GÜNCEL
Giriş Tarihi : 19-06-2020 10:31   Güncelleme : 19-06-2020 13:41

Ön saflarda mücadele eden adam (2)

Sabahattin Bal arkadaşımızın Mustafa DURU ile söyleşisinin 2. Bölümünü yayınlıyoruz...

Ön saflarda mücadele eden adam (2)

Soru 7) Emperyalizmin taşeron olarak kullandığı PKK , ISID, FETÖ v.s. 

terör örgütlerinin işlediği tüm cinayet ve katliamların aydınlatılacağı ve halka doğru bilgi verilen, derin devlet, kontrgerilla ve xxx destekli gizli örgütlerin cinayet ve katliamları bağımsız Cumhuriyet Savcıları tarafından adil yargılamayla aydınlatılacağı, halka doğru bilgi verileceği düzen ne zamandır?  

Bizim görebileceğimize inanıyor musunuz ?

***

Soru 8) 

Adalet, yasama, yürütme, yargı üzerindeki tahribatların onarılarak sivil yeni ANAYASA’nın egemen kılınması için ne düşünüyorsunuz?

Adaletin yok oluşu, bir milletin yok oluşudur !

• Türkiye Cumhuriyeti; Demokratik laik bir hukuk devletidir.

• Yok edilen hukuk sistemi ve yargıyı sivil yeni ANAYASA ile tekrar onarılması, bir daha bozulmasına asla izin vermeyecek önlemlerin alınması,

• Tüm vatandaşlarımızla birlikte, dış yatırımcıya da kalıcı bir hukuk sistemi ve adalet güvencesi vermek bu sistem ile "Tek Adam Rejimi" ile mümkün olabilecek midir?

***

Soru 9) Dışarıda emperyalizm ile uzlaşmalı, içeride yerli kapitalizm ile anlaşmalı, sürekli mağduru oynayan, din simsarlığı yapan RTE’nin özellikle kırsal bölge, gecekondu bölgeleri ve düşük gelir kesiminden aldığı oyların durdurulması size göre nasıl mümkün olabilir?

***

Soru 10) Üretim ! Daha fazla Üretim ! Çok daha fazla Üretim !.

,,,diyorsunuz… 

Size göre çok daha fazla üretim ile;

* İşsizlik sona erecek,

* Sanayi ve Tarımsal üretim katlanarak artacak,

* Üretim artışıyla fiyatlar ucuzlayacak,

* Enflasyon ve Faiz  oranları aşağıya çekilecektir.

* Hırsızlık, yalan, talan, kavgalar, cinayetler, kötülükler azalacak,

* Eğitim düzeyi yükselecek,

* Çağa uygun bir demokrasi yerleşecek,

* Refah ve mutluluk artacak...

Doğru mu anlıyoruz ?

Cevap 7 – 8 – 9 - 10)

***

M. DURU: 7 – 8 – 9 – 10. Sorulara ortak cevap olacak.

Buraya kadar ülkemizde bulunan temel ve önemli sorunları irdelemeye çalıştım. O temel sorunları toplum olarak ciddi biçimde irdeleyip temelden kavramamız gerekiyor. Değilse günlük pratikte kullanılan toplumun işleyiş konularını çözemeyiz ve onları da sorun haline dönüştürürüz. Bugün bu durumu yaşıyoruz. O nedenle bugün yaşadığımız bu sorunları top yekün ele alıp derinlemesine çözüm yolları üretme anlamında düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım. Kanaatim oldukça uzun olacağı için okumakta sabır diliyorum.

Şu anda ülkemizde, gelirim, giderimden daha az diyen oran yüzde atmış. DİSK'in Dünya çalışma örgütü prensipleri esasına göre yapılmış araştırmada işsizlik oranı yüzde otuz altı. Yani ülkemizde yaşayan üç kişiden birisi işsiz. Bu iki şey her şeyi anlatmıyor mu? Araştırmanın birisi diyor ki ülkede yaşayanların yüzde altmışı  kazancımız giderimize yetmiyor. Çalışma yaşında olanların yüzde otuz altısı işimiz yok, işsiziz diyorlar. İçinde bulunduğumuz durumu bu iki bilgiden ya da orandan daha net açıklayacak bir şey var mı?

Yukarıda alıntı olarak verdiğim işsizlik ve gelirlerin giderlere yetmeme durumu ekonomi içinde yer alan durumlardır. İçinde bulunduğumuz düzenlerde her zaman bir alt temel yapı vardır. Buna üretim ilişkileri denir.  Üretim ilişkilerinin  işleyişi, diğer her şeyin işleyişinin belirleyicisidir. Bu üretim ilişkileri tabanda esas olarak ekonomiyi, yani insanların gelir ve giderini, insanların,  maddi olarak rahat edip etmediklerini,  üretimin neticesi olan ürünlerin nasıl paylaşıldığını, herkesin işinin olup olmadığını bu alt, temel yapı gösterir.

O nedenle içinde yaşanılan düzenlerin en temel omurgası bu alt yapı olduğuna göre ben de anlatmaya oradan başlamak istiyorum.

Diğer kurumlar, ordu, parlamento, mahkemeler, eğitim sistemi, sağlık vb. Kurumların hepsi üst yapı kurumlarıdır. Bu bölümü birincil olan alt yapı  ve bölüşümden sonra irdelemeye çalışacağım.

Alt yapı ve bölüşüm.

Ülkemizde kime sorsak "en temel sorun nedir" şeklinde hemen herkesin çok büyük oranda vereceği cevap; " işsizlik, geçim sıkıntısı" diyeceklerdir. O halde bizim için de temel sorun işsizlik, geçim sıkıntısı ve insanların rahatlamasının nasıl sağlanacağı konusudur.

Bu ifade etmeye çalıştığım temel sorunun çözüm anahtarı üretimdir. Üretim hemen hemen tüm sorunların çözüm anahtarıdır.

Günümüzün en temel sorunu olan işsizlikle ülkemizde en az 20 milyon insan sürekli boğuşmaktadır. Bu sorunun çözüm anahtarı besbelli ki, üretim alanlarını çoğaltmak, herkesin çalışabileceği iş yaratmaktır. Bu sorunda üretime ne kadar önem verirsek o kadar çabuk çözülecektir.

Üretim alanları çoğaldıkça işsizler azalacak ve herkesin işi olacak, giderek üretim artacak. Üretim arttıkça, "gelirim giderimi karşılamıyor" diyen  onlarca milyon ailenin sorunu giderek çözülme sürecinde ilerleyecek. Süreç içinde üretim arttıkça, gelir gideri karşılar olacak, bir süre sonra da gelirin  giderden daha çok olması nedeniyle, aileler ve insanlar daha rahat yaşama ortamına kavuşmuş olacaklardır. Ekstra olarak ürünlerin paylaşımı  yani çalışanların ücret durumu adil paylaşım için organize edilirse,  insanların daha rahat  yaşama kavuşmasını hızlandırmış oluruz. 

