalardım acımasız poyraza!

Buz kesmiş dizlerim kendini zor çekse de titreyerek yoluma devam ettim. Az ötemde belli belirsiz insan siluetlerinin korku ve telaşla sote yerlere saklandığını hissettim. Kısık anlaşılmayan fısıldaşmalar duyuyordum ama konuşulanlardan hiçbir şey anlayamıyordum.  Olduğum yerde kaldım. Bir adım atamıyordum. Sanki kanım akmıyor gibiydi. Tüm bedenimi büyük bir korku sarmıştı.

Kalabalık gölgelerin birden yok olduğunu hissettim. İyice emin olmalıydım kimsenin olmadığına. Sağıma soluma bakındım. Göz gözü görmüyordu. Yan sokağı seçebildim ancak ve sokağa doğru koşmaya başladım. Sokağın az ilerisinde elektrik direğinin, lambayı koruyan muhafazalı başı kırılmış bir sağa bir sola sallanıyordu. Kırık olmasına rağmen içindeki sarı ışığını ölgez bir şekilde yansıtıyordu.

Karşıdan gelen iki çocuk telaşla yürüyorlardı. Korku dolu gözlerle bana baktıklarını gördüm. Diğerinden daha kısa olan çocuğun gözlerindeki yaşı karanlıkta seçebiliyordum. Çünkü gözündeki yaş, bir fener gibi gözbebeğini ışıtıyordu. Hem sessizce ağlıyor, hem de burnunun sümüğünü koluna siliyordu. Üzerindeki eğreti eskimiş  kazağın ilmekleri sökülmüş bir paçavraya dönmüştü. Diğerinin ayağında ayakkabı yoktu. Çamura bata çıka yürüyorlardı. Hem de bu soğukta!

 

Çocuklardan başka birileri daha var mı diye sağa sola bakındım. Daracık sokakta in cin top oynuyordu. Gözüme delik deşik harabe evler ilişti. Sanki ev enkazlarının her biri üzerime doğru gelen, ellerinde beyaz mendillerin olduğu hayalet gibiydiler. Ardıma bakmadan koşar adımlarla kaçmak istedim.

Bu karanlık da neyin nesi, neler oluyor burada? Diye haykırmak ve bulunduğum karanlıktan kaçmak istedim. Yapamadım. Orada çocuklar vardı. Yapamazdım…  Çocukların yanına yaklaştım. Onlara dokundum; ‘Gerçek mi bu çocuklar? Evet, gerçek! Korku içinde ağlayan çocuklar… Bu benim çocukluğum olsa ne yapardım ki? Karanlık, soğuk ve çamur… Çıplak ayaklı çaresiz çocuklar!

Utandım ayağıma geçirdiğim yün çoraptan ve ayağımı sıcak tutan botlarımdan. Botlarımı ve çorabımı çıkardım. Korkunç soğuk içime işliyor, ayağım çamurun soğuğuyla vurgun yiyordu.

Çocuklara;  ‘ Yağ satalım bal satalım oynayalım mı?’ diye sordum. Anlam veremediler.

‘Karanlıkta ve soğukta iki bilinmeyen çocuk! Ben deli miyim? Yağ satarım bal satarımmış! Ne satıyorsun sen ne? Anlaşıldı ben deliriyorum!’

Dizlerimi çöktüm çocukların önüne; ‘Kimsiniz siz, burası neresi? Üşümüyor musunuz, eviniz, anneniz?’ Sesim yankı yapıyor daha sonra yavaş yavaş etrafa yayılıyordu.

Çocuklar uzun bir süre endişe ve korku içinde sustuktan sonra, ayağı çıplak olan çocuk etrafı kolaçan edermiş gibi temkinli ve bir o kadar endişeli kulağıma eğildi. Korku içindeydi. Sessizce; “Bahar geldiğinde kuş olacağım ve göç zamanı barışın olduğu sıcak ülkelere uçacağım” diye fısıldadı. Şaşkındım, çocuğun gözlerine odaklandım.  Kapkara bir çift göz… Diğer çocuğun umutları tükenmişti. Ölü bakışlarını gördüm. Tarifsiz bir keder kapladı içimi.

Çocuk tekrar kulağıma eğildi;

 “Kardeşimde kuş olacak! Bahar geldiğinde… Bahar…” derken, dudakları titriyordu. Sanki ay, çocuğun dediklerini duymuştu. Her yana ayın şavkı vurmaya ve yıldızlar yağmur damlaları gibi başımıza yağmaya başladı.

Bir süre gözlerimi gökyüzünden ayıramadım.

 ‘Çocuklar bakın! Yıldızlara bakın!’ diyerek, Çocuklardan tarafa heyecanla döndüm. Çocukların yok olduğunu gördüm.

‘Şimdi buradalardı… Şimdi!’

Panikle sağa sola seğirttim. Çamur, çıplak ayaklarımı sıkıca kavrıyor, yürümemi zorlaştırıyordu. ‘Yok, yok… Çocuklar yok!’

Tekrar gökyüzüne çevirdim başımı. Gözlerime inanamadım. İki beyaz güvercin hızla semalara uçuyordu. El ettim, seslendim. Ne gördüler, ne de duydular. Sanki başka bir gezene süzülüyorlardı.

‘Bunlar o çocuklar… Durun beni de bekleyin… Duruun! Ben ülkemde çiçekler ve çocuklar olmadan nasıl yaşarım? Durun gitmeyin… Duruun!”

Birden koca bir gök gürültüsünün sesi ile yatağımdan fırladım. Saçlarım… Saçlarım sırılsıklam…

“Şimdi en güneşli çağımda mermi yağarken üzerime,

kar yağıyor yüreğime üşüyorum anne.

Gelecek güzel günleri unutan bedenim,

bugünün telaşıyla can pazarı.

Ve türküler yerine havar yükselirken göğe doğru,

Öğrendik en çocuk çağımızda ağıtlı sonbaharı…

Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Pencereye doğru koştum. Dışarısı zifiri karanlıktı. Gökyüzüne bakamadım.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Taş kapağa sıkıştı, kamyon şaha kalktı
Taş kapağa sıkıştı, kamyon şaha kalktı
Akdeniz’de parklar çiçek bahçesine döndü
Akdeniz’de parklar çiçek bahçesine döndü