GÜNCEL
Giriş Tarihi : 11-06-2020 13:42   Güncelleme : 11-06-2020 13:42

Ön saflarda mücadele veren Adam!

İnsan’dan yana, sevgi ve barıştan yana, Hak, hukuk, adaletten yana, Sivil YENİ ANAYASA’dan yana,- Eşit ve adil gelir dağılımından yana olmak kaydıyla, Çıkarcı çete-diktatörlük düzeninin yok olması için, Eşitlikçi, özgürlükçü, çoğulcu demokrasiden yana, Parlamenter sistemin yeniden egemen olmasına, gelişmesine katkı sağlamak için gerçekleştirdiğimiz, devamı gelecek olan; Sabahattin BAL ile TÖB-DER ve TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) 1980 öncesi Merkez yöneticilerinden Sn Mustafa DURU ile söyleşimizin birinci bölümünü sunmak istiyoruz…

Ön saflarda mücadele veren Adam!

Sabahattin BAL: Mustafa DURU’yu birkaç cümle ile özetlersek kimdir?

Mustafa DURU: Gülnar’da 1948’de doğmuştur. Gülnar İçel' in en yoksul ilçelerinin başında gelir. iklim şartları geçiş olarak çok serttir. Ekonomik yetersizlikleri ve iklim şartlarının sertliği benim küçüklüğümde 1950’li 1960’lı yıllarda herkesi okumaya sevk etmişti. Elbet başka şeylerin de etkisi vardır. Örneğin benim dedem Gülnar ile Konya arasında yıllar boyu yürüyerek okumaya gidip gelen birisidir. 1880’li yıllar… Gülnar da yetişen ve diploma sahibi olan tek müderristir. Konya' da yıllar süren eğitim bitince İstanbul'a gidip sınavla diploma alıyor… Bu bana gösteriyor ki 1870-80’lerde başlayan Osmanlı’daki “Aydınlanma hareketi” Anadolu'da da çoban ateşleri yanmasına vesile olmuştur. Herhalde oradan gelen kültür etkisi olacak ki, ben ilkokul ve ortaokul süresince Gülnar'daki Halk eğitime ait kütüphaneye üyeydim… Her hafta 3 kitap alır okurdum. O nedenle de sürekli sırtımda kitap çantası bulunurdu. Benim yaşamımda çok önemsediğim bazı olayları kısa kısa belirterek geçmek isterim. 2 yaşında annemi kaybettim. Hemen hemen yaşamda kalmış, ölenler hariç 8 kardeşin hepsi küçük yaşlarda annelerini kaybetmiş ve annesiz büyümüştür. Ailemde benim dışımda okuyan olmamıştır. 1960 da yapılan ihtilal beni çok etkilediği kadar toplum üzerinde de derin etkisi olduğu düşüncesindeyim. O zaman bizim evde radyo yoktu. Yakındaki amcamlarda hergün akşam ajansını ve “Yassıada haberleri”ni izler babama anlatırdım. 1960 ihtilali ülkeye iyi bir anayasa getirmiş, ülkenin demokratikleşmesine katkı sağlamıştır. Lakin siyasi idamlar (başbakan ve iki bakan) toplumu derinden ikiye bölmüştür. 1964 yılında Gülnar ortaokulunu bitirip Mersin Öğretmen okuluna başladım ve 1967’de okul bitti ve bir yıl ilkokulda öğretmenlik yaptım. 1960’lı yıllarda dünyada başlayan ilerici, devrimci gençlik hareketi beni de derinden etkileyerek içine aldı. Böylece 68 kuşağının içinde yer aldım. Ben yüksek eğitimi Erzurum da sürdürdüm. 1971 Eğitim Enstitüsü matematiği bitirip orta öğretimde öğretmenliğe başladım ve aynı yıl evlendim. Eşim Mersin Öğretmen okulundan arkadaşımdı. 1975-76 yıllarında yeni kurulmuş TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) düşüncesini o zamana kadar bende oluşan anlayışa yakın buldum ve o doğrultuda mücadele saflarında yer aldım. Yine o dönemlerde Türkiye’de güçlü öğretmen örgütlenmesi TÖB-DER içinde aktif olarak yer aldım. O dönemin sert ve kavgalı mücadele sürecinde Kenan Evren ve ekibinin yaptığı faşist darbesiyle ülkemizin üstüne faşizm çöreklendi. Benim için normal yaşam bitmişti. Öğretmenlikten ayrılarak illegal yaşam ve mücadele şartları içinde yer aldım. 5 yıl sonra illegal mücadele devam ederken İstanbul'da yakalandım. İşkenceler ve cezaevleri, mahkemeler süreci başladı. İşkencenin aklınıza gelen her türü çokça ülkemizde uygulanmıştır. Yüzlerce devrimci yoldaşlar cezaevlerinde ölmüş ve öldürülmüştür. İstanbul, Mersin, Ankara cezaevlerinde toplam 20 ay kadar kaldım. 4 1987 yılı Nisan ayında tahliye olarak cezaevleri sürecini bitirdim. Benim yaşamda üçüncü bölüm Avrupa'ya açılarak başladı. Yurt dışına hiç de gitmek niyetim olmasa da özellikle ve ısrarla polis baskısı ve tehditleri nedeniyle ( bu ülkenin meçhul cinayetler dönemini bilenler iyi bilir) kaçak olarak yurt dışına çıktım. Önce İsviçre. Orası benim yaşım şeklime, üst başıma çok uygun değildi. 10 gün kadar kaldıktan sonra arkadaşlara "Ben burada kalamam, beni Almanya' ya götürün" isteği üzerine yine kaçak olarak Almanya'ya geçtim. Almanya da, gayri ihtiyari, trenden inince, " işte ben burada yaşayabilirim" sözü oldu. Çünkü İsviçre sokaklarına göre Almanya sokakları daha kirli, kağıt, izmarit doluydu. Türklerin yoğun olduğu ve Almanya da ilk günlerden itibaren kömür ve maden işçiliğinin merkezi sayılan Rurgebit bölgesinde zaten Parti'nin bürosu vardı bende o bölgeye yerleştim. Beni çok ilgilendiren ve toplumsal yapıyı anlatmakta yararlı gördüğüm bazı konuların altını çizerek belirtip geçmek istiyorum. Avrupa'ya önceden gitmiş olan arkadaşları izleyince kadınların daha esnek, bulundukları ortama uyum sağlamada daha becerikli, iş bulma ve çalışmada daha yetenekli, yabancı dil öğrenmede istekli ve daha gelişkin vb. Konularda genel olarak daha farklılık gösterdiklerini gördüm. Araştırmalar sonucu bir süre sonra kadınların genelde daha zeki oldukları kanaatine ulaştım. Daha sonraları araştırmalarda da doğrulanmış olduğunu gördüm. Ben Almanya' ya vardığımda bazı öğretmen arkadaşlar Moskova da eğitim üzerine bir toplantıdaydılar. Onlar döndüklerinde ilk sorum " Sovyetler Birliğinde Anaokulu süreci yüzde kaç çözülebilmiş" Aldığım cevap bana çok garip geldi. Ağzımdan kendiliğinden "eyvah" sözcüğü döküldü. Bana göre eğitimin ana ekseni, belirleyicisi kreşler ve anaokullarıydı. Almanya’da ilgilendiğim ilk konu ana okullarıydı. 2,5- 3 yaşlarında başlıyorlar, ilkokul dönemine kadar 4 yıl sürüyordu. O süreçte çocukların ne yetenekler kazandığını, ne alışkanlıklar edindiğini, neler öğrenip ve geliştiklerini sizler tahayyül edin. Almanya da daha 1987-88 senelerinde ben vardığım zaman bu sorunun yüzde yüz çözülmüş olduğunu gördüm. İşte "eyvah' diye ağızdan dökülen sözün içeriği şimdi daha açığa çıkmıştır sanırım. Temel eğitimde yüzde yüz, yüzde 15 gibi çözümde o kadar fark varan bu kapitalist sistem ile sosyalist sistem nasıl yarışacaklardı. Nihayet sosyalist sistemin yıkıldığına (Küba) hariç, hepimiz şahit olduk. Yine benim önemsediğim erkek arkadaşların durumlarıydı. Bana uygun gelen bir yaşam tarzı değildi. Ben küçüklüğümden bu yana aile ortamında da sürekli çalışarak 5 büyüdük. Çalışmadan yaşamaya alışamadım. Bu durum beni oldukça etkiledi ve yıllar içinde yavaş yavaş eski arkadaş çevremden uzaklaştım. Benim Almanya da daha 2.senem dolmuştu ki, Alman sosyal dayanışma kurumuna, bir daha kendilerine gelmeyeceğimi, sosyal yardım almayacağımı öfkeyle defalarca ifade etmeye çalıştım. Ben 40 yaşı henüz yeni geçmiştim, elim ayağım tutardı… Tamam, Avrupa benim için tam denizden çıkmış balık örneğiydi. Dil yok, meslek yok. Ama çalışmamak ve Alman sosyal yardım kurumunun insanlara tavrı nedeniyle ilişkimi kestim ve o kapıya bir daha gitmedim. Kendi yaşamımızı aile olarak kendimiz sürdürdük. Benim anlayışım iş olmadan, yani çalışır olmadan sağlıklı bir çevre edinebilmek mümkün değildir. O nedenle ben gidip vb iş isterken " bana iş verip denemeniz önemli, ben bu işi öğrenmek istiyorum, vereceğiniz para önemli değil" diyordum. Hiç ücret almadan çalıştığım zamanlar çok olmuştur. Mahallelerde seyyar satıcılıkla başlayıp, pazarlar da devam ederek marketçiliğe ulaştık. Marketçilikten sonra da geceleri evlere günlük gazete dağıtım işini yıllarca sürdürdüm Böylece Avrupa da 25 yıl gibi bir zaman harcadım. Yaşamımda yeni bir aşamaya geçme zamanı çoktan gelmiş, geçmişti bile… Ben Almanya' da daha fazla kalmak istemiyordum orası benim için sanki açık hapishaneydi, bir an önce Türkiye’ye dönmek istiyordum. O nedenle eşimle görüş birliğine vararak Gülnar’da meyvecilik alanında bir deneme bahçesi kurmaya karar verdik. 