İşte o zaman her şey daha güzel olacaktır.

Üretim sadece işsizliği önlemede, insanların gelirini arttırmada ve onların yaşamını rahatlamada işe yarayan bir anahtar değil, aynı zamanda çürümüş toplumların temizlenmesini de, yani yalan söyleme, dalavere yapma alışkanlığından uzaklaşmalarını sağlamada da anahtardır.

Yine insanların bireysel gelişmelerinde, nitelikli hale gelmelerinde de anahtardır. Yine üretimin çok fonksiyonel olduğu bir başka alan  örgütlenmeleri kolaylaştırmasıdır.

Bu bölümleri ayrı ayrı ele alalım.

Çürümüş bir toplumda ciddi bir iş yapmanın kolay olmadığını hepimiz iyi biliriz. Düşünün ki, herkes bir birine yalan söylüyor, her kes bir birini farkında olmadan kandırmaya çalışıyor vb. 

İçinde yaşadığı toplumun üretim ilişkileri,  kültürel alışkanlıkları insanları bu hale getirmiş, istese de istemese de herkesin bir birine böyle davrandığı bir yerde ciddi örgütlenmeler yapıp toplumun gelişmesi, değişmesi sağlanabilir mi? Kimse bir birine güven duymaz ki. Bizim şu anda içinde bulunduğumuz toplumun durumu böyle değil mi?

Bu durumlar üretimin olmayışından, üretim alanlarının azlığından, üretim yerine tüketim kültürünün hakim kılınmasından kaynaklıdır.  Üretimin içinde bulunduğu durumlar insanlar arasındaki kültürel ilişkilerin belirleyicisidir.

İnsanları ve toplumu o çürümüş ilişkilerden kurtarmamız, herkesin biraz samimi, sözünün eri,  güvenilir olmasını  yine üretimle sağlayabiliriz.

Üretim alanında olsun, üretim sürecinde olsun kişilerin yalan söylemesi için bir neden yoktur. Hatta doğruluk, dürüstlük bir zorunluluktur. Yalan söyleyerek kendilerine çıkar sağlamaları mümkün olmaz. Zaten bizatihi üretimin kendisi doğrulukla yürür. Üretim alanlarında hiç bir şeyi yalanla dolanla sürdüremezsiniz. Diyelim ki  teknoloji geliştirme merkezinde  binlerce insan çalışıyorsunuz, orada yalan söyleme, bir birlerini kandırmaya çalışmalar olabilir mi. O ortamda, o süreçte yalancılık kendine zemin bulabilir mi. Örneğin yine binlerin, on binlerin çalışıp üretim yaptıkları fabrikalarda çürümüşlük kendine yer bulabilir mi. Ya da tarımsal alanlarda durum yine farklı değildir. Yalan söyleyerek, bitkileri, ya da hayvanları kandırabilmek mümkün mü?

İşte tüm üretim alanları insanların yalan söyleme zemin ve şartlarını ortadan kaldırdığı için kimsenin yalan söyleme ihtiyacı olmayacaktır. Öyle alışkanlıklarda yavaş yavaş üretim sürecinde terk edilecektir. Üretim alanları ve faaliyetleri ülkede çoğaldıkça toplum yavaş da olsa bu pisliklerden temizlenmiş olur. Üretim faaliyeti dışında insanların dürüst olmaya zorlanabileceğini başka konumlar yoktur.

Eğitim alanında telkin yoluyla toplumun çürümüşlükten kurtulmasına yardımcı olunabilinir. Faydalı da olur. Toplumun bataklıktan temizlenmesi bir miktar hızlanmış olur.

Ama üretim alanları çalışanların yalan söylemesine engel, dürüst olmayı zorunlu kılan bir ortam oluşturmaktadır. Okullarda ise telkin etme vardır.

Şimdi de üretim insanların bireysel olarak gelişmesini nasıl etkiliyor: Biraz irdeleyelim. Ben daha çok  meyve üretim alanında ve hayvancılıkla uğraştığım için o alanlardan örnekler vereceğim.

Bir bahçeyi sağlıklı sürdürebilmek için beslemeyi iyi öğrenmeliyiz. Hangi mevsim hangi gübre ve ne kadar verilecek, öğrenmek zorundayız. Hele bizim gibi her şeyin curcuna olduğu ve sadece para kazanmanın ön planda tutulduğu ülkelerde bilgi sahibi olma işi çok zorlaşmaktadır. Her gün onlarca çeşit gübreler piyasaya sürülmektedir. Bunların kalitesi nedir, ağaçlara faydası var mıdır? Ya da zarar verebilir mi? Kolay öğrenilemiyor. Bizim gibi kontrolsüz toplumlarda herkes kendi malını daha çok övebilme derdindedir. Söylenenler doğru mu, değil mi bilmiyoruz ki..  Sorarak, araştırarak öğrenmek zorundayız. Bu durumlar istesek de, istemesek de bilgimizi arttırıyor bizi geliştiriyor.

Hastalıklarla mücadele konusu daha da karmaşık… Sen istemeden çok şey öğrenmek zorunda kalıyorsun. Değilse hiçbir şey yapamıyorsun.

Hayvancılıkla uğraşmak da farksız. Hayvanları cinslerine göre iyi tanıman, özelliklerini bilmen gerekiyor. Nasıl sağlıklı biçimde besleyebileceksin? Kullanacağın yemlerin kalitesi nedir? Hangi yemde ne oranında hangi besin var… v.s...

Tüm bu üretim içindeki faaliyetler kendiliğinden bile olsa o uğraşan kişileri olağan üstü bilgi sahibi yapıyor, geliştiriyor. Uğraşan kişi biraz da öğrenme meraklısıysa sen o zaman gör gelişim ve değişimi.

Tüm üretim alanlarında üretim süreci uğraşan kişileri müthiş geliştiriyor, bilgi sahibi yapıyor. Üretim alanlarımız ne kadar çoğalır, çalışanlar ne kadar fazlalaşırsa, bireylerinin gelişmesi nedeniyle toplumda o oranda gelişecektir.

Şimdi de üretimin örgütle üzerindeki etkilerini konuşalım.

Hepimiz biliriz ki, demokrasi mücadelesinde, demokratik örgütlenmeler, öncelikle sendikalar ve STÖ’ler başı çekerler.

Toplumda önemli örgütlenmeleri yaygınlaştırıp geliştiremediğimiz sürece demokratik haklarımızı kazanamayız, demokrasi mücadelesini güçlendirip neticeye götüremeyiz. O nedenle özellikle faşist ve gerici iktidarlar dönemlerinde hemen demokratik kitle örgütlerine, demokrat, sol örgütlere saldırılır ve güçleri yeterse hemen kapatırlar.

Sağlıklı işleyen düzenlerde şart olan bu örgütlenmeler, demokrasi mücadelesi veren kesimler içinde zorunluluktur.

