DİN İLE İMAN PARA İLE AVRAT
AYÇA ÖZTORUN

DİN İLE İMAN PARA İLE AVRAT

Bu içerik 1850 kez okundu.

Sabahın ala şafağında Paşa dayım, odamın tahta kapısının kilitli mandalını zorluyor, 

"Aç kapıyı aç, sıpa oğlu sıpa!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. 

Yataktan fırladığımla kapıyı açtım. Kapıyı açar açmaz içeri dalan dayım, nokta gözlerini sonuna kadar açmış, iri patlıcanı andıran burun deliklerinden soluyor, ağzından tükürük saçarak; "beni evlendirselerdi, kirli Fadıma’nın eline kalmazdım." diyerek, isyan ediyordu.

Kısa boyu, topluca kalın vücudu ensesiyle birleşen dayımın tipsizliği, cahilliğiyle harmanlanınca, mağara adamlarından hiç farkı kalmıyordu. Uzun pazılı ve kıllı kollarına taktığı, kamyoncu bilekliği, onun kişiliğine çok yakışıyordu.

Belgeselcilerin Amazon ormanlarına gidip, primattan dönmüş, ilk insanları aramalarına hiç gerek yoktu. Çünkü Türkiye düzlüklerinde yaşayan ilk insan örneği benim dayımdı.

 Onun en büyük hobisi seks yapmak, burnuyla oynayıp gaz çıkarmaktı. Burnunu oyarken, kaç kere göz göze geldiysek, pis pis sırıtır; "heh he! Çorum leblebisi yapıyom yeğen!" derdi. 

Bir de gaz çıkarmışsa, o sesin şiddetiyle, gözlerimiz belerir, derin bir sessizlik içinde sinirlerimizi frenlemeye çalışırdık. Dayım ise tüm yüzsüzlüğü ele alır, sigaradan sararmış dişleriyle sırıtarak, “dokuz nokta şiddetinde deprem yarattım iyi mi?" derdi. 

Cinsel arzularının tavan yaptığı dönemler, hiç ona bulaşmaz, köyde dişi olan hayvanları dahi ahıra kilitlerdik. Hiç bir kadının arz ve talebi olmayan dayım için, kirli Fadıma bulunmaz Hint kumaşıydı.

Dayımın libidosunun uçuştuğu döneme girdiğini anlayıp, çok üstüne gitmek istemedim ve yatağıma doğru yöneldim.

Dayım uzun kolunu omzuma attı ve yalvarırcasına; "Dur hele yeğen, hemen nereye yatıyon, paran yok mu heç? Varsa borç ver bre! Harmana az kaldı. Parayı alır almaz, hemen paranı veririm billah!” dedi.

“Bende para ne gezer! Varsa anamda vardır. Hem parayı ne yapacaksın?” diye başımdan atmaya çalışsam da, sakız gibi adama yapışmayı iyi bilen dayım, ısrarından ve isyanından vazgeçmiyordu.

“Yapma ya! Essahtan yok mu? Kirli Fadıma’ya gidecektim!”

“Yemin ederim ki para yok! Anamdan iste. Hem kirli Fadıma geçen gün seni kovmuş ya!”

“He kovdu ya! Elin âlemin içinde beni malamat etti. Kirine pasına bakmadan, ‘benim yanıma geleceksen bir bilezik getireceksin. Yoksa üçün birini görürsün!’ Diyor.  Sanasın Türkan Şoray!” deyip, hışımla odadan çıktı.

Bir süre sonra, yan odadan anam ve dayımın bağırtısını duydum. Para için anama musallat olan dayım, ondan da umudu kesince canı yanmış eşek gibi bağıra çağıra kapıyı çarparak bahçeye çıktı. Dayım bahçeye her çıkışında, evimizin sadık köpeği, dayımı gördüğü an, onu parçalayacakmış gibi havlar, dayım can havliyle, iki kere hoşt köpek deyince susardı. Dayımın bahçede olduğunu da bu şekilde anlardım.

Dayımdan en utandığım dönemlerden biri de, anamın köy kadınlarıyla haftada bir toplanıp kısır partisi yaptığı zamanlardı.

Kadınların bize geldiğini duyan dayım, ortada köçek gibi dolanır, kadınlara lüzumsuz espriler yapardı. Sırf onların yanında olabilmek için, el örgüsünü bile öğrenmeye niyetlenmiş, bir ters, bir yüz haroşa kazak modelinden bahseder olmuştu. Dedikodusu tam gazdı.

Civar köylerde kimin kızının poposu değirmen taşı gibi, kim kiminle kaçmış, tek tek anlatırdı. Kadınlar dayımın dedikodularını can kulağıyla dinler ve katıla katıla gülerlerdi. Bazen öyle itici şeyler anlatırdı ki eğer kadınlar gülmüyorsa buna çok bozulur, bozulduğunu belli etmemek için anlamsız kahkahalar atardı.

