Advert
Advert
MESLEKİ EĞİTİM ANLAYIŞIMIZ NASIL DOĞDU, NASIL GELİŞTİ?
Ali Türer

MESLEKİ EĞİTİM ANLAYIŞIMIZ NASIL DOĞDU, NASIL GELİŞTİ?

Bu içerik 282 kez okundu.
Avrupa’da Modern eğitim Ticaret Burjuvazisinin muhasebe bilen, matematik bilen elaman ihtiyacına dayalı olarak, Burjuvazinin yaşam alanı (kent) talebi içinde, kilisenin içinden 13. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başladı. Bir piskoposun başında yer aldığı Üniversitas ile Kolej adları altında hayata gözlerini açan modern okullar, mesleki eğitimle dirsek teması içinde belediye bağlı birer yerel okul idiler. Osmanlı Devletinde ise modern eğitim 18 yüzyılın birinci çeyreğinden itibaren çözülmekte olan Osmanlı devletini ayakta tutacak asker-sivil kurtarıcı (Halaskar) arayışı içinde, devlete adam yetiştirmek üzere ve klasik-sivil Osmanlı eğitim sistemini kontrolü altında tutan İlmiye sınıfının ve ona destek olan yeniçerinin sürekli baltalamasına rağmen ortaya çıktı. Genç Türkiye devletinin Osmanlıdan devraldığı modern eğitimin böyle (devlet için) ortaya çıkmasının iki önemli sonucu oldu: Birincisi belirli sınıf ya da toplum kesimlerini temsil etme yerine devleti kurtarmak için ortaya çıkan bir türlü uzlaşma kültürü geliştiremeyen, lider sultası altında, siyasi partilerdir. Çünkü bu partilerin kurucuları modern eğitim içinde yetişmiş birer kurtarıcıydılar (halaskar). İkincisi ise modern eğitim içinde mesleki eğitimin, “devletin ihtiyaç duyduğu ara insan gücü yetiştirme” olarak algılanmış olmasıdır. Aslında mesleki eğitimin ihtiyaçların çeşitlenmesine, iş bölümümün gelişmesine bağlı olarak devletten özerk ortaya çıkması, üretici güçlerin gelişmesine fırsat vermesi doğası gereğidir. Ama bizde böyle olmadı, o yüzden bizde mesleki eğitimin “kadük” doğduğu iddia edilebilir, bir türlü mesleki kimlik sahibi vatandaş yetiştirme rolünü oynayamamıştır. Bizde ilk meslek okul, Özel bir çiftlik sahibinin iplik üretecek eleman yetiştirmek üzere 1847’de açtığı Ziraat Talimhanesidir. Ancak bir gelenek olarak Osmanlı Modern eğitim sistemi içinde mesleki eğitim, öksüz kalmış, yetim kalmış çocuklara bir el sanatı öğretmek gibi, bir çeşit “hayır işi” olarak ortaya çıkmıştır. Eğitim anlayışının, modern anlamda mesleki olmayan yönü hakkında bir fikir vermesi bakımından bu ortaya çıkış oldukça ilginçtir. Bu geleneği Mithat Paşa, 1860’lardan itibaren rüştiyeler ile İdadilere denk görülen görev yaptığı yerlerde açmaya başladığı “Islahhanelerle” başlattı. İyi ki başlattı. 1863-1870 arasında Niş, Rusçuk, Sofya, İzmir, İstanbul, Bursa, Kastamonu, Bosna, Diyarbakır, Trabzon, Erzurum, İşkodra gibi çeşitli merkezlerde kurulan bu okullar günümüzün meslek okullarından çok Çıraklık Eğitim Merkezlerine benzetilebilir. Terzilik, Kunduracılık, Mürettiplik, Fotoğrafçılık, Dokumacılık, Makinistlik, Marangozluk, Demircilik, Dökümcülük, Halıcılık, Tenekecilik, Modelcilik, Tesviyecilik, Tabaklık gibi pek çok alanda nitelikli insan gücü yetiştirme rolü üstlenmiş ciddi kurumlardı bunlar. Bu alanların pek çoğunda bugün meslek okulumuz yoktur. Islahhanelere 13 yaşın üzerinde yetim ya da öksüz çocuklar alınır, beş yıl atölyelerde