Üretim alanları ne kadar yaygınsa, ne kadar çok işçi çalışıyorsa özellikle demokratik haklar için örgütlenmeler o kadar yaygın ve kolay olacaktır. Üretim özellikle bazı alanlarda, işçileri toplu hale getireceği için örgütlenmeler kolaylaşacaktır. O nedenle faşist ve gerici iktidarlar üretim işine pek sıcak bakmazlar. Sıcak bakmamak için iki temel nedenleri var; Birincisi örgütlenmeleri engellemek, mümkünse eski örgütleri kapatmak, ikincisi üretimi zayıflatarak halkın işsiz kalmasını, fakirleşmesini sağlamak. O insanlar kendilerine avuç açsınlar, iktidar da o fakirleşip çaresizleşenlere ulufe (yardım) dağıtarak onların desteğini alsınlar ve iktidarlarını sürdürdüler.

Toplumda yardım dağıtma konusunu ilerde tekrar irdelemek istiyorum.

Şimdi üretimin örgütlenmeyi kolaylaştırıcı yapı sergiliyor olması, egemen güçlerin yeni yollar  yöntemler aramasına neden oluyor. Teknolojik gelişmenin yarattığı fırsat da değerlendirilerek üretim alanlarını toplu olmaktan çıkarmaya çalışarak evleri kullanmayı yaygınlaştırıyorlar.

Lakin teknoloji gelişimi insanlar arasındaki yakınlaşmayı ve ilişkiyi bu seferde başka olanaklar yaratarak daha etkin biçimde geliştirebiliyor.

Gerici egemen güçler ne yaparsa yapsın , biz emekçiler örgütlenmenin yollarını ve yöntemlerini mutlaka bulacağız.

Üretim bölümünde son olarak; üretimi arttırarak ve hakça paylaşımı gerçekleştirerek zaman sürecinde, yurttaşların refah seviyesi yükselecek, ailelerin eğitim ve kültürel faaliyetleri artacak ve toplumun kendine olan güveni gelişecektir. Kendi yapısına güven duyan, toplumlar olsun, kişiler olsun, irdeleyip soruşturmadan karşı karşıya kalacakları yönlendirmelere kolay evet demeyeceklerdir. Toplumun kendine ve içinde bulunduğu düzene duyacağı güven o düzenin kalıcılığını belirleyecektir.

Üretim daha birçok altı çizilebilecek konularda toplumun her alanda gelişmesini ve zenginleşmesini sağlamaktadır.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım durum nedeniyle, üretimin temel alındığı alt yapı oluşturulduğunda, üretim sürecinin toplum yaşamında belirleyici olduğu açıktır.

Şunu da açıkça belirtmem gerekiyor ki, ülkemizde  yönetimin üretimi azaltma, hatta yok etme çabası karşısında, muhalefet de üretime yeterince sahip çıkmamaktadır. Kanaatim odur ki, siyasi mücadele veriyoruz diyen bugünün partileri, üretimin önemini ve yaratıcılığını kavramış değillerdir. Bu nedenle de, bir kaç on milyona ulaşmış işsizliği nasıl çözeceklerini ağızlarına bile almamakta, çözüm önerisi sunmaya zorlanmaktadırlar. Halbuki günümüzde sürdürülmesi gereken politika budur. Toplumun yüzde atmışı gelirimiz giderimizi karşılamıyor diye çığlık atarken, bu insanların gelirlerinin nasıl yükseltilebileceği konusu gündemlerine bile girmemektedir. Onlar var-yok sürekli, tek adamın laflarıyla yarışmak, onun belirlediği gündem içinde bocalamaktadırlar.

Üretimin önemini ve toplumdaki fonksiyonelliğini bir kavrasalar ve topluma anlatmaya çalışsalar, inanıyorum ki, hızla her şey değişecektir.

Gururlu insanlara sorsak, " iş mi istersin, yardım mı istersin". Çok büyük oranda cevap "iş isterim" olacaktır.

Ürerim bölümünü bitirirken, bir kez daha toplumsal sorunların çözüm anahtarı üretimdir diyorum.

Söyleşimizin ikinci bölümünde yer alan, temeli, alt yapıyı, oluşturan üretimi ve üretimin toplumsal örgütlenme üzerindeki etkilerini irdelemeye çalıştık. "Üretim ve hakça paylaşım temeldir, alt yapıdır" dedik.  Bu alt yapı yaşamla ilgili ,"devlet organizasyonunun belirleyicisidir" ifadesini kullandıktan sonra kendi kendimize "üstte ne var ?" diye sorabiliriz...

Üstte devleti oluşturan, isimlerine ne dersek diyelim tüm kurumların hepsi var. Demokrasi, parlamento, eğitim, sağlık, ordu, adalet sistemi vb. Kurumlar.

İşte bu kısımda bu kurumlardan,  kurumların nasıl olması gerektiğinden, başka ülkelerden örneklemelerle, içinde bulunduğumuz bu düzenden daha iyisini yaparım, ya da yapabilirim  iddiasında bulunan siyasi örgütlenmelere (partilere), araştırmacı olan siyasi kişilere daha güzel, insanların daha çok mutlu olacağı bir alternatif düzen şekillenmesi  sunmak amacımızdır.

Bu üst yapı kurumlarının anası konumunda gördüğümüz, genel olarak üst yapı organlarının hepsini de kapsayan düzenler vardır. Bunlara rejimler de denir. Sosyalist düzen, faşizm, kapitalizm, feodalizm vb. Şekilde isimlendirilmişlerdir.  Faşizmden, yayımlanmış ilk bölümde yer yer bahsetmiştik.

Bu bölümde kapitalizmin genellikle yönetim şekli olan burjuva demokrasisini irdeleyerek, nasıl olduğunu ve nasıl olması gerektiğini sergilemeye çalışacağız.

Ayrıca  burjuva demokrasisi ileri aşamalar kaydederek  sosyalist demokrasiye ulaşabilir mi?

Sosyalist demokrasi  yapılanmaları nasıldır incelemek istiyoruz. Tüm bu çalışmalar içinde bizim gibi burjuva demokrasisini bile oluşturamamış, oldukça totaliter, faşizm bile denebilecek yapılanmalar burjuva demokrasisine dönüştürülebilir mi? 

Günümüzdeki bu faşizm diyebileceğimiz yapılanmaları burjuva demokrasisine dönüştürme uğraşısında neler esas alınacaktır vb. konular…

Tüm bunları irdeleyerek bir perspektif sunmak, o perspektifi tartışmaya açmak amacımızdır.

Şimdi geldik Burjuva demokrasisine. Genellikle kapitalist ülkelerdeki yönetim şekli için kullanılır. Ülkemizde kimsenin ağzından düşürmediği "demokrasi" sözüyle kastedilen burjuva demokrasisinin kendisidir.