2002 yılında Gülnar’da deneme bahçesi çalışmalarına başladık. Bu dönem benim yaşamımda 4. Dönemdi... Benim için her dönemin kendine göre değişiklikleri ve önemi vardı. İlk dönem çocukluk ve okullar dönemi…Gülnar ve değişik illerde geçti. İkinci dönem; öğretmenlik dönemi, Mersin ve çevresinde... Üçüncü dönem illegal yaşam ve hapishaneler, mahkemeler dönemi… Genellikle İstanbul, kısa sürelerle Ankara… Dördüncü dönem de Avrupa, özellikle Almanya dönemi. Beşinci dönem; Gülnar ve çevresinde tarım ve hayvancılık… Her dönem bende çok derin izler bırakmıştır ve çok şey kazandırmıştır. Tarım alanında Gülnar ve çevresini seçme nedenlerimizden birincisi orada büyümüş olmak ve daha önemlisi dedem Müderris Mehmet Efendi'nin ve oğlu babam Mustafa Duru'nun çok ama çok çalışkan olmaları… Onların emeklerine duyduğumuz saygı ve onlara duyulan sevgi… O nedenle, onların yaşadığı benim de çocukluğumun geçtiği yöre tarım bakımından çok ama çok elverişsiz olsa da; “O yörenin emekçi insanlarına yararımız olabilir mi?” düşüncesiyle o yörede deneme meyve bahçesi kurmaya karar verdik. 100 dönümlük “Gülnarbahçem” adıyla bir deneme bahçesi oluşturduk. Sanıyorum ki ömrümüzün 6 sonuna kadar bu alanda uğraş vereceğiz. Bu alandaki uğraş şimdiden 20 yıla yaklaşmıştır. Çevreye azımsanmayacak yarar da sağlamıştır… Yaşamımda farklı gibi gözüken beş ayrı dönemde de üretim içinde yer alıp üretimi geliştirme, emeğe saygı, örgütlenmeler içinde yer alma, demokratik ve siyasi mücadelede ön saflarda bulunmak her zaman vazgeçilmez olmuştur. Ömrümüzün sonuna kadar da ben ve eşim için üretim, dürüstlük, örgütlülük, emeğe sahip çıkma, emekçilere saygı ve onlarla olma, siyasi ve demokratik mücadelenin göbeğinde bulunma, asla tembel bir konuma düşmeme çok önemlidir. *****

S. BAL: TSİP hareketine katılımınızda hangi etkenler rol oynadı? ‘80 öncesi Türkiye sizin yaşadıklarınızla nasıldı, beklentiler, umutlar nelerdi ?

M.DURU : TSİP ve 1980 öncesi dönemle ilgili yaklaşımımdan bahsetmemi istiyorsunuz… Ben küçüklüğümden bu yana okumayı çok seven birisiyim. Sığırları dağda otlatırken de yanımda her zaman okuyacak kitaplarım olurdu. Kitap çantam yanımdan eksik olmazdı. Ayrıca babam çok açık ve olayları çok merak eden ama okutulmadığı için okur-yazar olmayan tam da "Duru" kelimesinin anlamına uygun birisiydi. Zaten o anlam nedeniyle Duru kelimesi soyadı olarak seçilmişti. Babam Birinci Dünya 7 savaşına katılmış, kurtuluş savaşında baştan sona yer almış, madalya sahibi, Şeyh Sait isyanında bulunmuş, dürüstlükten, samimiyetten ve çalışkanlıktan asla taviz vermeyen birisiydi. Böyle bir babanın çocuğu olmak, ayrıca kitap okuma düşkünlüğü, 1960 ihtilali, yeni anayasa, siyasi idamlar, ajansları izleme merakı, ülkemizde başlayan dünyadaki gençlik hareketliliği benim solcu olmamda büyük etkenlerdir. Böyle bir ortamda yetişen birisinin sol düşünceli olmaması, sosyalizmin ne olduğunu nasıl kurulabileceğini araştırmaması, o rüzgara kapılmaması, devrimci hareketliliğin içinde olmaması mümkün mü? O dönemde piyasaya çıkan sol içerikli yayınlar sayılamayacak kadar çok, İşçi Partisi 14 ya da 15 milletvekiliyle parlamentoya girmiş, bütün dünyada gençliği bir hareketlilik sarmış, bunlar büyük olaylardı. Ben dışarıda kalabilir miydim? İşim gücüm okumak ve araştırmaktı. Kafamda şu oldukça netleşmişti: Ne yapılacaksa milletin gözü önünde yapılacak. Millete her şey açık seçik anlatılacak, onlarla birlikte olunacak, birlikte yürünecek, mücadele örgütlü ve mümkün olduğunca kitlesel olacak… Sosyalizm savunulacak. Bu düşünceleri benimsemiş birisi olarak partili mücadeleyi Esas aldım. O coşkulu dönem içinde 12 Mart ’70 faşizmi devreye girdi, ülkenin üstüne karabulut gibi çöktü. O curcuna içinde üniversiteyi bitirdim. Bizim yurtlardan atılmamızdan tut, sokaklara çıkamamak, evlerimizden kovulmak vb. durumlar bizim açımızdan çok büyütülecek şeyler değildi. Çünkü bir taraftan cezaevleri doluyor, yoldaşlar her yerde öldürülüyor, faşizmin bütün zulmü, baskısı devam ediyordu. Bu şartlar devam ederken benim için öğretmenlik dönemi tekrar başladı. Okumaya devam... 12 Mart faşizminin etkisi azaldıkça yeni yayınlar çıkmaya başladı. Örneğin “Yeni Ortam Gazetesi” derken “Kitle”. Bir süre sonra teorik yazılar için “İlke” yayımlanmaya başladı. Ve… TSİP kuruldu… Türkiye Sosyalist İşçi Partisi; partili mücadeleyi, işçi örgütlenmeleri başta olmak üzere halkın örgütlenmesini, sosyalizmi savunuyordu. Herkese ulaşmaya çalışıyordu. Tam da benim kafamda somutlanan siyasi mücadele aracı ortaya çıkıyordu. Düşüncelerime çok yakındı. İzlemeyi ve yakınlaşmayı sürdürdüm. Ortaya koyduğu eylemlerde yer almaya çalıştım. Giderek kendimi o partinin mensubu olarak görmeye başladım. Partinin var olan kadroları da beni benimsemeye başlamışlardı… Böylece 1975’lerdi sanırım... Siyasi mücadele aracı olarak TSİP ile buluşmuş oldum. Özellikle bir konuda bu partinin hakkını yememek gerekir ki, o hakkı açık ve net olarak teslim etmeliyim. Yaklaşık 40-50 yıl öncesinin olaylarından, bendeki etkilerinden bahsediyoruz… 1980 Kenan Evren cuntası faşizmi gelirken çok uzun sürdü, tezgahlanması da çok zaman aldı. Çünkü o dönem Türkiye toplumu, emekçi güçler oldukça kitlesel örgütlüydü ve son derece mücadeleciydiler. Benim de yöneticisi olduğum sadece TÖB-DER' in 350.000 civarında üyesi vardı. Özellikle DİSK, TÖB-DER ve diğer demokratik örgütler, odalar ve barolar, kadın ve gençlik örgütlenmeleri çok sıkı dayanışma içindeydiler. Yine emekçi halkın örgütlenmeleri, kooperatifler, köylü örgütlenmeleri, Halkevleri, sendikalar vb. yüzlerce, binlerce demokratik örgütlenme kurumları vardı. Kısaca 1980 öncesi Türkiye emekçileri hiç de küçümsenmeyecek 8 derecede örgütlüydüler. Ayrıca kendilerine illegal mücadele yolunu seçmiş, daha çok genç unsurları bünyelerinde toplayabilmiş, kendilerini faşizme taban hazırlayan kesimlere karşı mücadeleye adamış örgütler vardı. Tüm bunlar düşünüldüğünde toplumda emekçi, üretici kesimlerin ne kadar diri olduğunu, faşizme karşı örgütlülük içinde ve mücadele içinde olduklarını görürüz. Bu şartlarda Türkiye ve uluslararası tekelci sermayenin ülkemizde faşizmi örgütlemesi hiç de kolay olmamıştır. Yıllar sürmüştür. Bu nedenle bir gün faşizmin geleceğini, faşizmin gelmesi için başta ordu yönetimi, uluslararası tekelci sermaye ile içli-dışlı biçimde organize etmeye çalışıyorlardı. Bu durumu bilmeyen de yoktu. O nedenle bütün siyasi örgütlenmeler faşizm döneminde illegal mücadeleyi sürdürebilmek için illegaliteye nasıl geçeceklerinin çalışmasını yapıyorlardı. İşte tam da bu noktada TSİP’in hakkını teslim etmeliyiz. En sağlıklı biçimde illegaliteye geçmiş ve mücadeleyi kendi anlayışı doğrultusunda sürdürmüştür. 1980, 12 Eylül faşizmi öncesinden biraz daha bahsetmek isterim. Diyebilirsiniz ki; bu kadar diri örgütlü bir toplumda faşizm nasıl geldi? Uluslar arası sermaye ile ülkemiz tekelci sermayesinin en gerici kesimleri işbirliği içinde ve güvenlik güçleri başta olmak üzere, STÖ’ler içinden, hatta siyasi partilerden kendi anlayışları doğrultusunda hareket edecek örgütler, gruplar yaratma çabasını yoğun biçimde yıllardır sürdürdüler, bu konuda başarılı da oldular. "Sağ-Sol çatışması" diyerek toplumu birbirine düşürmek, getirilmek istenen faşizm için en iyi kamuflaj idi... Bu yolla toplumu ikna konusunda oldukça da başarılıydılar. Kendi anlayışlarını destekleyen küçük de olsa çeşitli alanlarda örgütlenmeler ortaya çıkarıyorlardı. Özellikle güvenlik güçleri içinde başarılıydılar. O nedenle açık seçik katil oldukları kesinleşen bazı suçluları yakalamıyorlar, bazılarını serbest bırakıyorlar, hatta cezaevlerinden kaçırıyorlardı… Büyük oranda görmezlikten gelme, kayırma, koruma ve kollama uygulamaları hakim idi. O nedenle sokaklarda, ya da gözaltında, cezaevlerinde öldürülen o kadar çok aydın, gazeteci, yazar akademisyen, sendikacı, öğretmen katillerinden kaç tanesi hakkıyla yargılanmış, sonuna