uygulamalı eğitim verilirdi. Birinci sınıfı geçen “çırak”, 2.,3,4. Sınıfları tamamlayan “kalfa”, okulu bitiren “usta” unvanı alırdı. Eğitim süresince atölye ya da iş yerlerinde öğrencilerin kazandıkları paraların yarısı eğitim giderleri olarak alıkonur, geri kalanı mezun olduklarında dükkân açmaları için sermaye olarak ellerine verilirdi. Bu okulların bir başka özelliği de Müslüman-Türk olmayan çocuklara da açık olmalarıydı. Gayrimüslim öğrenciler bu okullarda dini bilgilerini kendi dillerinde kendi inançları doğrultusunda alabilirlerdi. Bugün okullarımızda farklı inanç ve kültürdeki öğrencilerin böyle bir hakkı yok. Ayrıca bir elin parmak sayısını geçmese de 1904 yılına kadar yine öksüz ve yetimleri alan kız Islahhaneleri, Kız Sanayi mektepleri de vardı. Kız öğrencilere Dikiş, nakış, örgü, aşçılık, tatlıcılık, dokumacılık dallarında eğitim verilir, ayrıca programlarda müzik eğitimi de önemli yer tutardı. Bütün bu Islahhaneler II. Meşrutiyetten itibaren Vilayet Sanayi Mektepleri adını aldılar ve Cumhuriyet yıllarına kadar faaliyetlerine devam ettiler. Cumhuriyetin başında (1923) ülkede topu topu üç kız sanat, bir erkek sanat bir de ziraat mektebi vardır ve bu okullarda 592’si kız 931 öğrenci eğitim görmektedir. Meşrutiyette ve Cumhuriyetin başında kızların eğitim boyutunda kendini ifade edebildikleri tek alanın mesleki eğitim olması, ayrıca altı çizilmesi, üzerinde kafa yorulması gereken bir durumdur. Neden bu böyledir, kızların eğitimine çok önem verildiği için mi? Pek, değil, bunun daha çok askerlerin giysilerini hazırlamanın en pratik yol olması ile bir ilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu yolla kadınların iyi birer ev kadını olmayı öğreniyor olmaları, aldıkları müzik eğitimi ile kocalarının gönüllerini hoş edebilmeleri bu tür “mesleki” eğitimi destekleyen bir şeydi. 1925-1927 arasında Alfred Künhe ve Omar Buyse gibi mesleki teknik eğitim alanında iki uzmanın Türkiye’ye çağırılmış olmasını bu alanda yeni bir bakış açısı geliştirme çabasının bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. Bu uzmanların verdikleri raporlara dayanılarak 1927 yılında çıkarılan “Meslek Mektepleri Hakkında Kanun (sayı:1052) ile resim iş gibi alanlarda öğretmen yetiştirilmek üzere Avrupa’ya öğretmen adayları gönderildi. Öğretmenlerin hizmet içi eğitimlerinde görevlendirilmek üzere ülkeye uzmanlar getirildi. Mesleki eğitim alanında yeni programlar hazırlamanın koşulları hazırlandı, ve yeni okullar açılmaya başlandı. 1923-1932 arasında mesleki okul sayısı 20’ye, bu okullarda öğrenim gören öğrenci sayısı ise üç kattan fazla artarak 3117’ye çıkar. Fakat bütün bu adımlar modern bir mesleki eğitim anlayışı içinde atılan adımlar olmaktan henüz uzaktır. Daha çok Türk Kültürü temelinde ulusal birliği güçlendirme gibi temel amaç doğrultusunda öğrenciyi pratik yaşama hazırlama yolu ile ekonomiyi canlandırmaya dönük adımlardır. Artık mesleki eğitim anlayışı içine kimsesiz çocukların yanı sıra fakir fukara çocukları da alınmıştır. Geleneğin bir biçimde Cumhuriyet sonrasına taşınmış olduğunu kabul etmek gerekir. Mesleki Teknik Eğitim Genel Müdürü Rüştü Uzel tarafından (1933) 1935’de başlatılan, ardından Hasan Ali Yücel tarafından sürdürülen mesleki teknik eğitim çalışmalarındaki canlanma için de bu geçerlidir. 