Ülkemiz tam bir kapitalist ülke konumuna gelemediği için burjuva demokrasisini de geliştirememiştir. Bu konudaki çabaları ve olup bitenleri ilk yayımlanan bölümde yer yer sergilemeye çalışmıştım. Burjuva demokrasisinin olabilmesi için asgari neler olmalıdır?

Bu konuyu da kapsayan detaylı bir çalışmayı 20--25 yıl önce Almanya’da ikamet ederken yapmıştım. Burada  çok uzatmamaya gayret göstererek irdelemeye çalışacağım.

Kapitalizm açısından gelişmiş ülkelerdeki burjuva demokrasileri arasında da ufak tefek farklılıklar vardır. En başta işçi sınıfının örgütlülük derecesi, mücadeledeki kararlılık durumu, toplumun geçmişten getirdiği farklılıklar ve o ülkedeki özellikle sol kapsamındaki partilerin nitelikleri, sanıyorum burjuva demokrasileri arasındaki farklılıkları belirliyor. Bu yazıda Almanya ve İsveç olmak üzere iki ülkeden zaman zaman  örnekler vereceğim.

Ülkedeki işleyişin burjuva demokrasisi olabilmesi için asgari olarak şunlar olmalıdır diye düşünüyorum;

Terörist  ve ırkçı  örgütlenmeler dışında tüm siyasi örgütlenmeler serbest olmalıdır.  Zaten demokratik, ekonomik ve kültürel örgütlenmeler asla ve asla yasaklanamaz.

Mahkemeler bağımsız ve tarafsız, hiç bir kesimin etkisi altında kalmayacak biçimde yetkili olmalıdır. Asla ve asla mahkemelere hiç bir güç etki edememeli, etkide bulunmaya kalkanlar, yada etki altında kalan hakimler en ağır biçimde cezalandırılmalıdır.

Başkalarına zarar vermeyen ve hakaret içermeyen tüm özgürlükler serbesttir. İşleyişin  ana eksenini, temel insan hak ve özgürlükleri statüsü eksiksiz uygulanarak belirlenmektedir. Bizim ülkemizde var olan giyim kuşam, kadın ve  çocuklarla ilgili sorunlar tamamen o ülkelerde ortadan kalkmıştır.

Şimdi biraz da ekonomik durumlarla ilgili tespitler yapalım.

Almanya da yardım alabilmek için vatandaş olmak şart değildir. O ülkede ikamet izni olması yeterlidir. Örneğin ben Alman vatandaşı değilim. Ama ömür boyu Avrupa Birliği ülkelerinde ikamet etme hakkına sahibim. İkamet iznin varsa ve ihtiyacın da varsa, yaklaşık (tahmin ediyorum) aile reisi konumundaki kişilere 350 Euro, ikinci konumdaki kişilere 250 ya da 300 Euro, çocuklara da  ayrı ayrı 100 Euro civarında aylık bağlanmaktadır.

Yaklaşım  şöyledir: Hiç kimse aç susuz bırakılamaz. Ülkede insanların  asgari bir yaşam seviyesi vardır. Bu seviyeden daha düşük yaşam olamaz. Kişiler yada aileler kendileri çalışarak bu en az ücreti kazanırlar. Ya da  resmen kanunla kurulmuş olan sosyal yardım kurumu bu parayı öder.

Bir başka konu; Hiç kimse sağlık sigortasız olamaz! Sağlık sigortası ücretini, kişi ya çalışarak kendisi öder, ya da sosyal kurum, ödeme gücü olmayanı öder. Almanya’da sağlık sigortasız olarak sağlık ücretlerinin altından kalkılamaz… Bir başka konu; ev kirası... Yine kişinin aldığı ücret ev kirasını da ödeyebilecek durumdaysa sorun yok. Ailenin, ya da kişinin işten aldığı ücret yoksa ya da yetmiyorsa o sosyal kurum ev kirasını da ödemek zorundadır. Bu yapılanma nedeniyle hiç kimse açıkta, çaresiz değildir.

Bu konuyla ilgili Türkiye üzerine bir iki cümle söylemek isterim. Almanya’da insanlara yapılan yardım kadar olmasa da ülkemizde de oldukça fazla yardım yapılıyor. Ama aradaki temel fark: Almanya da herkesin bildiği kanunla kurulmuş bu işleri yürüten temel bir yasal kurum var. Kim iktidar olursa olsun o kurum işlevini yerine getirmeye devam ediyor. Hiç kimse karışmıyor…

Türkiye de kanunla kurulmuş öyle bir kurum yok. Her şey siyasilerin yararlanma alanı şeklinde sürdürülüyor. Yani ben sana yardım yaparım sen de bana oyunu verirsin şeklinde. Ben iki sene yardım aldım. Ömür boyu hakkım olmasına rağmen daha fazla sürdüremedim.

Nedeni: Birincisi benim yapımla ilgili. Küçükten bu yana çalışmayı seven birisiyim. Çalışmadan rahat edemem. Başkalarının emeğini yiyen bir konumda olmak bana ağır geliyor. İkinci olarak Almanların yardım alan kişiler üzerindeki baskıları. Sürekli kendine iş buldun bulmadın baskısı. Bu duruma rağmen onlarca milyon insan sürekli yardım alıyor. Özellikle yabancılar…

Almanya da kurulmaya çalışılan bu baskıcı sistem İsveç’te nasıl aşılmış?

İsveç’te bulunan arkadaşlarım nedeniyle defalarca oraya gittim ve İsveç' i tanımaya çalıştım. İsveç’te sosyal ve kültürel faaliyetlere katılan herkes o faaliyetlerde harcadığı zaman kadar çalışmış sayılıyor!

Örneğin: Ben okumayı seven birisi olarak ayda 150 saatimi kütüphanede geçiriyorum. Dil öğrenmek istiyorum ayda 30 saat dil kursuna katılıyorum. Mahalle güzelleştirme derneği faaliyetlerine ayda 50 Saat katıldım. Diyelim ki; 100 saatte tiyatro çalışmalarına katıldım. Aklınıza hangi alan gelirse gelsin o alanla ilgili halkın yarattığı örgütlenmeler vardır.

Bu konuyla ilgili şöyle şeyler duymak mümkün:  İsveç'in nüfusu 8 milyon civarında, sosyal ve kültürel alanda örgütlü insan sayısı yanılmıyorsam o zamanlar 33 milyondu.

Şimdi bizim faaliyet alanlarında geçirdiğimiz zaman toplamı aylık 330 saat  olmuş. Demek ki biz bu ay 330 saat çalışmışız. Ülkede çalışanların saat ücreti (örneğin) 15 kron olsun. Toplam bu ayın ücreti 4.950 kron yapar. Bu para sosyal yardımlaşma kurumunun asgari olarak ödemesi gereken  paradan az ise üstü tamamlanır. Çok ise senin hakkındır. Fazlalığına bakılmaksızın hepsi sana ödenir.