kadar cezasını çekmiştir? Ama faşizm tezgahçısı örgütlenmeler tarafından on binlerce solcu, aydın, demokrat, devrimci öldürüldüğü ile kalmıştır. İşte 80 öncesi yaratılan bu curcuna… "Sağ-Sol çatışması" teranesinin esas içeriği, en gerici tekelci sermayenin emrine girmiş örgütlenmeler eliyle curcuna yaratmak, sağ sol çatışması diyerek insanları korkutup, can güvenliği derdine düşürmek, ordu kanalıyla ülke yönetimine el konulmasına zemin hazırlayarak, halkın getirilmekte olan faşizme karşı çıkmamasını sağlamak, hatta halkın çoğunu faşist darbeyi destekler duruma getirmek… Bu konuda da başarılı oldular. Çoğu aileler kendi çocuklarına bile sahip çıkmadılar. Faşist cuntaya hak verdiler. Değilse 12 Eylül faşizminin zindanlarında her türlü işkenceye maruz kalmış en az 750.000 bin solcu, demokrat, sosyalist, devrimci vb. kişilerdik… Ailemiz, kardeşlerimiz, yakın çevremiz konuyu anlayıp bu 750.000 kişiye sahip çıkabilseydi, faşizm bu ülkeye gelemezdi, gelse de tutunamazdı. İşte 12 Eylül faşist darbesinin üstünden 40 yıl geçmesine rağmen faşizmin yerleştirdiği kurallar hala geçerli ve ülkenin geldiği durum ortadadır… Bir-iki şey daha belirterek bu bölümü bitirmek istiyorum. En gerici tekelci sermaye oyununu öyle başarıyla tezgahlamıştır ki, bir siyasi parti lideri ülkeye çöreklenmiş olan faşizm için " biz içerdeyiz, lakin düşüncemiz iktidarda " şeklinde yakınmalarda 9 bulunmuştur. Yine bir başka örnek, dünya uluslararası en gerici sermaye kesiminin hizmetkârı olan ABD yönetimi, ülkemizde örgütlenen faşizmin tezgahtarları için "bizim çocuklar Türkiye ‘e başarılı olmuşlardır" ifadesini kullanmıştır. Faşizm altında mücadele için illegaliteye geçme ve faşizm altında mücadeleyi sürdürme konusunda da istenirse düşüncelerimden ve tecrübelerimden söz edebilirim. Gerçi merak edip, bilgi sahibi olmak isteyenler için dünyada o kadar çok yaşanmışlar var ki, yayımlanmış kitaplar var ki herkes bulup okuyabilir. ******

S. BAL: Türkiye'de ; Hak, hukuk, adalet, demokrasi, eşitlik ve özgürlüklerin yok olduğu, İnsanlarımızın, orta çağ düzenini aratmayacak bir cehalet eğitim ve yönetimi ile ekonomik köleleşmeye maruz bırakıldığı bir dönem içindeyiz. “Tek adam çıkar grubu yönetimi”, iktidarda kalabilme uğruna, kaosu, savaşı ve hatta vatanı parçalamayı göze almış durumdadır. Kendisine yeni kirli ittifaklar kurmanın ötesinde, TBMM’den çıkartılan yasalar ile hileyi meşrulaştırma, her ne olursa olsun yeniden başkanlık ve meclis çoğunluğu formüllerini uygulama peşindedir. RTE’de temel felsefe; “Her ne olursa olsun İKTİDAR!” İşte bu durumda, “Tek adam yönetimi”ne karşı seçim kazanmaya yönelik ortak akıl ürünü stratejik önerilere, işçi-işsiz, memur, esnaf, emekli, çiftçi-köylü, sanayici, girişimci, öğrenci vatandaşlarımızın geniş desteğini alabilecek ekonomik paketle birlikte, siyasi görüş ve önerilerimizi sunmaya ihtiyaç vardır. Bu çerçevede neler söylemek istersiniz ?

M. DURU: Bu sorudan benim anladığım; Türkiye'nin içinde bulunduğu durum ve buraya nasıl gelindiği… Bu karanlık günlerden nasıl çıkılabileceği konusu oldukça kapsamlı olması gerekir… diye düşündüğüm için ayrı bir bölüm olarak ele almam gerekir. Türkiye buraya nasıl geldi: Bir kaç konunun altını ısrarla çizmeye çalışacağım. İlk olarak bizim toplum, okumaktan, derin düşünmekten, sorunların çözümünün kökten, temelden olması gerektiği konularında toplumun en az yüzde doksanı hatta daha fazlasının bugün bile haberi yok. Okumayan, araştırmayan, çözümlerin temelden olması konusunda haberi olmayan kesimlerden ne bekleyebiliriz? Duygusal bağ (sevip, sevmeme) her zaman ön plana çıkacaktır. Dedikodu ön plana çıkacaktır. "Köylü kurnazlığı" ön plana çıkacaktır. Hiç bilgisi olmadığı halde konudan bile haberi olmadığı halde “ahkam kesmede” üstüne yoktur. En temelde de çok küçük kişisel menfaatler, derin ve ciddi toplum çıkarları hesaba katılmadan ön plana çıkarılmıştır. İzninizle bir iki küçük örnek vermek istiyorum. Sene 1950’li yıllar. Gülnar Belediye başkanı Mehmet Zeybek.ve Milletvekili Celal Kılıç... İkisi de rahmetli olmuştur. Konya’dan, Karaman’dan gelen yolun Akdeniz'e ineceği güzergah Belediye Başkanı der ki; “şu güzergah hem daha kısa, hem daha rampasız, o nedenle 35-40 kilometrede Gülnar çıksın sonra da Aydıncık’a insin. Böylece Gülnar, Aydıncık hatta Mut önemli oranda kurtulsun. Milletvekilimiz: “hayır” der. Falanca yerde benim köyüm 10 var yol oradan geçecek. O güzergah hem daha uzun hem rampa çok fazla... 4 yıl belediye başkanı imza vermez, 4 yıl sonra aynı milletvekili yine seçilir, başkan da imzayı atar. Bu hadisenin üstünden en az 65 yıl geçmiş. Hala aklı erenler, çıkarı olmayanlar başkanın savunduğu güzergahtan yol ne zaman geçecek de Gülnar ve Aydıncık kurtulacak diye bakıyor… Denize inmek Mut’dan sonra 50 km. İle sağlanacak iken, Silifke üzeri 90km. İle sağlanmıştır. Bir başka örnek; "Köy Enstitüleri kapatılmalı" düşüncesi gelişirken tek parti iktidarı dönemidir. Sebep o okullarda çocuklar kızlı erkekli karışıktır ve birlikte faaliyet sürdürüyorlar. Tiyatro çalışması. Birlikte okumak tartışmak gibi. Birlikte top oynamak, birlikte münazaralar yapmak gibi. Bu kız ve erkeklerin bir arada olması, "maazallah komünizmi getirirse" anlayışı, uzun vadede ne çıkar sağlayacağı, nasıl bir toplumun oluşmasında harç görevi göreceği önemli değil. Bir başka konu 1950 li yıllarda Nato’ya girip Kore' ye o kadar askerin gönderilmesi ve orada telef olmalarına neden olunması aynı duygusal tavırların eseri. Binlerce örnek. Hayatın her alanı böyle. Neden? Çünkü gerçek anlamda bugün hala okur yazar toplum olamadık.Neyin uzun vadeli toplum yararına çıkarlar, neyin kısa vadeli basit kişisel çıkarlar olduğunu ayıracak duruma gelemedik. Uzun vadeli toplum yararına olan çıkarlar ile günlük kısa vadeli bireysel çıkarı ayırabilen önemli bir kesim toplum içinde ağırlık kazanamadığı sürece yönetici olarak gelenlerin keyifleri belirleyici olacaktır. O nedenle okumak, okumak, araştırmak, sorunların temelini araştırma kültürü temel alınmalıdır. Hepimiz biliriz ki toplum ne kadar kültürel olarak gelişkin olursa seçilen yöneticiler de o derece kapasiteli olacaklar, bireysel aile ve çevre çıkarları yerine toplumsal uzun vadeli çıkarlar ön plana çıkacaktır. Kısaca “günü kurtarmak” yerine “geleceği kurtarmak” öne çıkmalıdır !. Toplumun bu hale gelmesinde birincil ve temel etken yukarda anlatmaya çalıştığım toplumun kültürel yapısının geriliği, iyi ve kötüyü, kısa vadeli bireysel çıkar ile uzun vadeli toplumsal çıkarı ayıramaması vb. şeyler… Bu hale gelmemizde etken bir kaç şeyden daha bahsetmek istiyorum… Ordu, bizim toplumumuz için çok önemli bir etkendir. Bizim toplum genellkle askeriyede yetişmiş olanlara ve genellikle bütünsel olarak orduya son zamanlara kadar güven oldukça yüksekti. AKP iktidarı döneminde bu güven bir hayli kırıldı. Türkiye'nin din esaslı yönetime doğru kayması, bu kadar düşünce ve ifade özgürlüğünün uzaklaşıp baskıcı, otoriter bir yönetim şekline ulaşması, toplumsal çıkarların tamamen unutulduğu, bireysel çıkarcılığın tamamen öne çıkarıldığı, “yandaş mı, muhalif mi” ayrımının fazlasıyla derinleştirildiği, muhalif olanların terörist, hatta vatan haini ilan edilebildiği bir duruma gelmemizde ordunun suçu çok büyüktür. 