1950’lere kadar 400 civarında meslek okulu sayısına ulaşılacaktır. Köy Enstitülerini de bu gelişme içinde değerlendirmek doğru olacaktır. Cumhuriyetle başlayan eğitim seferberliği sonuçlarını vermeye başlamış, 1930’lu yılların sonunda ortaöğretime dönük güçlü bir eğitim talebi ortaya çıkmıştır. Oysa özellikle Lise, henüz bir yandan elit yetiştirmek için gençleri üniversiteye hazırlayan, öte yandan devletin ihtiyaç duyduğu memur kadrolarını yetiştiren bir okullaşma olarak görülmektedir. Bu nedenle Liseye gelecek öğrenci sayısına sınırlama getirmek gerekmektedir. Çünkü devletin bu kadar çok memura ihtiyacı yoktur. Bu düşüncedeki endişeyi daha iyi anlamak, görmek için 1. Şurada (1939) Tahsin Banguoğlu’nun yaptığı konuşmaya bir göz atmak yetecektir. 1935’li yıllardan itibaren mesleki teknik eğitime önem verilmeye başlanmasının altında yatan asıl gerçek budur. Yani eğitim anlayışı tıpkı Tanzimat döneminde olduğu gibi bir anlamda henüz mesleki olmaktan uzaktır. 1950’li yıllardan itibaren mesleki eğitimdeki gelişme duraklar. Bu aynı zamanda Köy enstitülerinin de ortadan kaldırıldığı “dışa açılma” süreci içinde gerçekleşir. Bu süreç ile birlikte liseye öğrenci akışını tutma girişimi de çöker. Sanayileşmedeki gelişme mesleki eğitim yoluyla ortaya çıkan iş gücüne istihdam alanı yaratabilecek düzeyde değildir. Mesleki eğitim, ekonomi politikaları ile desteklenmemektedir. Bu nedenle Yurt dışına (özellikle de Almanya’ya) yetişmiş işgücü göçü başlayacaktır. Bu dönemde ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye öğrenci akışı yeniden patlamıştır. 1943-1955 arasında ortaokuldan liseye öğrencilerin geçiş oranı %39.3 iken, 1955-1963 arası bu oran bir anda % 206.4 olmuştur. Ortaöğretimin aynı zamanda öğrenciyi hayata da hazırlaması gerektiği düşüncesi 1960 darbesinden sonra ortaokul düzeyinde, 1970 muhtırasından sonra ise lise düzeyinde gündeme gelebilmiştir. “Sanayinin gerektirdiği nitelikli insan gücünü yetiştirmek” ise ancak 1980 darbesinden sonra ortaöğretim reformu içinde gündeme gelebilecektir. Bu alanda 10. Milli Eğitim Şurası (1981), ardından atılan mesleki teknik eğitim ile ilgili adımlar bakımından son derece önemlidir. Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ancak 1986'da (sayı:3308) çıkarılabilecektir. Sonuç: Gerek Maddi alt yapının gerek ise ideolojik üst yapının elverişli olmaması nedeni ile Türkiye’de mesleki teknik eğitimdeki gelişmeler iş yaşamının eğitim sonunda alınan belgeye bağlı olarak gelişmesini sağlayacak, uzmanlaşmayı ve derinleşmeyi getirecek, ekonominin kayıt dışı gelişmesini önleyecek, insanların mesleki kimlik sahibi kılacak biçimde gelişmemiştir. Buna bağlı olarak sosyal yaşam zenginleşememiş, siyasal yaşamda uzlaşma kültürü gelişememiştir. Peki, 2000’li yıllardan itibaren mesleki eğitim anlayışımız gelişebilmiş midir? Bu da bırakalım bundan sonraki yazımızın konusu olsun. MESLEKİ EĞİTİM ANLAYIŞIMIZ NASIL DOĞDU, NASIL GELİŞTİ? ALİ TÜRER Avrupa’da Modern eğitim Ticaret Burjuvazisinin muhasebe bilen, matematik bilen elaman ihtiyacına dayalı olarak, Burjuvazinin yaşam alanı (kent) talebi içinde, kilisenin içinden 13. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başladı. Bir piskoposun başında yer aldığı Üniversitas ile Kolej adları altında hayata gözlerini açan modern okullar, mesleki eğitimle dirsek teması içinde belediye bağlı birer yerel okul idiler. Osmanlı Devletinde ise modern eğitim 18 yüzyılın birinci çeyreğinden itibaren çözülmekte olan Osmanlı devletini ayakta tutacak asker-sivil kurtarıcı (Halaskar) arayışı içinde, devlete adam yetiştirmek üzere ve klasik-sivil Osmanlı eğitim sistemini kontrolü altında tutan İlmiye sınıfının ve ona destek olan yeniçerinin sürekli baltalamasına rağmen ortaya çıktı. Genç Türkiye devletinin Osmanlıdan devraldığı modern eğitimin böyle (devlet için) ortaya çıkmasının iki önemli sonucu oldu: Birincisi belirli sınıf ya da toplum kesimlerini temsil etme yerine devleti kurtarmak için ortaya çıkan bir türlü uzlaşma kültürü geliştiremeyen, lider sultası altında, siyasi partilerdir. Çünkü bu partilerin kurucuları modern eğitim içinde yetişmiş birer kurtarıcıydılar (halaskar). İkincisi ise modern eğitim içinde mesleki eğitimin, “devletin ihtiyaç duyduğu ara insan gücü yetiştirme” olarak algılanmış olmasıdır. Aslında mesleki eğitimin ihtiyaçların çeşitlenmesine, iş bölümümün gelişmesine bağlı olarak devletten özerk ortaya çıkması, üretici güçlerin gelişmesine fırsat vermesi doğası gereğidir. Ama bizde böyle olmadı, o yüzden bizde mesleki eğitimin “kadük” doğduğu iddia edilebilir, bir türlü mesleki kimlik sahibi vatandaş yetiştirme rolünü oynayamamıştır. Bizde ilk meslek okul, Özel bir çiftlik sahibinin iplik üretecek eleman yetiştirmek üzere 1847’de açtığı Ziraat Talimhanesidir. Ancak bir gelenek olarak Osmanlı Modern eğitim sistemi içinde mesleki eğitim, öksüz kalmış, yetim kalmış çocuklara bir el sanatı öğretmek gibi, bir çeşit “hayır işi” olarak ortaya çıkmıştır. Eğitim anlayışının, modern anlamda mesleki olmayan yönü hakkında bir fikir vermesi bakımından bu ortaya çıkış oldukça ilginçtir. Bu geleneği Mithat Paşa, 1860’lardan itibaren rüştiyeler ile İdadilere denk görülen görev yaptığı yerlerde açmaya başladığı “Islahhanelerle” başlattı. İyi ki başlattı. 1863-1870 arasında Niş, Rusçuk, Sofya, İzmir, İstanbul, Bursa, Kastamonu, Bosna, Diyarbakır, Trabzon, Erzurum, İşkodra gibi çeşitli merkezlerde kurulan bu okullar günümüzün meslek okullarından çok Çıraklık Eğitim Merkezlerine benzetilebilir. Terzilik, Kunduracılık, Mürettiplik, Fotoğrafçılık, Dokumacılık, Makinistlik, Marangozluk, Demircilik, Dökümcülük, Halıcılık, Tenekecilik, Modelcilik, Tesviyecilik, Tabaklık gibi pek çok alanda nitelikli insan gücü yetiştirme rolü üstlenmiş ciddi kurumlardı bunlar. Bu alanların pek çoğunda bugün meslek okulumuz yoktur. Islahhanelere 13 yaşın üzerinde yetim ya da öksüz çocuklar alınır, beş yıl atölyelerde uygulamalı eğitim verilirdi. Birinci sınıfı geçen “çırak”, 2.,3,4. Sınıfları tamamlayan “kalfa”, okulu bitiren “usta” unvanı alırdı. Eğitim süresince atölye ya da iş yerlerinde