Böylece İsveç; çalıştın, çalışmadın sorununu gayet uygarca çözmüş durumda. Almanya’da bu anlamda yapılan baskıdan İsveç’te eser yok. Bana göre Alman demokrasisi ile İsveç demokrasisinin insanlara yaklaşım farkı çok derin…

Bu burjuva demokrasisi bölümünü kapatmadan bir konuyu daha belirtmek istiyorum.

Gelişmiş burjuva demokrasilerinde yerel yönetimler (oralarda eyalet sistemi) çok çok önemlidir. Bana göre de… Yerel yönetimler güçlü ve bağımsız hale getirilmeden burjuva demokrasileri bile kurulamaz. Çünkü yönetim olarak halka en yakın, ve halkın kendilerinin doğrudan bilerek, tanıyarak seçtiği kurumlardır. Ülkenin yalnız bir merkezden yönetilmesi doğru değildir. İnsanların yakınlarında bulunan ve kendilerinin seçtiği kurumlarla ilişki içine girip sorunlarını anlatabilmeleri, hatta tartışabilmeleri, uzak bir merkezi yapıya göre daha kolay ve daha sağlıklı olur.

Bizde bu yerel yönetimler konusu ve demokrasinin niteliği ile ilgili bağlantıları derinlemesine tartışılmalıdır. Bu gün bu konudaki merkezi yapının anlayışı ve uygulamaları konuşulmaya değer bile değildir. Bir tarafta seçimle gelenler yerine kayyum atamaları yapılıyor. Yani seçilip gelme yerine atamayla gelme tercih ediliyor. Başka bir tarafta “halkın seçtiği yönetim çalışamasın, halka hizmet edemesin!”  diye her türlü yönteme başvuruluyor. Böyle şeylerin yaşandığı bir ülkede demokrasiden bahsedilebilir mi?

Ülkemizde burjuva demokrasisi gelişmiş kapitalist. Ülkelerdeki sisteme benzer bir şey olabilir mi? Kimsenin umudu kırılsın istemem. Ama görebildiğim benim için gerçek olan temel sorunların altını çizmek zorundayım. O sorunlar hiç değilse merak edenler  için açık net olarak elle tutulur hale gelsin.  Yine de o sorunların altını çizerken kimsenin morali bozulmasın isterim…

Yeterince kapitalist bir toplum haline  gelememiş kör topal yürüyen bir ülkede, burjuva demokrasisi, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki gibi olabilir mi?

Bence çok zor… Yukarıda Avrupa ülkelerinde burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazlarını belirlemeye çalıştım. Şimdi açık yüreklilikle kendimize soralım. O kıstaslara bu ülkede oy kullananların yüzde kaçı gönülden, isteyerek “evet” der? 

Yine o kıstaslar için bu toplumun yüzde kaçı açık ve net mücadele saflarında yer alır? Bunları belirlemek çok zor şeyler değil. Ülkemizde kamuoyu araştırmaları oldukça gelişkindir.  Ama bu araştırmaları yaptırıp kamunun eğilimlerini belirleyip o doğrultuda mücadele yöntemi geliştirecek kim var? Bir tek hem siyasi parti başkanı hem de ülkenin Cumhurbaşkanı, bu işleri çok iyi kullanıyor, böylece kendine yıkılmaz imajı yaratabiliyor.

Bizim toplum oldukça tembel. Bu tembellik her alana yansıyor. Tembellik nedeniyle hiç bir şey derinlemesine yapılamıyor. Her şey yüzeysel, gelip geçici…

Toplum içinde çalışkan olanlar da az değil ama diğerleri tarafından boğuluyorlar. Çoğunluk çalışkan olanın üstüne çullanıyor.

" Kim ne götürmüş de, sen boyuna çalışıyorsun? O yapacağın burada olmaz, boşa uğraşırsın, sen deli misin vb." Bu mealde yüzlerce moral bozucu sözler… Uğraşmaktan vazgeçirme çalışmaları. İçlerinde nadiren de olsa  çalışmaya olumlu bakanlar da var. Ama uzaktan seyretmeyi yeğliyorlar. Çok yoğun çalışmama, çalışanlara destek yerine köstek olma uğraşıları siyasi partilerimizde de çok yaygın. O nedenle de durgun, kendiliğinden olsun beklentisi ağır basıyor.

Yine toplumun hemen hemen tamamına yakını okumaktan aciz ama her şeyi bilir! Ağzını açınca mangalda kül bırakmaz.

Bir başka konu; çekememezlik... O nedenle engelleme uğraşıları da oldukça yaygın.

Benzer olarak çok sayıda konular tespit edilebilir. Bunlar bu toplumun geçmişten bu yana taşıdığı olumsuz engellemelerdir. Günümüzde sürekli artan çürümüşlük belası da bu olumsuzluklara eklenince işlerimiz iyice zorlaşıyor.

Partilerde gecesini gündüzüne  katıp harıl harıl çalışanlar var. Ama neden bunların çabası toplumu ikna edip yolları açmıyor. İşte yukarda sergilemeye çalıştığım olumsuzluklar, bence büyük engel oluşturuyor…

İçimizde çok yetenekli ve zeki kesimlerin ya da kişilerin olduğuna inanıyorum. Ama bunların ellerinden tutulmayınca çar-çur  oluyorlar.  Bizim toplumu sıçratacak, engelleri aşmada yaratıcılık sergileyebilecek unsurların da var olduğunu biliyorum. Ama biz de bu kadroların ellerinden tutup yollarını açmanın çaresini bulmalıyız. Öncelikle çalışkan, yaratıcı kadrolar yetiştirmek, onların önlerini açmak, destek olmak en acil görevimiz olmalıdır! İçinde yaşadığımız bu  bataklık düzeninde işimiz çok zor…

Üst yapı kurumu olan demokrasiyi irdelemeye devam edeceğiz. Burada kısaca demokrasi dediğim zaman kastım Burjuva Demokrasisidir. Sosyalist demokrasiden bahsedersem mutlak tam adını söylerim. Demokrasi içindeki en önemli kurumlardan birisi, belki de en önemlisi parlamentodur.

Parlamento:

Bu konuda ülkemizde tecrübe hiç de az değildir. Osmanlı döneminde yaşadıklarımız 1.ve 2. meşrutiyetler bir tarafa 23 Nisan 1920 TBMM kuruluşu. Bambaşka bir şeydir. Dünyada tek örnektir. Bir meclis ülkenin kurtuluş savaşını yönetiyor ve başarıya ulaştırıyor. Bana göre çok ama çok önemlidir. O meclisin özelliklerini çok iyi kavramak zorundayız.

Bu meclisin en temel özelliğinden birisi Mustafa Kemal gibi her türlü liderlik özelliğine sahip bir dahinin o Mecliste olmasıdır.