1950’li yıllarda kapitalist dünyanın vurucu gücü NATO’ya katılan Türkiye ordusunu Dünya emperyalist güçleri kullanmaya başladı. Ya da ordunun kullanılır olduğu açığa çıkmaya başladı. Ordu kademelerinde değişik görüşler egemen olmaya başladı. Zaten Osmanlı döneminden de var olan " biz biliriz, biz paşayız" anlayışı, kurtuluş savaşını TBMM’nin yönetmesi, cumhuriyet kadrolarında gelişmiş olan siyasetten 11 uzak durma yaklaşımı NATO saflarına katılmayla iyice zayıflamaya başlar. Yerini emperyalizmin pohpohlaması ile giderek ordu içinde "biz daha iyi biliriz, biz daha iyi yönetiriz" gibi anlayışlar tekrar etkin olmaya başladı. İlk deneme ihtilali olan 27 Mayıs 1960 ihtilalindeki anlayış hala Kurtuluş Savaşının ve ülkeyi geliştirme düşüncesinin etkisi altındadır. O nedenle getirilen anayasa bu ülkenin bu güne kadar gördüğü en demokratik anayasadır. Ama ne yazık ki ihtilal güçleri ülkeye oldukça demokratik bir anayasa getirirken siyasi olarak idamları ülke gündemine taşıyarak toplumun ortadan bölünmesinde büyük etken olmuşlardır. Bu toplum içinde küçümsenmeyecek bir kesim zaten cumhuriyete, okumuşluğa, aydınlanmaya, yaşam şeklinin değişmesine, çağdaşlaşma vb. durumlara derinden karşıydılar. Karşı olmak yetmiyor ele geçirdikleri her fırsatı değerlendiriyorlardı. Cumhuriyet değerlerine karşıtlıklarını ortaya koyuyorlardı. Onlar için en basitinden cumhuriyetle birlikte padişahları ellerinden alınmış, halifeleri yok edilmiş, düzenlerini korumak için gerçekleştirdikleri bir takım çıkar örgütlenmeleri tekke ve zaviyeler kapatılmış, Türk olmaktan daha çok Arap olmayı tercih eden bu kesimin elinden birde Arap alfabesi alınıp Latin alfabesi getirilmişti. Bu ve benzeri nedenlerle kendilerini ayrı gören, ayrılıklarını sürdüren kesim için Menderes ve iki bakanın idam edilmesi tam bir fırsat oldu. Bu toplumda uzlaşmaz iki ayrı blok olarak varlıklarını sürdüreceklerdi.,, Bu gün gelinen noktanın temelinde bu bölünme yatıyor. Türkiye Cumhuriyeti Ordusu artık NATO içinde her geçen gün NATO’yu örgütleyen uluslararası en gerici tekelci güçlerin daha çok denetimine giriyor ve Türkiye'nin çağdaşlaşması ve özgürleşmesi karşındaki bloka yaklaşıyordu. Kendi elleriyle getirdikleri bu özgürlükçü anayasa yanlış olmuştu, bunu değiştirmek kaldırmak gerekiyordu. Daha fazla seyirci kalınamazdı. Nihayet 12 Mart 1971’de bir muhtırayla ordunun öncülüğünde gerici, faşist güçler ülke üzerine çöreklendiler. İdamlar, öldürmeler, zindanların doldurulması, akla gelecek her türlü işkence uygulamaları sürüyordu. Diğer taraftan isteklerini gerçekleştirecek yeni hükümet atamaları, istedikleri değişiklikleri yapacak parlamento çalışmaları sürüyordu. Bu ortamda ister istemez ‘61 Anayasasının getirdiği özgürlük ortamından yararlanan toplumun ilerici, demokrat, devrimci güçleri kendilerine yeni yeni kanallar açıyorlardı. Sosyalistler İşçi Partisi adı altında parlamentoya girmeyi başarmışken, CHP’de yeni arayışlar içindeydi. "Ortanın solu", "Sosyal demokrat" gibi isimler altında demokratlaşmaya çalışıyorlardı. CHP içindeki bu arayışlar neticede İnönü, Ecevit kavgasına dönüştü ve partiyi Gençlerin oluşturduğu Ecevit grubu ele geçirdi. Bu durum benim gördüğüm kadarıyla ülke üzerine çöreklenmiş faşist güçlerin isteklerini tam gerçekleştirme konusunda engel yarattı. Ecevit ekibi çok açık ve net biçimde; "Bu darbe bize karşı yapılmıştır" diyerek parlamentoda olsun, toplum içinde olsun faşizme açıkça karşı olan demokratik ve siyasi örgütlenmeler tarafında yer alınca yavaş yavaş faşist güçler geriledi. Sonra yapılan ilk seçimde de Ecevit’in partisi CHP birinci parti oldu. 12 Toplum tekrar hareketlenmeye başlamış, demokrasi ve sosyalizmi savunan yeni yayınlar peş peşe devreye giriyor, yeni demokratik örgütlenmeler hızla yaygınlaşıyordu. Sol ve sosyalist siyasi örgütlenmeler hızla ortaya çıkıyor, sosyalist partiler kuruluyordu. Sosyalist ve sol örgütlenmeler arasında rekabet üst düzeye çıkıyor, kıran kırana devam ediyordu. Bu durumu gören yerli ve yabancı en gerici tekelci sermaye ülkemiz üzerine yeni oyunlar tezgahlamalıydı. Çünkü 12 Mart döneminde anayasayı tamamen halledememiş, Türkiye toplumunun ilerici güçlerini zaptı rap altına alamamıştı. Öyleyse sağ ve sol olarak bölmeyi başardığı bu toplumu emperyalizm daha derinden örgütlemeliydi. "Sağ ve Sol" çatışması “ yapay görünüm altında, sokak cinayetleri, büyük oranda emniyet güçlerinin de yer aldığı meçhul cinayetler ortalığı kasıp kavuruyordu. En gerici yerli ve yabancı tekelci sermaye istiyordu ki; Faşizm derhal Türkiye üzerine yeniden çöreklenmeliydi. NATO içinde özellikle ABD ordusuyla içli dışlı hale gelmiş olan Türkiye güvenlik güçleri ülkede faşizmin örgütlenmesi için çoktan hazırdı. Nihayet "kardeş kavgası sona erdirilmeli" denilerek yeni durum için toplumun önemli kesimi hazır hale getirilmişti. 12Eylül 1980 günü ordu yönetimi ülkeye el koyuyor ve açıktan faşizmi ilan ediyordu. Bu sefer 12Mart 1971’de yapamadıkları her şeyi yapacaklar, ülkeyi dümdüz edeceklerdi. Daha iktidara el koydukları ilk gün tüm demokratik ve siyasi örgütlenmeler suçlu ilan edilerek kapatıldı. Tüm demokrat, ilerici, devrimci, sosyalist kim varsa suçlu ilan edildi ve onların her türlü örgütlenmeleri kapatılarak davalar açıldı. Anayasa fesih edildi. Böylece 1961’de bu ülkeye uygun görülerek ordu eliyle getirilen anayasa 1980 faşizmi tarafından ordu eliyle suçlu sayılarak tamamen ortadan kaldırılmış oldu. O anayasa ile örgütlenen devlet kurumları (parlamento başta olmak üzere) kapatıldı. Onların tabiriyle o anayasa ve kurumları bu ülkeye " bol" gelmişti. Her şey temizlenerek faşizm kurallarına göre yeniden dizayn edilmeliydi ve öyle de yapıldı. Suçlu ilan edilenlerden kendilerine teslim olmayanlar ajanslarda liste halinde boy boy hain, anarşist, terörist vb. ilan edilerek sürekli yayınlanıyor, yakalanmaları için yardım isteniyordu. Faşist cunta nihayet açıktan kendilerine destek olacak ve ülkede kuracakları yeni faşist düzene sahip çıkacak yeni güçler arıyordu. Özellikle Cuma günleri cuntanın başı Kenan Evren mitingler düzenliyor, elinde Kuran cüzlerini sallayarak "Müslümanları" camilere ve kurdukları faşist düzene sahip çıkmaya çağırıyordu. Ben illegal olarak İstanbul'da yaşadığım için yakından izleyebiliyordum. Özellikle Cuma namazlarında camiler dolup sokaklara taşıyordu. Faşizmin başı, " ey Müslümanlar, biz bu ülkede solu ezdik, onları yok edeceğiz, bundan böyle bu ülke sizindir" mealinde nutuklar çekiyordu. İşte böyle… Bu ülkenin ordusu, en gerici emperyalist güçlerin denetiminde; cumhuriyet değerlerini toptan yok etti. Kendi getirdiği anayasa suçlu ilan edildi ve yerine faşizmin anayasası ve kurumları ikame edildi. Yetmedi halk açıktan camilere çağrıldı, bundan böyle iktidar olmaları ve kurdukları faşist düzeni sahiplenmeleri istendi. Daha fazla uzatmayayım, baştan bu yana, Cumhuriyet değerlerine, çağdaşlığa temelden karşı olan dinci, gerici güçler örgütlenerek bu günkü düzeni yarattılar. 13 Bugün ülkemizin içinde bulunduğu yapıyı değerlendirmem isteniyor… Bu bölümün çok kısa olması için uğraşacağım. 2002 de iktidara gelmiş olan güçler tam da faşist Kenan Evren cuntasının çağrısına uyarak, ülkede hakimiyet kurmuşlardır, ”tamamen 12 Eylül faşizminin devamıdır” şeklinde düşünüyorum. Bu günü anlamak ve anlatmak için çok lafa gerek yok. Gece gündüz bazı gazeteler ve gazeteciler, bazı televizyon kanalları, aydınlar detaylı ve kapsamlı biçimde anlatmaya, haber vermeye çalışıyorlar. Kendilerine teşekkür ederim, sağ olsunlar. Tabii gerekli bedeli de ödüyorlar… Bu düzeni öğrenmek, düzen sahiplerini tanımak isteyen herkes kulağını biraz açar, olup biteni merak ederse, her şeyi ayan beyan görür ve öğrenir. Ama görüp öğrenmek istemeyenler de; "Bunları tümüyle sizler uyduruyor ve iftira atıyorsunuz. Bizim yöneticilerimiz hiçte öyle değil" mealinde laflar ediyorlar. Bizleri iftiracılıkla suçluyorlar. Faşist düzenlerde sürdürülen her şey bugün sürdürülüyor. Faşizm zaten kişisel çıkar sağlama üzerine kurulur ve itiraz etmeye kalkan, ses çıkarmak isteyen kim olursa olsun susturmaya çalışılır, cezaevlerine doldurulur. İşkencelerin, ölümlerin yasakların haddi hesabı olmaz. Esas olan kişisel, aile ve çevre, yandaş çıkarlarıdır. Faşizmde kim ki toplum yararına, özgürlükler yararına, özellikle de emekçiler yararına, adalet eşitlik yararına, dürüstlük ve toplum yararına beklentilere girerse havasını alır. Daha ne diyeyim ki. Benim kafa yorduğum daha çok bu düzeni kuranlar ve yandaşlarıyla laf yarıştırma yerine bu düzenden toplum olarak nasıl çıkabileceğimiz konusudur. Toplum içinde ilgi uyandıracak ve insanların dikkatini çekecek halkalar yakalamak. O konuları açık seçik sahiplenmek, herkesin anlaması için ısrarla topluma basit ve kapsamlı biçimde anlatmak, anlatmak… Yetmez... Faşizmle mücadeleyi kararlı biçimde sürdürecek yeni örgütlenmeler yaratmak!.. Toplum kesimleri olarak da dayanışma ve mücadele birliği içinde olmak… Leipzig'te 1933'te Alman faşistleri tarafından yargılanması karşısında unutulmaz savunması faşizmin teşhiri ve kendisinin aklanıp serbest kalmasıyla sonuçlanan; 1933 Leipzig Nazi zindanlarındayken Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) yapıtıyla faşizmin tanımını dünyaya öğreten, daha sonra da 1946'da Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlayan Georgi Dimitrov'un savunusuna göre; “Faşizme karşı mücadeleyi sürdürecek, ülkeyi faşizmden kurtaracak bir antifaşist cephe oluşturmak gerekir!” . *****