öğrencilerin kazandıkları paraların yarısı eğitim giderleri olarak alıkonur, geri kalanı mezun olduklarında dükkân açmaları için sermaye olarak ellerine verilirdi. Bu okulların bir başka özelliği de Müslüman-Türk olmayan çocuklara da açık olmalarıydı. Gayrimüslim öğrenciler bu okullarda dini bilgilerini kendi dillerinde kendi inançları doğrultusunda alabilirlerdi. Bugün okullarımızda farklı inanç ve kültürdeki öğrencilerin böyle bir hakkı yok. Ayrıca bir elin parmak sayısını geçmese de 1904 yılına kadar yine öksüz ve yetimleri alan kız Islahhaneleri, Kız Sanayi mektepleri de vardı. Kız öğrencilere Dikiş, nakış, örgü, aşçılık, tatlıcılık, dokumacılık dallarında eğitim verilir, ayrıca programlarda müzik eğitimi de önemli yer tutardı. Bütün bu Islahhaneler II. Meşrutiyetten itibaren Vilayet Sanayi Mektepleri adını aldılar ve Cumhuriyet yıllarına kadar faaliyetlerine devam ettiler. Cumhuriyetin başında (1923) ülkede topu topu üç kız sanat, bir erkek sanat bir de ziraat mektebi vardır ve bu okullarda 592’si kız 931 öğrenci eğitim görmektedir. Meşrutiyette ve Cumhuriyetin başında kızların eğitim boyutunda kendini ifade edebildikleri tek alanın mesleki eğitim olması, ayrıca altı çizilmesi, üzerinde kafa yorulması gereken bir durumdur. Neden bu böyledir, kızların eğitimine çok önem verildiği için mi? Pek, değil, bunun daha çok askerlerin giysilerini hazırlamanın en pratik yol olması ile bir ilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu yolla kadınların iyi birer ev kadını olmayı öğreniyor olmaları, aldıkları müzik eğitimi ile kocalarının gönüllerini hoş edebilmeleri bu tür “mesleki” eğitimi destekleyen bir şeydi. 1925-1927 arasında Alfred Künhe ve Omar Buyse gibi mesleki teknik eğitim alanında iki uzmanın Türkiye’ye çağırılmış olmasını bu alanda yeni bir bakış açısı geliştirme çabasının bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. Bu uzmanların verdikleri raporlara dayanılarak 1927 yılında çıkarılan “Meslek Mektepleri Hakkında Kanun (sayı:1052) ile resim iş gibi alanlarda öğretmen yetiştirilmek üzere Avrupa’ya öğretmen adayları gönderildi. Öğretmenlerin hizmet içi eğitimlerinde görevlendirilmek üzere ülkeye uzmanlar getirildi. Mesleki eğitim alanında yeni programlar hazırlamanın koşulları hazırlandı, ve yeni okullar açılmaya başlandı. 1923-1932 arasında mesleki okul sayısı 20’ye, bu okullarda öğrenim gören öğrenci sayısı ise üç kattan fazla artarak 3117’ye çıkar. Fakat bütün bu adımlar modern bir mesleki eğitim anlayışı içinde atılan adımlar olmaktan henüz uzaktır. Daha çok Türk Kültürü temelinde ulusal birliği güçlendirme gibi temel amaç doğrultusunda öğrenciyi pratik yaşama hazırlama yolu ile ekonomiyi canlandırmaya dönük adımlardır. Artık mesleki eğitim anlayışı içine kimsesiz çocukların yanı sıra fakir fukara çocukları da alınmıştır. Geleneğin bir biçimde Cumhuriyet sonrasına taşınmış olduğunu kabul etmek gerekir. Mesleki Teknik Eğitim Genel Müdürü Rüştü Uzel tarafından (1933) 1935’de başlatılan, ardından Hasan Ali Yücel tarafından sürdürülen mesleki teknik eğitim çalışmalarındaki canlanma için de bu geçerlidir. 