Mustafa Kemal; rahmetli gece demez, gündüz demez, cephe demez, ev demez okur, sürekli kitap okur. Aynı zamanda çok zeki bir yapıya sahiptir. Kişileri, kesimleri ikna etmesi gerekirse ikna yeteneği son derece gelişkindir. Liderlik konusu süperdir. Esneklik göstermesi gerektiğinde yine son derece başarılıdır. Bir olayı, bir mesajı tahlil etmesi gerektiğinde son derece derin tahlil yeteneğine sahiptir. İleri si için projeler oluşturması gerektiğinde eksiksiz projeler üretebilmektedir. Ön görüsü son derece zengindir. vs. vs. Hiç bir yeteneği ve özelliği saymakla bitmez.

Hepinizden çok özür diliyorum. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi değerlendirmek benim ne haddime… Israrla özür diliyorum… Asla küstah, kendini beğenmiş birisi olarak algılamayın. Çünkü değilim. Ama ülkenin içinde bulunduğu vahameti ve bu durumdan çıkabilmenin önemini anlatabilmek için Mustafa Kemal’den bahsetmek zorunda kaldım.

1920’de kurulan Mecliste her kesimden vekiller vardı. Kürdistan mebusu, Lazistan mebusu gibi. Bu vekiller her şeyi enine boyuna tartışırlardı. Bunu tartışırız ama bunu konuşamayız şeklinde bir sınırlama yoktu. Ayrıca her mebus düşüncesini son dere açık savunabiliyordu. Hiç kimse değişik düşünüyor diye bir birini suçlayamazdı. Durum böyle olunca tam bir tartışma ortamı hakim idi. Herkes bir birini ikna etmek için çaba harcardı.

O benim düşünceme karşı çıkıyor diye kimse kimsenin üstüne yürüme hakkına sahip değildi. Böyle bir meclis dönemi yaşamış, ve bu meclis kurtuluş savaşını yönetmiş hem de başarıya ulaştırmış. 100 yıl önce bu tecrübeyi kazanmış olan bu gazi meclis, 100 yıl sonra aynı yapıya bürünerek ülkemizi bu bataklık çukurundan çıkaramaz mı? 

Bence çıkarabilir!.

Bu ülkeyi ve toplumu bataklık çukurundan çıkarma mücadelesinde ifade etmeye çalıştığım iki şey çok ama çok önemli. Birincisi kadro. O zaman en azından Mustafa Kemal gibi bir dahimiz vardı. Şimdi böyle bir kadro yaratılabilir mi?

Yukarıda ısrarla böyle çürümüş bir toplumda yetişebilecek kadrolara neden sahip çıkmamız gerektiğini, niye ellerinden tutmak zorunda olduğumuz konusunda ısrar etmemin nedeni belki şimdi daha iyi anlaşılır.

İkinci önemli konu:  Kurulacak parlamentonun son derece özgür, bağımsız, yetkili olmasıdır. Hiç kimsenin milletin vekili olarak seçilip gelmiş vekillerin kurumuna gizli ya da açık müdahale etme, onları dışarıdan etkileme gücü ve yetkisi olmamalı.

Milletin vekilleri olarak oraya gelen mebuslar kendi organlarında her şeyi açık seçik inadına özgürce tartışabilmeliler, bir birlerini ikna edebilme çabasını sonuna kadar sürdürmelidir.

Solda olan arkadaşların ısrarla sürdürdükleri bir deyim vardı; " masaya yatırılan bir soruna mutlaka çözüm bulunur !" Bir sorunu tartışma masasına getirebildik mi, sonuçta mutlaka tartışa tartışa o soruna çözüm buluruz.

Bence son derece gerçekçi ve yaşamda geçerli bir deyimdir. Bu anlayışa dayanarak diyorum ki, ülkemizi bataklıktan çıkarıp sağlıklı bir yapıya kavuşturacak  parlamento her şeyi tartışıp belirleme yetkisine sahip olacağına göre, demokrasinin tüm kurumlarını enine boyuna tartışarak, dünyada olup bitenleri araştırarak ve soruşturarak, yaşanmış olan tecrübelerden de dersler çıkararak tüm kurumları oluşturabilme yetkisine sahip olmalıdır.

Örneğin; Demokrasi içinde işleyerek adalet mekanizmasını kurma ve işleyişini belirlemelidir. 

Eğitim sisteminin, sağlık sisteminin esaslarını, kurallarını ve işleyiş yasalarını belirlemelidir.  

Kısacası her şeyi, Anayasa dahil her şeyi yapabilmeli, ya da yaptırabilmelidir.

Kapasiteli ve yetenekli liderler çıkarabilirsek,  böyle bir özgür ve her alanda yetkili bir parlamento oluşturabilirsek biz bu bataklıktan çıkarız ve ülkemizde demokrasiyi gerçekleştirebiliriz.

Ülkemizin yüz yıldır bir türlü gerçekleştiremediği burjuva demokrasisine ulaşmak oldukça zor olacaktır. En büyük engel yukarıda da belirttiğim toplumun çürümüşlüğü, güvenilir bir tarafın kalmaması, yetişmiş kadroların azlığı. Lider kadro olarak çok zayıf olmamız, ayrıca okuma konusunu hiç sevmememiz ama her şeyi bilir olmamız.  Kişiler olarak kendimizi çok beğenmemiz o nedenle de kariyeristliğin yaygın olması.

Bunlar ülke insanı olarak bizlerin, ilk aklıma gelen eksikliklerimiz. Ayrıca Dünya ülkelerinin arasında bulunan rekabet ve başka nedenlerle bir birlerine, dolayısıyla bizim ülkemize de verdikleri zararlar. En az 60 yıldır ülkemizde faşizmi yerleştirmek için yaptıkları örgütlenmeler ve yönlendirmeler…

Bu gün geldiğimiz nokta ortada. Tamamen çürümüş ve her şeyi kabullenen bir toplum…

Tüm bu olumsuzluklara rağmen yinede ülkemizi düzlüğe çıkarabiliriz.

Bu nedenle çok basit bir öneri sunmak istiyorum. Sunacağım basit öneri, bu işe kafa yoran arkadaşlarca kapsamlı biçimde tartışılmalı, detaylandırılmalı ve zenginleştirilmelidir.

Çıkış önerisi:

Alt yapı olarak üretim,  daha çok üretim, daha çok üretim ve hakça paylaşım. Ne kadar fazla üretimi yaygınlaştırabilirsek, işimiz o kadar kolaylaşacak ve belli bir istikrara kavuşacaktır. Bu alt yapı için önerdiğim üretim alanlarının sürekli  çoğaltılması ve üretimin niteliğinin sürekli geliştirilmesi uğraşında vaz geçilmez olan temel kural; sendikal örgütlenmeyi engelleyici tavra asla ve asla girilememesidir! 

O üretim alanında çalışanlar ekonomik, demokratik ve siyasi örgütlenme konusunda son derece özgür olmalıdırlar. Onların hak alma ve giderek hakların eşitlenmesi  konusundaki mücadeleleri iş yerlerinde örgütlendikleri sendikaları tarafından sürdürülmelidir. Üretim, çalışma ve hakların geliştirilmesi mücadelesinin sürdüğü bu alana hiç bir güç müdahale edememelidir.