14 S. BAL: Soru 4) 2002 yılından bu yana sürdürülen ayrıştırıcı politikanın temelini oluşturan mezhep tuzağı, Türkiye Cumhuriyetini şeyhler, tarikatlar, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi haline getirme yolunda daha hızlı ilerliyor. Eğitimsiz bir toplumda, eğitimsiz seçmenlerin oylarıyla iktidara gelen Aldatıldım Kandırıldım Partisinin ayrıştıran, bölen, yalan, talan düzeni size göre hala neden iktidarda ? *****

Soru 5) 18 yılda “Tek Adam, Tek Akıl”ın Türkiye’yi getirdiği nokta olan; • Yokluk, Açlık, Sefalet, Ekonomik çöküş, • Yok olan ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ, ADALET, HAK, HUKUK • Dış politikada YALNIZLIK, ACİZLİK, İTİBARSIZLIK, TUTARSIZLIK, HIRSIZLIK VE TALAN DÜZENİ olduğu tescil edilmiştir. RTE’nin “ ANANI DA AL - GİT ! “ değil, Demokratik ve Sosyalist felsefenin; “ANA - BABANLA - AİLENLE BİZE GEL ! BİZE KATIL !” Sloganıyla özetlenen, Toplumu ayrıştırmayan, birleştiren yaklaşımında, İşçi, işveren, memur, emekli, esnaf, öğrenci, öğretmen, akademisyen, sanayici, girişimci, yatırımcı, çiftçi, köylü, üretici, ihracatçı tüm vatandaşlarımızın özlemle beklediği, dürüst, eğitimli ve tertemiz insanların iktidara gelmesi mümkün olabilecek midir? Yoksa kapitalist düzende bu sadece bir ütopya mıdır ?

M. DURU: 4. ve 5. Soruların önemli bir bölümü aynı dönemi (2002’den günümüze) içerdiği için birlikte ele almayı düşündüm. 5. Sorunun bir bölümü olan ; “Emekçi halk kesimlerinin bu durumdan kapitalizm içinde çıkması mümkün mü, biz görebilecek miyiz?” diye bir soru bölümü var. Ülkemizin geldiği bu acımasız sömürü, işsizlik, çıkarcılık, yalan, talan, riyakarlık, hukuksuzluk, totaliter, ayrımcı vb. durumu içeren yapıdan çıkış yollarını ayrıca bir bütün olarak daha ilerde ele almak mümkün olduğunca kapsamlı biçimde irdelemek istiyorum. Şimdi içinde bulunduğumuz 2002 den bu yana olup bitenler: "Ülkemiz buraya nasıl geldi" şeklindeki 3. Soruyu irdelerken bazı şeylerin altını çizmeye çalışmıştım; Bunların başında padişahlık dönemi olan Osmanlı imparatorluk dönemini çok derinden sahiplenmeleri… Herhalde geçmişleri o dönemde oldukça rahat ve müreffehti. Bunlar hiç azımsanmayacak kadar çoklar. Kurtuluş savaşı hakkında ; " keşke savaşı bunlar yerine (cumhuriyetçileri kastederek) yunanlılar kazansaydı" sözünü açıkça söyleyebilenler var. Yani başka bir ülkenin boyunduruğu altında yaşamayı, böyle bir cumhuriyet ülkesinde yaşamaya tercih ediyor.Bunların az sayıda olduklarını da sanmıyorum. Düşünüldüğü zaman ne kadar öfke yüklü, ne kadar acı bir durum olduğu ortada… 15 Yine bir başka özlemciler, "Yeni Osmanlıcılar" açıkça örgütlenmelerini sürdürmüyorlar mı? Yine, “Vahdettin vatan haini”, “yok değil” tartışmasının altında yatan Osmanlıcılık özlemi değil midir? Ayrıca halife özlemciliği. Dedikodu şeklinde de olsa yönetimin başına "bizim halifemiz" şeklinde payeler verenler. Ayrıca eskiden Osmanlı imparatorluğunun eyaletleri konumundaki ülkelere (Suriye, Libya vb.) koşarak gitmeleri, oralarda yerleşmek için olağan üstü çabalar göstermeleri yine padişahlık düzenine duyulan özlem değil midir? Ayrıca çok önemli bir kesim daha var, Arabistan'a, Arap olmaya özlem duyanlar. Bunların kültürlerinin etki alanı o kadar yaygınlaştı ki, sıradan vatandaşları, inançlı insanları, hatta kendini demokrat görüp CHP' ye oy verenleri bile etki altına alır oldu. Örneğin telefonları sürekli dolduran "hayırlı cumalar" ve benzeri iyi dilek sözleri. Bunlar kendiliğinden mi yaygınlaşıyor. “Günaydın, iyi günler” vb. sözcükler yerine “selamün aleyküm” sözcüğünün kullanılması tesadüf müdür? Benim yaşadığım bizzat somut bir örnek. Ben "iyi günler" deyince, bana " Türkçe yerine Arapça mı kullanıyorsun" dedi. "Türkçesi nedir" diye sordum "selamün aleyküm" dedi. Bu yazılanı yanlış okumadınız ve yanlış anlamadınız. Kişi savunduğu sözün Arapça mı, Türkçe mi olduğundan haberi bile yok. O Araplara ısındırma, onlara yaklaştırma kültürü günümüzde o kadar çok yaygınlaştı ki. Yine bir başka konu: Allah Türkçe anlamıyormuş gibi ibadet dilinin Arapça olmasındaki ısrar… Türkçe olsun diyenleri dinsiz ilan etmeler vb. Yüzlerce konu. Bunların ısrarla sürdürülmesi, hatta yaygınlaştırma çalışmaları siyasi çabanın ürünü değil midir? O siyasi çaba dini esaslara göre inşa edilmiş bir devlet yapısı içinde yaşama istemi değil midir? Ayrıca çocuklar, kadınlar ve hatta başka mezhepten olanlar üzerine kurulan yoğun baskıların nedenleri. Sürekli aklın fikrin apış arasında tutulmaya çalışılması. Çocukların dövülmesi, kızların kapatılması ve çocuk yaşta evlendirilme uğraşıları. Tüm bu alanlar derin ve etraflıca incelendiğinde, şeriat devleti özleminde olanların hiçte azımsanmaması gereği açıktır. Bir başka önemli boyutta ekonomi alanıdır. Ekonomi alanına geçmeden anlatmaya çalıştığım bu Osmanlı özlemi, dini duygular ve Arapça özlemi konularındaki yoğun kültür baskısı yalnız bu gün oluşmuş mesele değil ki. Belki bugün ortamı müsait buldukları için daha kolay ortaya dökülebiliyor. Bu konu yüzlerce yılın meselesi. Bu süreçte bu özlemi taşıyanlar kendi başlarına mıydı? Elbet değildi, çok çeşitli örgütleri vardı. Belki binlerce. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan sonra, “tekkeleri kapattım” deyince gerçekten kapandı mı? Arap alfabesi yerine Latin alfabesi kullanacağız deyince iş bitti mi? Onlar bu özlemlerinden vazgeçip tamam her şeyi ile Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşamayı benimsedi mi? Bir kesim için evet, ama bir kesim için hayır. Bir diğer yönüyle Cumhuriyet Türkiye’sinde herkesin memnun olacağı bir düzen kurulabildi mi? Kurulmaya çalışılan düzenin eksiği, gediği, yanlışları o insanların eski özlemlerinde ısrarcı olmalarını kolaylaştırması mı? Yüzlerce soru. Bir düzeni yıkıp yerine yeni düzen kurmak, insanları eski alışkanlık ve özlemlerinden vazgeçirebilmek çok kolay değil. Devrimci ustalık tam da burada kendini gösterir. 16 Gelelim ekonomi meselesine: Siz hiç oldukça fakir, yoksul ülkelerde yönetimin kolay değiştiğini gördünüz mü? Bir ülkede toplum ne kadar yoksul, ne kadar çaresiz ise, yönetim o derece uzun ömürlü olur. İşte 2002’den bu yana izlenen temel felsefe budur. Toplumu fakirleştirmek, işsiz bırakmak, bir makarnaya, bir kömüre muhtaç etmek. O nedenle de iş yerleri satılmalı, iş alanları kapatılmalı. Allah aşkına 20 seneye yakın zamandır dişe dokunan bir tek fabrika açıldı mı, ya da üretimle ilgili iş alanı açıldı mı? Bir yandan yoğun biçimde işsizliği artırma faaliyetleri sürerken diğer taraftan bulunan paraların önemli kısmı yollara, köprülere yatırıldı. Neden? “İhale yasası” bu süreçte bir kaç yüz kez neden değiştirildi? Soruyorum neden? Bütün neden bir kesimi üst düzeyde varsıl hale getirmek, halkı da yoksullaştırmak. Benim gördüğüm Orta Asya'dan gelen Türklerin alışkanlığında üretimden çok yağmalama kültürü hakimdir. İslam dininin kuruluş felsefesinde de üretim değil ticaret vardır. O nedenle üretimi hakkıyla geliştirmiş, toplumunu refaha kavuşturmuş bir İslam ülkesi var mıdır? İşte 20 yıldır bağlı kalınan felsefenin temelinde yatan budur. 