                                                                              *

 Kış ayı bitmiş, mevsim İlkbahara dönmüştü. Sabahın meltem havası, çiçek kokularına karışıyordu. Burnumda biriken mis gibi doğa kokusu, bana bir başka huzur veriyordu. Dışarda hava çok güzeldi. Havanın güzelliğini fırsat bilen anam, sabahın ala şafağında uyanmış, peynirli sıkmalar, bazlamalar hazırlamıştı.  Odama kadar gelen bazlamanın kokusu, iştahımı kabartmış, kendimi bahçede bulmuştum.

Portakal ağacının altında duran eğreti tahta masanın üzerindeki parlak sahanda, bazlama ve sıkma vardı. Tandırın altındaki ateş ölgezleşmiş, köze dönmüştü. Anam mis gibi köz çayı demlemişti. Masanın üzerinde duran boş çay bardağına, tavşankanı gibi demlenmiş köz çayını doldurup, sıkmaları afiyetle yedim ve bahçedeki sedire kuruldum.

 Anam ortalıkta yoktu. Kesin mutfaktadır diye düşünürken, sokağın başından panikle, Çorap Osman’ın bize doğru koştuğunu gördüm.

 "Yetiş gardaş! Paşa dayını koç süstü! Can çekişiyor!" diye bağırdı.

 Şom herifin vakaları hiç bitmiyor! Ele âleme karşı, ölürse ölsün de diyemiyor insan.

 Anama seslendim; "Anaaa! Koş, koş! Paşa dayımı koç süsmüş."

Anam yan odadan panikle seğirtti. "Aboov keleee! Hani nerede? Ölmüş mü yoksa? 

Çorap Osman nefes nefese; "Çınaraltı kahvesinin önünde. Bağırsağı döküldü diyorlar!"

“Abov dam gibi yiğidim. Olacak iş değeel Allaaah! Ciğerim, ciğerim Paşam!” deyip, dizlerine vuran anam, masanın üzerinde ki su dolu tasın içinde duran takma dişlerini takıp, Çınaraltı kahvesine doğru koşmaya başladı.

Demek dayımı koç süsmüştü! Demek dayımda ölümlü bir faniydi ve bağırsakları dökülmüştü! Yeryüzünde türünün son örneği olduğu için, Allah onu numune diye korumaya aldı sanıyordum.

Allah tarafından gönderilen mübarek koçun, Paşa dayımı kurban etmesi de mucizeyken, Anamın saçlarını yolması, kendini dövmesi, Allaha şirk koşmak değil miydi?

Allah, dayımın bağırsağının koç tarafından dökülmesini layık görmüşse, Münker ile Nekir, öte dünyada anama, “niye isyan edersin” diye sormaz mı?

 Çınaraltı kahvesine bir solukta yetiştik. Kahvenin önü hınca hınç kalabalıktı. “Her halde bu sefer, dayım hakkın rahmetine kavuşmuştur!”

 

Kalabalığı yara yara yerde yatan dayımın yanına vardık. Zavallı koç, dayımın hemen yanında, dört ayağı havaya dikmiş yatıyordu. İkisi de ala kan içinde kalmışlardı. Anam, dayımın görünce acı bir çığlık attı.

 Yerde duran koyunun sicimini, dayımın bağırsağı sanan köylüler şoktaydı.

“Bağırsılığı dökülmüş vay bre!” diye dizlerine vuruyorlardı. 

Dayım inleyerek; “ölmedim yaşıyom” dediği an, Agâh emmi, bağırsak sanılan sicimi bastonuyla inceledi.

 “He ya! Bu zavallı koçun sicimiymiş.” dedi.

Dayım nefesini arkadan alıp vererek zorla konuşuyor, “koç mundar olmadan kesin. Eti iyi para eder” diye anamı tembihliyordu.

Anam ağlayarak; “Son sözün bu mu gardaşım?” dedi.

Dayım, kısık sesle; “para ve avrat!” derken bayıldı. Çorap Osman, ayakkabısını hızla çıkarıp, dayımın burnuna ayağını dayadı. Dayım, Osman’ın ayağının saldığı kokuyla,  “vık!” dedi ve öğürerek kendine geldi.

Çorap Osman’ın ayak kokusunu bilirim. Onun kokarca familyasından geldiğine inanıyorum.

Velhasıl, köylüler, dayımın yaşadığına seviniyormuş gibi yapıp, yarım ağızla; “yaşıyormuş! Kendine geldi.” diyerek dağılmaya başladılar.

Daha sonra bu kanlı olayın nasıl gerçekleştiğini öğrendiğimde, Paşa dayım denen dürzüden, bir kez daha nefret ettim.

Dayım denen puşt, sabahın köründe, anamın gözü gibi baktığı, kesmeye kıyamadığı koçunu ahırdan çalıp kahveye getirmiş.

Köy meydanındaki kahvenin önünde besmele çekerek söze başlayan dayım, Gece rüyasına Enbiyaların ve evliyaların geldiğini, köyde büyük tufan kopacağını, bu nedenle kan akıtılması gerektiğini panik numaralarına yatarak anlatmış.

 Dini bütün herkesin bir koç parası kadar para vermesini ve kendisini Evliyaların uyarması üzerine köyün felaketten kurtulacağını söyleyen dayım, kendi yalanına öyle kendini kaptırmış ki, Alla hu Ekber diye bağırıyor, “Ey müminler şimdi ben bu koçu kesiyorum. Akan kanla birlikte felaketten kurtulacağız. Koçun parasını verin ve şükür namazı kılın” diyerek ağlama numarasına yatıyormuş.