Zaten bu gün kapitalizm açısından gelişmiş olan burjuva demokrasilerinde ekonomik ve demokratik örgütlenmelere müdahale edilmez.

Şimdi üst yapı olarak önerdiğim demokrasidir.

Bu demokrasi örgütlenmesindeki çekici halka da parlamentodur. Parlamento yukarıda anlatmaya çalıştığım şekliyle oluşturulmalıdır. Yani her şeye hakim kurucu bir parlamento. Tıpkı 23 Nisan 1923 parlamentosu gibi…

Önerim en kısa şekliyle :

Üretim ve hakça paylaşım, üst yapı içinde her şeye hakim bir kurucu parlamento. Bu parlamentoya, burjuva demokrasilerinde olduğu gibi ırkçılar, hangi alandan olursa olsun faşistler ve açıktan terörist olan örgütlenmeler giremez. İşin özü; bu parlamento ben ya da biz demokratız diyen ve önerdiğim alt yapı kurumunu kabullenen tüm kesimler tarafından oluşturulmalıdır. Örneğin  parlamentoda Kürt demokratlar,  sol ve sosyalist demokratlar, sosyal demokratlar, milliyetçi demokratlar, Müslüman demokratlar, kadın örgütlenme temsilcileri, yine gençlik örgütlenme temsileri, ayrıca köylü ve sendikal örgütlenme temsileri vb. bulunmalıdır.

İçinde bulunduğumuz bu günkü yapılanmadan çıkabilmek için; bugünün şartlarına uygun, mücadelede kitleselleşmeyi kolaylaştırıcı ve kitlelere aktarımı kolay olan bu basit yolu öneriyorum. Ama üzerinde iyi tartışılması, kapsamının ve derinliğinin iyi kavranması, aynı zamanda kitlelere iyi anlatılması zorunludur.

Bu basit yolu hayata geçirerek, kararlı biçimde üretim alanlarını sürekli genişletirsek, o alanda çalışan emekçilerin, işçilerin örgütlenmeye giden yollarını sürekli açık tutabilirsek, üst yapı olarak da parlamento; uzun uzun tartışarak gerçek anlamda halkın demokrasisini kurmak için oluşturulacak tüm organları sağlıklı biçimde oluşturabilirse, geriye; bu yeni düzenin yerleşmesini ve giderek kalıcılaşmasını engellemeye çalışacakların önümüze çıkarmaya kalkacakları sorunların aşılması kalıyor.

Gerçek şu ki; biz yeni düzeni kurma uğraşısını sürdürürken, ya da gerçekleştirme aşamasına girdikten sonra, şimdiki düzenden nemalanan egemenler, başta uluslararası ve yerli gerici sermaye kesimleri olmak üzere, vahşi kapitalizmin, faşizmin ve gericiliğin çıkarcıları, belirtmeye çalıştığım tüm çıkar çevrelerinin özellikle ülkemizde bu güne kadar yaptıkları örgütlenmeler, vahşice üzerimize saldıracaklardır.  Her türlü çirkinlikler kullanılacak, demokrasi saflarında yer alan kesimler parçalanmak istenecek, hatta belki de birlikte olanlardan bazılarının bu saflardan ayrılmasını, karşı cephe saflarına katılmasını sağlayabileceklerdir.

Çok daha zorlu ve engebeli bir uğraşa kararlı biçimde girişmek zorunda kalacağız. Kararlı, zorlu biçimde yeni kurmaya çalıştığımız düzeni koruma ve devamını sürdürme mücadelesinde, halkı kitlesel olarak ikna etme ve örgütlü hale getirebilme başarılı olabilmemizin  temel şartı olacaktır.

Basit olarak anlatmaya çalıştığım şimdiki çürümüş,  otoriter hatta faşizm diyebileceğimiz bu yapıdan çıkış olarak üst yapıda demokrasi ve çekici halkası parlamento, alt yapı da  üretim ve hakça paylaşım esasını içeren kısaca demokrasi diyebileceğimiz bu yapıya ulaşmak için biraz da izlenecek yoldan bahsedelim…

İzlenecek yolun esasını cephe oluşturacaktır. Zaten bu içinde bulunduğumuz düzenin savunucuları, bu düzeni sürdürebilmek için ittifak, ya da birlik ismiyle “cephe”lerini kurdular. Bu düzeni savunan “cephe” açık ve aleni devam ediyor. Ama karşılarında yer alan bu düzenden rahatsız olan, bu ülkeyi bu düzenden kurtarmak isteyen, demokrasiyi savunan güçlerin bir araya gelmemesi için her türlü korkutma yöntemini de kullanıyorlar. Muhalif olanlar, bölücülükle, teröristlikle suçlanıyorlar, hatta vatan hainliği, ajanlıkla suçlanabiliyor. Suçlama yöntem ve taktiklerinde kesinlikle hiç pervasız davranabiliyorlar. Tüm amaçları demokrasiyi savunanları korkutmak, asgari ilkelerde halkımızın bir araya gelmelerini önlemektir. Rahmetli İsmet İnönü ne diyordu; “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”  yani iyiler de, en az kötüler kadar cesur olmak zorundadır…

Bizler de en az onlar kadar cesur olmak zorundayız. Cesur, kararlı ve bazı şeyleri göze alamazsak, onların yalan yanlış suçlamalarından korkarsak bu düzeni değiştirecek cepheyi kuramayız. Kurulması gereken cephe son derece basit… Yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştım. Demokrasiyi savunan, kendini demokrat gören partiler, kişiler, sendikalar, dernekler, kurumlar, odalar, barolar vs. her kesim korkuyu üstünden atarak  demokrasi cephesinin içinde yer almak zorundadırlar. Bu cephede yer alacak hiç kimse bir başkası için "O Kürt ben Türk", "Oalevi ben Sünni", "O solcu ben sağcı" vb. tabirler kullanarak ayrı durma, ya da bir başkasının demokrasi cephesine katılmasını önleme hakkına sahip değildir!. 

Demokratım diyen herkes, her kurum bu cephede gönüllü olarak yer almalıdır.

Özellikle emekçi halk, toplumun iki kesime  ayrıldığını, bu düzeni savunanlar bir taraf, bu düzeni değiştirmek isteyenleri başka bir taraf olarak görmelidir.

Özellikle de düzeni değiştirmek isteyen demokratlar kendi savunularını açık, net, basit olarak topluma anlatacaklar. Toplumu ikna edecek ve sağlam örgütlenmeler yaratacaklar.  Bu işin başka yolu yoktur!.

Bu bölümde bir konuya daha yer vermek istiyorum.