1980 faşist darbenin lideri; “solu temizledik, her yeri güllük gülistanlık yaptık” derken ve “Müslümanlar iş başına” diye çağrılar yapması hiç boş değildi. Amerikan başkanı Türkiye'deki faşist darbeyi en gerici dünya ve Türkiye tekelci sermayesine "müjdeyi" verirken "bizim çocuklar başardı " demesi boşuna değildi. Yerli ve yabancı en gerici sermaye kesimi, ülkemizde faşizmi inşa ettikten sonra ülkenin yakasını bırakacak mıydı? Yoksa adım adım faşizmin devamını sürdürecek miydi? İşte süreç şöyle yada böyle devam ederken isteğine uygun sivil görünümlü inşayı sürdürdü ve başardı. Şimdi tekrar dönelim. Yeni inşada; Büyük çoğunluk olan emekçi halk kesimleri fakirleştirilirken, çok dar bir çevreyi süper zenginleştirmek çok kolay mıdır? Bu durumu kitleler fark ederse iktidarda kalınabilinir mi? İşte bu hesaplar içinde olup bitenleri kitleler görmemeli, onların gözü boyanabilmeli ki, iktidar sürdürülebilsin. İşte tüm olup bitenlerin bana göre özü bu!.. Eğitimin öyle değiştirilip, böyle değiştirilerek çıkmaza sokulması boşuna mı? Sınav soruları çalınarak daha yetenekli çocukların sınav kazanmalarının önüne geçmek, başarılı olanların atanmasına engel oluşturmak, üniversitelerin ve tüm okulların eğitim kalitesini düşürmek, her tarafı din okullarına dönüştürmek boşuna mı? Faşizmde yapılan işlerin halktan saklanması, halkın öğrenmemesi çok önemlidir. Bu doğrultuda her şey yapılır. Gazeteler kapatılır yada değişik yöntemler kullanılarak satın alınır. Amaç senin isteğine uygun yayınlar yapılması. Senin yaptığın işler eleştirilemesin, altında yatan gerçekler toplum tarafından anlaşılmasın. Televizyonlar, dergiler öyledir. Sana karşı gelenleri, eleştirel yazı yazanları, ya da sokakta gösteri yapanları vb. doldurabileceğin hapishaneler yapman gerekir bol bol… Hem bir taraftan seni eleştirenleri, bir taraftan senin yaptığın işleri ifşa edenleri, toplumu olup bitenden haberdar etmeye kalkanları, hatta en tehlikelisi örgütlenmeye kalkanları vb. davranışlar gösteren toplum kesimlerini ve kişileri alacak zindanlar 17 lazım. O nedenle bol bol cezaevleri yapmak gerekiyor. Bu işler apaçık, ortada aleni yapılamayacağına göre mahkemeleri, ülkenin adalet sistemini halletmek gerekir… "Hakimler, Savcılar" denen şahısların çoğu, bağımsız ve tarafsız, hatta vicdanlı kişiler olmamalı, yönetimin tek sözü ve tek işareti ile hareket etmeliler. Değilse olmaz! Adalet sistemi faşist yönetimlerin ya da yöneticilerin iki dudağı arasından çıkacak bir söze, ya da bir kaş, bir göz hareketine bağlı olacağına göre, hakim ve savcı denen görevlileri hallederken yasaların, hatta anayasa ile anayasal kurumların, yazılımların sağlıklı işlemesine müsaade edilebilir mi? İşte o mahkeme denen kurumlardan çıkacak kararlar işimize geliyorsa sahiplenir överiz, işimize gelmiyorsa, bize uygun değilse tanımayız. Hatta kızar, eleştirir, o kurumu değiştiririz. Gerekirse kapatırız!. Uzatmanın gereği yok. Anlayan anlamıştır. Altta (alt yapı denen ) temel de yapılan esas işler vardır. Yukarda o temel işlerin ne olduğu belirtilmiştir. Diğer (üst yapı denen) üstte yapılan işler vardır. Üstte yapılan işlerin tamamı altta yapılan işleri saklayabilmek, insanların o işleri öğrenmemesini sağlamak içindir. Yani alttaki kirli işlerin kamuflajı için oluşturulan ve görünürde olan üst yapılardır. Oralar olup biteni saklama, gizleme, yalanla dolanla işlerin devamını sağlama araçlarıdır. Faşist yapılanmalarda bu aynen böyledir. Her şey göstermeliktir. Her organ ya da yapılanma faşist yönetime hizmet için vardır. Günümüzde ülkemizdeki muhalifim diyen yapılanmalar, başta partiler o üsteki kamuflajı sağlayan olaylarla ve organlarla uğraşıyorlar. Bütün çabalarını oralarda harcıyorlar. Örneğin laf yetiştirmeye çalışarak. Esas altta olup biteni, bu düzenin inşasında ki temel amacı sergileyip onun yerine nasıl bir yapı oluşturmak istediklerini anlatsa belki toplum daha hızlı uyanacak, daha hızlı yol alabilecekler… Biz tekrar faşist yapılanmayı tanımaya dönelim. O yapıda her şey çürümüştür. Esas yaygın olan kültür çok büyük oranda yalancılıktır. Her şey, inanç, yazılanlar, söylenenler, kararlar vb. Ama her şey yalan, aldatma üzerinedir. Toplum öyle çürümüştür ki, esas en temel uğraşılardan birisi çürümüş olan o yapılanmadan, toplumu çıkarabilmek, yalancılık, riyakarlık üzerine oluşmuş bu kültürden kurtarabilmektir. Bu çürümüş toplumun pisliğinden insanların kurtulabilmesi uzun zaman alacaktır. Yeni güzel alışkanlıklar edinmek, sağlıklı bir toplum kültürü oluşturmak sabır, zaman, çok çalışma ve kararlılık ister. Bu işin anahtarı bana göre üretimdir. Üretim süreci insanların yalan söylemelerine gerek bırakmayacak biçimde işleyeceği için süreç içinde çürümüşlük yavaş yavaş temizlenecektir. Toplum çürümüşlükten kurtulamazsa sağlıklı hiç bir iş yapamayız. Güzel, sağlıklı bir yapı çürümüşlük üzerine oturtulabilir mi? Toplumların bu faşist yapılanmalardan nasıl çıkabileceği konusuna geldiğimizde, ileri bölümde üretimden ve çürümüşlükten uzun uzun bahsedeceğiz. Bu bölümde bir şeyin daha altını çizmem gerekiyor; “Yapılan işlere toplumun en azından bir kısmını inandırabilmeliyiz ki, ya da korkutarak ağzını açamaz hale getirmeliyiz ki iktidarımız sürsün!” Faşist yönetimlerin toplumu ikna etmede, peşlerinden toplumu sürüklemede, söyledikleri yalanlara inandırmada kullandıkları çok çeşitli yollar vardır. Bu yolları 18 hayata geçirirlerken bu işin maliyeti, büyüklüğü, toplum için önemi asla hesaba katılmaz!. Örneğin; Hitler faşizmi, Almanya parlamentosunu yaktırırken tek hesabı bu işi başkalarına yükleyerek toplumu yalanına inandırmak, ortalığa korku salabilmekti. Ama esas amaç yaktırdığı parlamento olayını kullanarak rakiplerini ve toplumun tepki koyabilecek diri güçlerini suçlamak, onların gücünü kırmak, hatta onları kapatabilmektir. Böylece kendin yapacaksın, başkalarının üstüne atacaksın ve doğru olduğuna halkı da inandıracaksın. İşin özü bu !. Benzer yüzlerce komplo kurulabilir… Benzer bir hadise ülkemizde de gerçekleşmiştir. Kendi ortağı, yol arkadaşı konumundaki FETÖ’cüleri kucağında büyütmüş, aklınıza gelebilecek tüm kapıları onlara açmış, devlet organlarında yetkili hale getirmiş, bir takım devlet kurumlarının FETÖ’cülerin denetimine girmesini sağlamış, devletin en gizli odalarını onlara açmış vb… Sonra da araları açılınca, onları düşman ilan etmiş, darbe yapacaklarını ilan etmiş, belki de darbe girişiminde bulunmaları teşvik edilmiş bile olabilir. Fetöcülerin darbe kalkışmasından bir kaç gün sonrada, Ana muhalefetin ilan ettiği gibi esas darbeyi kendileri gerçekleştirmiş ve herkesi suçlu ilan etmiş, İstedikleri her türlü düzenlemeleri yapmışlardır. Yaptıkları darbe üstünden yıllar geçmesine rağmen daha dün olmuş gibi muhalif gözüken tüm partiler, kurumlar, kişiler FETÖ’cülükle suçlanmaya devam edilmekte. FETÖ’cülükle suçlama yetmiyormuş gibi, terörist hatta vatan haini gibi suçlamalar gırla gidiyor. Hiç ilgisi olmayan, hatta baştan bu yana açıkça FETÖ’cülüğe karşı olanlar FETÖ’cü ilan edilerek zindanlara atılıyor. Yıllarca içerde tutulabiliyor. İnsanların önemli bir kesimini bu dalaverelere, yalanlara inandırabiliyor… ******

S. BAL: Gelecek seçim döneminde hile ve tuzakların tamamını boşa çıkaracak, karşı atak ile örgütlü bir şekilde kazanmaya en yakın bir çatı altında birleşmek, iktidarı kazanacak stratejide halkın en yüksek oyunu almak bu sistem ile nasıl olabilir? Devrimci, demokrat, sosyalist unsurlar yanı sıra Kürt asıllı vatandaşlarımızın da içerisinde yer aldığı, HDP gerçeğini yadsımadan “Tek Adam Rejimi”ne karşı demokrasiden yana tüm güçlerin ittifak yapılanması bu sistemde daha doğru bir yöntem olmaz mı ?