1950’lere kadar 400 civarında meslek okulu sayısına ulaşılacaktır. Köy Enstitülerini de bu gelişme içinde değerlendirmek doğru olacaktır. Cumhuriyetle başlayan eğitim seferberliği sonuçlarını vermeye başlamış, 1930’lu yılların sonunda ortaöğretime dönük güçlü bir eğitim talebi ortaya çıkmıştır. Oysa özellikle Lise, henüz bir yandan elit yetiştirmek için gençleri üniversiteye hazırlayan, öte yandan devletin ihtiyaç duyduğu memur kadrolarını yetiştiren bir okullaşma olarak görülmektedir. Bu nedenle Liseye gelecek öğrenci sayısına sınırlama getirmek gerekmektedir. Çünkü devletin bu kadar çok memura ihtiyacı yoktur. Bu düşüncedeki endişeyi daha iyi anlamak, görmek için 1. Şurada (1939) Tahsin Banguoğlu’nun yaptığı konuşmaya bir göz atmak yetecektir. 1935’li yıllardan itibaren mesleki teknik eğitime önem verilmeye başlanmasının altında yatan asıl gerçek budur. Yani eğitim anlayışı tıpkı Tanzimat döneminde olduğu gibi bir anlamda henüz mesleki olmaktan uzaktır. 1950’li yıllardan itibaren mesleki eğitimdeki gelişme duraklar. Bu aynı zamanda Köy enstitülerinin de ortadan kaldırıldığı “dışa açılma” süreci içinde gerçekleşir. Bu süreç ile birlikte liseye öğrenci akışını tutma girişimi de çöker. Sanayileşmedeki gelişme mesleki eğitim yoluyla ortaya çıkan iş gücüne istihdam alanı yaratabilecek düzeyde değildir. Mesleki eğitim, ekonomi politikaları ile desteklenmemektedir. Bu nedenle Yurt dışına (özellikle de Almanya’ya) yetişmiş işgücü göçü başlayacaktır. Bu dönemde ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye öğrenci akışı yeniden patlamıştır. 1943-1955 arasında ortaokuldan liseye öğrencilerin geçiş oranı %39.3 iken, 1955-1963 arası bu oran bir anda % 206.4 olmuştur. Ortaöğretimin aynı zamanda öğrenciyi hayata da hazırlaması gerektiği düşüncesi 1960 darbesinden sonra ortaokul düzeyinde, 1970 muhtırasından sonra ise lise düzeyinde gündeme gelebilmiştir. “Sanayinin gerektirdiği nitelikli insan gücünü yetiştirmek” ise ancak 1980 darbesinden sonra ortaöğretim reformu içinde gündeme gelebilecektir. Bu alanda 10. Milli Eğitim Şurası (1981), ardından atılan mesleki teknik eğitim ile ilgili adımlar bakımından son derece önemlidir. Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ancak 1986'da (sayı:3308) çıkarılabilecektir. Sonuç: Gerek Maddi alt yapının gerek ise ideolojik üst yapının elverişli olmaması nedeni ile Türkiye’de mesleki teknik eğitimdeki gelişmeler iş yaşamının eğitim sonunda alınan belgeye bağlı olarak gelişmesini sağlayacak, uzmanlaşmayı ve derinleşmeyi getirecek, ekonominin kayıt dışı gelişmesini önleyecek, insanların mesleki kimlik sahibi kılacak biçimde gelişmemiştir. Buna bağlı olarak sosyal yaşam zenginleşememiş, siyasal yaşamda uzlaşma kültürü gelişememiştir. Peki, 2000’li yıllardan itibaren mesleki eğitim anlayışımız gelişebilmiş midir? Bu da bırakalım bundan sonraki yazımızın konusu olsun.
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Toroslar’da çöp konteynerleri dezenfekte ediliyor
Toroslar’da çöp konteynerleri dezenfekte ediliyor
Perakendeciler, yerel marketlere sahip çıkılmasını istiyor
Perakendeciler, yerel marketlere sahip çıkılmasını istiyor