Köylüler, “toplanan parayla ne yapılacak?” diye sormuşlar.

“Eyy, Paşa! Bir koç kes, herkesten kan parası topla, kan parasıyla da kuran kurslarına bağış yapılması için paraları bizzat vilayete sen götür dedi mübarek Evliyalar.” diyen dayıma, köylüler gülmeye başlamışlar.

Köyün en bilge yaşlısı Mehmet amca; “Ne zamandan beri Evliyalar bağış için açık adreste vermeye başladılar? Köyümüzde, çimentoları bir gecede çalınan, Camiinin onarımı için kan parası isteseymiş ya bu mübarekler!” diyerek dayımı terslemiş.

Köylüler, dayımın Camii onarımı için müftülüğün gönderdiği çimentoları araklayıp Kirli Fadıma’nın evini onardığından şüphelenseler de suçüstü yapamamışlar ama içten içe ona diş bilemişlerdi.

Kinayeyle vurdukları laftan bile bozulmayan dayım; “bu köyde üç camii var gardaşlarım! Kuran kursu daha mühim! Sürekli çimento çalındı diye laf edip, duruyonuz. Eğer lafınız banaysa, eğer çimentoyu ben çaldıysam, Hazreti İsmail gibi şu koç yerine ben kurban gidiyim. Hayır, hasenata gelince bin dereden su getiriyonuz. Felaket kapımıza dayanmış!” diye nutuk atıyor, avazı çıktığı kadar bağırıyormuş.

Millet, dayımın parayı iç edeceğini bildiği için oralı olmamış.  Bakmışlar ki kene gibi cemaate hâlâ nutuk atıyor, Dayıma; “bizde hayır yapmasını bilirik” diyerek, s.k.tiri çekmişler.

Dayım, milleti dolandıramamanın siniriyle kahveden çıkmış. Koçun siciminden çekmiş, koç inatlaşmış, yerinden kıpramamış derken, koçla dayım arasında büyük düello başlamış. Dayım, koça bir tepik sallamış. Koç geri geri gittikten sonra şiddetle depar atmış ve geçirmiş boynuzu dayımın karnına. Dayım boynuzun önünde, koç ardında tozu dumana katmış.

Toz bulutu dağılınca, köylüler gözlerine inanamamışlar. Dayım ve koç yerde ala kanlar içinde yatıyorlarmış. Kahveci çırağı sevinçten zılgıt çekmiş. Yaşlılar zafer bizimdir dercesine zılgıt eşliğinde bastonlarını tempolu bir şekilde havaya kaldırıp indirmeye durmuşlar.

 Kahveci Cevdet; “kendinize gelin!” diye bağırınca, şokun etkisinden çıkan köy sakinlerini bir sessizlik almış.

Kahveci çırağı; “Bu düellonun galibi biziz. Köy halkı Paşa’dan kurtuldu. Koçunun eti de bize kaldı” diye bağırıyormuş.

Köyün en yaşlısı; “bırakın lafı sözü! Paşa’nın bağırsağı yerlere dökülmüş, içim bir hoş oldu Allaaah! Koşun bacısına haber verin!” diye bağırmış.

Dayım, haftalarca çotçoturum yatağa bağlı kaldı. Cana geldiğinde olayı şöyle anlattı;s

 “sanasın gökyüzünde kanatlanan kuştum. Avcı, beni yerden yaylım ateşine tutuyordu. Yere düştüğümde gözüme kürek ilişti. Küreği can havliyle yapıştım. Koyunun kafasına geçirdim. Bu bir savaştı. Ya ben ölecektim, ya o” diyen dayım, ölümü nasıl ensesinde hissetmişse içli içli ağlıyordu. 

Anam iki elini havaya kaldırdı;  “Allaah duy beni Allah! Civan gibi gardaşımı bana bağışlayan Allah! Gardaşıma nazarlar değdi. Hem koç gitti, hem gardaşım! Gardaşıma gözü değen, iki cihanda muraz* alamasın Allah!” diye dualar etti.

Ben ise, Paşa dayımın kısa süreliğine de olsa yatağa bağlı kalmasından oldukça memnunum. En azından kirli Fadıma uğruna bitmek tükenmek bilmeyen vukuatları bir süreliğine durulacak ve hepimiz rahatlayacağız.

Ulan koç, seni otlattığım günler sana helal olsun! Öte dünyada Sırat köprüsü sana duble yol olur inşallah! Bileydim bu yiğitliği yapacağını, boynuzunu bizzat çarkta bileğilerdim. Canından da olsan, bir sahtekâra hesap sorarcasına, onurunla öldün oğlum lan!”

                                                                                Öykünün telif hakları yazarın kendisine aittir.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Taş kapağa sıkıştı, kamyon şaha kalktı
Taş kapağa sıkıştı, kamyon şaha kalktı
Akdeniz’de parklar çiçek bahçesine döndü
Akdeniz’de parklar çiçek bahçesine döndü