M. DURU: Bu sorunun bir bölümü olan HDP konusunu ayrı ele almak istiyorum. Ayrıca ittifaklar, seçim güvenliği, bu otoriter yapılardan çıkış, seçim birlikteliği, adalet sistemi ve tüm diğer kurumların sağlıklı biçimde nasıl oluşturulabileceği sorularıyla ilgili çok kapsamlı irdelemeye çalışacağım. 19 Biraz uzadı ama kusura bakmayın. Önce sorunları ortaya koymak sonrada çözümleri sergilemek istiyorum. Şimdi Kürt sorunu üzerinde durmak istiyorum. Kürt sorunu nedir? Nasıl çözülür: Faşist Kenan Evren ne diyordu: "Kürt diye bir millet yoktur. Onlar dağ Türkleridir, dağda karda yürürken kart-kurt diye ses çıkar, Kürt lafı oradan gelir" diyordu. Utanmaz, bir de general olmuş ve onu Genel Kurmay Başkanı yapmışlar… Bu ülkenin emekçi halkının topladığı vergilerle o kadar okullarda okumuş, o kadar yemiş içmiş, asla insanlığa bulaşmamış. Kökeniyle, diliyle, kültürüyle var olan bir halkın varlığını bile kabul etmiyor. Faşist Evrenin söyledikleri tam bir uydurma, yalan, inkar, riyakarlıktır. Kürt halkı, tam da, Dünya'da Anadolu toprakları içinde ve çevresinde yaşamaktadırlar. Ortada kendine “Kürt'üm” diyen bir toplum vardır. Biz ister beğenelim, ister beğenmeyelim, ister onaylayalım, ister onaylamayalım !. Kürt toplumu yaşadıkları bölgelere göre dörde bölünmüş (Türkiye, İran, Irak, Suriye) durumdadır. Ayrıca kendi bağımsız devleti olmayan Dünyadaki ender halklardan birisidir. Hepimiz biliyoruz ki, Dünyada kapitalizm gelişmeye başladıkça, milliyetler de gelişmeye başlamış ve milliyetçilik olgusu ortaya çıkmıştır. Sanıyorum dünyada milliyetçilik etkisi bağımsız devlet olmayı başaran ilklerden birisi 1828 yıllarında Yunanistan’dır. Bu tarihi bir süreçtir, kimsenin yadırgayacak hali yoktur. Bağımsız olmak çok büyük oranda herkesin istemidir. Yine hepimiz biliyoruz ki o tarihlerde var olan imparatorluklar kapitalizm geliştikçe içlerinden yüzlerce de devletler çıkarak bölünüp parçalanmışlardır. Osmanlı imparatorluğu parçalanıp dağılırken içinden yanılmıyorsam elliden fazla yeni devlet ortaya çıkmıştır. Bunların hemen hemen hepsi küçük çaplı ya da büyük çaplı savaşlar sonucunda bağımsız devlet konumuna ulaşabilmişlerdir. Bazı savaşlar oldukça zorlu ve karşılıklı acılı olmuştur. Acıları hala taze olanlar vardır. Bunlardan birisi Ermenilerin durumudur. Rusların desteği altında bağımsızlık mücadelesine giren milliyetçileri ile aynı bölgede yaşayan Kürtler arasında çok kan dökülmüş acı çekilmiştir. Aynı bölgede yaşayan Ermeniler Osmanlı yöneticileri tarafından iyi, gelişkin vatandaşlar anlamında sadık vatandaş olarak nitelenmiş, memur olanların çoğu Ermenilerden oluşuyordu. Fırsatı bulup günü gelince bağımsız devlet için ayaklanarak Rusların desteği altında Ermeni devletini kurdular. Aynı bölgede olan Kürtler daha az organize, daha az gelişkin oldukları için Osmanlı’ya karşı bağımsız devlet mücadelesine girmediler ve Osmanlı devleti yanında yer aldılar. Böylece Osmanlı güçleriyle birlikte Ermenilere karşı Kürtler mücadele etmişlerdir. Ermeni - Osmanlı mücadelesi çok acılı olmuştur. Hatırladığım kadarıyla sadrazam (Başbakan) konumundaki Talat Paşanın el yazması defterinde okumuştum değişik yöre ve bölgelerden yaklaşık 900.000 Ermeni yurttaş güneye (Suriye ve çevresine) sürülmüş yolda çeşitli nedenlerle çok ölenler olmuştur. O zamanlar Suriye, Irak 20 Osmanlı toprakları içinde olduğu için Kürtler daha bütüncül bir konumda olmalılar. İran durumunu pek bilemiyorum. Osmanlı parçalanıp 50 civarında ortaya çıkan devletlerden üçü de Ermeni, Suriye ve Irak’tır. Tarihin cilvesine bakın ki, Osmanlıya karşı şöyle ya da böyle baş kaldırarak bağımsız devletlerini kurmuşlar. Osmanlı'nın yanında yer alarak baş kaldırmayan Kürtler dört parçaya bölünmüş ve Dünyada devlet haline gelememiş ender halklardan biri olarak kalmışlardır. Yukarıda imparatorlukların parçalanma ve yeni devletlerin doğuşu süreci doruk noktası olan Birinci Dünya paylaşım savaşı döneminde Kürt Halkının durumunu sergilemeye çalıştım. Paylaşım savaşı sonunda Anadolu’da başlayan kurtuluş savaşını yönetmek üzere oluşturulan TBMM’nin yaptığı 1921 Anayasasında Kürtlerin yaşadığı bölgenin adı Kürdistan’dır. Lazların yaşadığı yerin adı Lazistan’dır. 20 Nisan1924'te “Lazistan” Sancağının yerine Rize ili kuruldu. “Lazistan” kelimesi Farsça’dan dilimize yerleşen bir kelimedir. Benzer çok örnek vardır… Gördüğüm kadarıyla dünyada tek olan, savaşı yönetme özelliği sadece bizim meclisimiz tarafından bizim kurtuluş savaşımızda olmuştur Bu kurtuluş savaşı sürecinde Kürt Halkının evlatları da savaşta yer almışlardır. Lakin savaş kazanılıp Cumhuriyet ilan edildikten sonra yapılan 1924 Anayasası içinden Kürdistan ismi çıkarılmıştır. Kanaatim, Kürdistan sözünün anayasadan çıkarılarak Türkiye Cumhuriyeti Devletine daha değişik bir boyut kazandırılmaya çalışılmıştır. 1924 Anayasası ve sonrası için Genç Türkiye Cumhuriyeti işleyişinde Kürt Halkının durumu başta olmak üzere değişik toplum kesimlerinin durum ve konumları, çok ama çok kapsamlı biçimde incelenmelidir. Osmanlı'nın Ermenilerle olan mücadelesinde, kurtuluş savaşı boyunca yeni cumhuriyeti kuran güçlerle birlikte olan Kürtler, 1924 Anayasası ile ve sonrasında; (tabii ki emperyalizmin böl-parçala-yönet stratejisi dışında) kırılma oluşmuş olabilir, kırılma nedenleri, telafi etmenin yolları araştırılıp bulunmalıdır. O nedenle bu konu üzerinde çok detay ve kapsamlı ciddi araştırmalar yapılmasını zorunlu görüyorum. Kürtlerde kırılma olduysa nedenleri ve tedavisi benim için neden bu kadar önemlidir. Kürtlerin de sahiplendiği, benimseyerek içinde yer aldığı bir durum yaratılmadan bu ülkede ister burjuva demokrasisi, ister sosyalist demokrasi kurulamaz. Bu ülkede demokrasi kurulacaksa, olmazsa olmaz koşul; Kürtlerle birlikteliktir. Kürtlerin içinde olmadığı, onaylamadığı bir durum asla çağdaş demokrasi olamaz!. Bu konuları da kapsayan "Türkiye’de nasıl bir demokrasi olmalıdır?" konusunda 25 yıl önce Almanya da ikamet ederken yaptığım bir çalışmada Kürtler konusu da etraflıca yer almıştır. Buradaki yaşamımda dikkatimi çeken ve beni çok etkileyen bir durumu daha belirtmek istiyorum. Alevi ve Kürt çocukları acaba neden alevi olduklarını, Kürt 21 olduklarını hem arkadaşlarından, hem de öğretmenlerinden saklama ihtiyacı duyarlar? Israrla bu durumu sürdürürler? Genç Cumhuriyetin oluşum sürecinde ufak tefek bazı hadiseler olsa da “Şeyh Sait isyanı” dışında önemli bir durum bilmiyorum. “Şeyh Sait isyanı”na Kürtlerin okumuş gençlerinin sahip çıktığına pek rastlamadım. Kişi olarak üniversite sürecinde hemen hemen arkadaşlarımın çoğu Kürtlerden oluşuyordu. Üniversitede tanıdığım Kürt arkadaşların tamamı solcuydu. Türkiye’de de kapitalist üretim ilişkileri yavaş da olsa geliştikçe milliyetçilik de yükseliyordu. Türkler içinde milliyetçilik yaygınlaşırken elbet Kürt milliyetçiliği de kıpırdamaya başlayacaktı. 1978 yıllarında PKK ismiyle illegal silahlı mücadeleyi öne çıkartıyor, özellikle terörist olmayan Kürt örgütlenme elemanlarını öldürerek onları var oldukları yerlerden söküp atma derdine düşüyordu. Daha başlarken terörizm batağına batmıştı… Faşist yönetimin başı Kenan Evren’in Kürtler için " Kart-Kurt sesleri" tabiri, ceza evlerinde özellikle Kürt kökenli gençlere bazı subayların uyguladıkları çok çirkin (normal hiç kimse tarafından kabulü mümkün olmayan) tavırların da etkisiyle PKK terörist örgütü oldukça hızlı taban oluşturdu. Günümüzde hala terörist örgütün cinayetleri 40 yıldan fazla zamandır devam ediyor. Bu terörist örgütün ömrünün bu kadar sürmesinde Türkiye yöneticilerinin de büyük payı vardır. 12 Eylül faşizminin Lideri olan Kenan Evren dönemindeki yaklaşım ve uygulamalar, daha sonra yönetime gelenlerin tavırlarıyla, sanki “Kürt halkının tamamı terörist” intibasını yarattılar. Onlarca yıldır bu ülkede demokrasi mücadelesi veren asla terörizme bulaşmamış onlarca Kürt vb örgütlenmesini yöneticilerimiz hiçe saydılar. Günümüz de hala Türkiye toplumunun çoğunda "Kürtler teröristtir" intibası devam ediyor. Halbuki aklı başında herkes biliyor ki, Kürt toplumunda çoğunluk terörizme karşıdır, bölünmeye karşıdır, demokrasi için birlikte mücadeleden yanadır. Özellikle iktidardaki yöneticiler, hatta siyasi partiler, Kürt demokratlarla diğer demokrasi güçlerinin birlikte mücadelesini asla istememektedirler. 20 yıla yakın zamandır iktidarda bulunanlar oldukça sakıncalı bir yol izleyerek toplumun kafasında terörizm ile demokrasi mücadelesi farkının asla netleşmemesi için her türlü yöntemi kullanıyorlar. Zaman zaman Apo’yla ilişki içine girerek, açılım diyorlar, yok mektup getirtiyorlar, yok bazı kurumları görüştürüyorlar, seçimlerde açıkça destek istiyorlar vb. Bu gösterdikleri faaliyetler yanında, demokrasi mücadelesinde yer alabilecek, kol kola girebilen herkesi teröristlikle, hainlikle suçlamayı hızla devam ettiriyorlar. Israrla sürdürülen bu haksız suçlamaların iki temel amacı var; Birincisi toplumun kafası asla teröristlikle demokrasi mücadelesi arasındaki farkı net biçimde kavrayıp tavırlarını ve anlayışlarını netleştirmemek… İkincisi, demokrasi mücadelesi veren güçlerin korku içinde tutulmasıdır. Demokrasi güçleri teröristlikle, FETÖ’cülükle ve vatan hainliği ile suçlamaya maruz kaldıkça "millet bize ne der" endişesiyle ödleri kopuyor. Korku derdine düşme yerine halbuki gerçek olup bitenleri araştırıp halka (ister Türk, ister Kürt halkı, demeden herkese) anlatıp kavratmaya çalışsalar ve korku duvarını kol kola girerek, mücadele 22 birlikteliğini herkese göstererek aşsalar, eminim ki çok daha hızlı yol alacaklar ve sonuç alıcı başarıya ulaşacaklar. Bunun yerine demokrasi mücadelesi veriyoruz diyenler Apo ile Demirtaş kesimleri arasındaki kavgayı, temel farklılıkları öğrenmeyi, kavramayı bir tarafa bırakıyorlar, kendi kafalarını bile bu konularda netleşmekten uzak tutuyorlar. Kendi kafalarını netleştirip yollarını aydınlatamayan bu kesimler, “ben Kürt demokratlarla olmam” diyebilenler, korkudan Kürt demokratlarla birlikte olmak, kol kola girmek konusunda ağzını bile açamayanlar, "o ne der, bu ne der" sığınmaları arkasına saklanıyorlar. Kürtlerin çok önemli bir kesiminin çok yoğun biçimde demokrasi mücadelesi içinde olduğunu göremiyorlar. Bu anlayış mı halkın aydınlanmasıyla birlikte demokrasi mücadelesi saflarında yer almasını sağlayacak? Bunlar çoğu zaman tek adamın belirlediği gündem değiştirme içinde laf kalabalığı ile uğraşıyorlar. Her türlü gücü elinde toplamış, her şeye hakim haline gelmiş, ülkeyi, devleti, tüm organları bitirmiş, yapılacak, yapılmış ve olması gereken her şeyi iki dudağı arasına bağlamış, istediği zaman Cumhurbaşkanı, istediği zaman siyasi parti lideri konumuna girebilen birilerinin sürekli oyununa geliyorlar… Şimdi terörizm yöntemi ile yola çıkan PKK ile ilgili bir kaç söz daha söylemek istiyorum. Elbet hangi ırktan, hangi kökten olursa olsun, Dünyanın her köşesinde; insanlar kendisi için ve toplumları için bağımsızlık, özgürlük isteme hakkına sahiptirler. Bu konuyu kimsenin yadırgamaya hakkı yoktur. Hele kendilerine " demokrat " diyenlerin hiç mi hiç hakkı yoktur.!. Zaman ve şartlar değişmiştir. yüzlerce toplum bağımsız devlet olmayı 1. Paylaşım savaşı öncesinde ve sürecinde başarmıştır. O dönem çoktan geçmiş şartlar çoktan değişmiştir. Terörizm yöntemiyle bağımsızlık sağlayabilmek artık mümkün değildir. Kendi kendini dünyadan ve bağımsızlığını istediğin toplumdan dışlarsın. Bu gün gelinen nokta budur. Hiç suçu günahı olmayan on binlerce, ister bağımsızlığını savunduğunu iddia ettiğin kesimlerden, ister karşı kesimden öldürülen insanların kanı içinde boğulmaya mahkumsundur… Günümüzde bu yol çıkmazdır. Terör yerine izlenecek yol; birlikteliktir, kardeşliktir. Birlikteliği ve kardeşliği daha çok egemen olan kesim savunmak ve hayata geçirmek zorundadır. Ama bunlar lafta olmamalıdır. Eşit yurttaşlık her alanda her yerde geçerli, fiiliyatta işler olmalıdır. Çocuklar ya da büyükler, hiç bir yerde, hiç bir kurumda inancını, ya da inançsızlığını, kökenini gizleme, korkarak saklama ihtiyacı içine girmemelidir. İnsanlığın geliştire geliştire bu güne getirdiği temel insan hak ve özgürlükleri herkes için eksiksiz hayata geçirilmelidir. Herkes dilini, inancını, kültürünü istediği gibi geliştirebilmeli, yaşayabilmelidir. Sen Kürtsün, ben Türküm laflarıyla, ayrımcılıkla bunlar olmaz. Ayrımcılık; ister devlet kurumlarında, ister yaşam alanlarında, hatta kişisel grupsal ilişkilerde en büyük suçlardan birisi sayılmalı ve o doğrultuda işlev görmelidir. Sonuç olarak kardeşlik ve birliktelik pekiştirilmeli, dayanışma güçlendirilmeli, demokrasi mücadelesinde omuz omuza yürümek ve eksiksiz güven içinde olmak başarılmalıdır. Bu mücadelemizde ilerlemek ve başarılı olmak istiyorsak başka yolumuz yoktur. ***** Söyleşi, 1. BÖLÜM SONU