Burjuva demokrasisi için cephe kurduk, mücadele ettik ve başarılı da olduk. Bazı arkadaşlarımız, özellikle de sosyalizmi savunan arkadaşlarımız, biz bu kadar emeği, uğraşıyı burjuva demokrasisi için mi vereceğiz diyebilirler. Doğrudan devrim yapalım ve oradan sosyalist demokrasiyi kurmalıyız şeklinde düşünebilirler. Haklıdırlar da...

Bu güne kadar dünyada emekçi halkın gerçekleştirdiği devrimler öyle oldu. Burjuva demokrasisi yaşanmadan bir sıçramayla bir üst yapılanmaya geçildi. Sosyalizm kurulması için uğraşıldı. Mümkün olsa da keşke günümüzde de tekrar devrimle sosyalist demokrasiyi kurma mücadelesini hızlandırabilsek.

Doğrudan devrimle kesin kes sosyalizme ulaşamayız diyemem. Lakin  dünyanın bugün içinde bulunduğu şartlar ve ülkelerin içinde bulundukları durumlar, o ülkedeki emekçi halkın örgütlülük durumu, mücadeledeki kararlılığı, belirleyici olacaktır.

İçinde bulunulan durumlar, dünyadaki emperyalizm durumu detaylı değerlendirildiğinde günümüzde doğrudan devrimin çok zor olduğunu,  devrim yapılabilse bile devrimi koruyabilmenin sürdürüp sosyalizmi yerleştirebilmenin çok ama çok zor olduğunu görüyorum.

Hele bizim ülkemiz emperyalizme her yönüyle bu kadar bağlı ve onların güdümündeyken mümkün görmüyorum…

Bu güne kadar gerçekleştirilmiş devrim sonucunda, sosyalizmi kurma mücadelesini sürdüren ülkelerin Küba hariç hepsinde sosyalizm süreci engellendi ve geri çevrildi.

Dünya emperyalist güçleri ve onların en başta askeri örgütlenmeleri, diğer örgütlenmeler, ayrıca ülke içindeki işbirlikçileri, faşist, gerici, eski düzenin nemacıları kol kola girip devrimin gerçekleşmesini engelleyecek ya da devrim gerçekleşmiş ise onu yıkıp geri çevirmek için var güçleriyle saldıracaklardır…

Bu gün içinde bulunulan dünya şartları ve ülkelerin durumları, en başta da bizim ülkenin durumu devrim yapmaya ve doğrudan sosyalizmi kurmaya hiç de müsait değildir.

Daha fazla uzatmadan günümüzde doğrudan devrim olur mu, olmaz mı ya da doğrudan sosyalizmin inşası gerçekleştirilebilinir mi sorusu üzerine uzun uzadıya tartışmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Derinlemesine araştırmak, enine boyuna bu konuyu konuşmamız gerekir. Başlı başlına ele alınması gerekli ayrı bir konudur.

Benim düşüncem kurulması zorunlu olan demokrasi cephesi içinde yer alacak demokrat güçler ne kadar kararlı olarak üretime sahip çıkarlarsa işimiz o derece kolaylaşır.

Alt yapıyı oluşturacak üretim ve hakça paylaşım, ayrıca üretim alanında çalışan tüm emekçilerin sendikal örgütlenmeleri bu mücadelenin çekici halkasını oluşturacaktır. Biz üretimi geliştirdikçe, üretim alanlarını çoğalttıkça ve kaliteyi arttırdıkça o alandaki işçiler, emekçiler nicelik olarak artacak, nitelik olarak hızla gelişeceklerdir.  En başta kendileri gelişip zenginleşecekler, toplumun diğer kesimlerini de geliştireceklerdir.

Yeni bir düzen kuruyoruz, iş alanları, işletmeler, iş yerleri sürekli çoğalıyor ve gelişiyor, üst yapı kurumlarını demokratların oluşturduğu parlamento hata yapmamak üzere derinlemesine tartışarak tek tek kurumları oluşturuyor. Böyle bir yapılanmayı sürdürebildiğimiz sürece en başta işçiler, emekçiler olmak üzere herkes hızla gelişecek ve giderek yeni düzenin yaşanılarak yararları görülerek, daha içten, daha güçlü savunulur hale gelinecektir.

Eski düzenden nemalanan kesim düzenlerini kaybetmemek için nasıl canla başla savaşıyorlarsa, işte yeni düzeni kuranlar, yeni düzenden dolayı yaşamı kolaylaşanlar  da yeni düzenleri için öyle kararlı ve istekli mücadele edeceklerdir. Hele yeni düzen yerleştikçe  yeni düzenin yararını faydasını gören herkes daha da kararlı hale gelecektir.

İşte benim savunumun çekici halkası burasıdır.

Biz üretimi ne kadar yaygınlaştırıp, arttırabilirsek en başta emekçiyi o kadar çoğaltacağız, onların haklarını almalarını ne kadar düzenli hale getirebilirsek, onların yeni düzenden memnuniyeti o kadar artacaktır. Sendikal (ekonomik, demokratik) örgütlenmelerini ne kadar güçlendirebilirsek yeni düzeni savunanlar o kadar kararlı ve bilinçli hale gelecektir. Düzenlerini hem  savunacaklar ve hem de yeni düzenin devamını sağlayacaklardır.

Yeni düzen yerleştikçe de, üretim artacak, toplumun tüm kesimlerinin  yaşamları rahatlayacaktır diye düşünüyorum.

Bu gidişatın onlarca yıl devam ettiğini düşünün, sürekli üretim alanlarının çoğaldığını düşünün, üretimin kalitesinin artığını, verimin yükseldiğini ve örgütlülüğün toplumu sardığını düşünün, sonuç nereye varacaktır?

Bence çalışma saatleri azaltılacak, insanlar daha çok kültürel faaliyetlere, eğlenceye, kendilerine, özellikle de çocuklarına zaman ayırabileceklerdir.

Üretim daha da artıkça ve bollaştıkça, hele herkesin ihtiyacının eksiksiz  karşılanır hale geldiğini düşünün, o durumda  insanların paraya olacak gereksinmeleri azalacak ve giderek para ihtiyacı ortadan kalkacaktır.  Para ihtiyacının ortadan kalkması demek, her şeyin ücretsiz olması demektir.

Sonuç olarak herkes çalışacak, yapılan üretim tüm toplum kesimlerinin tüm ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayacak duruma gelecek, herkes tüm ihtiyaçlarını eksiksiz olarak hiç para ödenmeden karşılanabilir konumuna ulaşılacaktır. 

Bunun adına da biz Komünizm diyoruz.

*****

Soru 11) “Ayaş Söyleşileri”nin niteliği, sürdürülebilirliği ve geliştirilmesi noktasında somut öneri olarak neler söylersiniz?

Cevap 11)

Ayaş Söyleşileri devam ederse yararlı olur, ama devamının zor olduğunu görüyorum.

Arkadaşların önerdiği “zoom” yöntemi, dar guruplar olarak daha yararlı olabilir.

Ayrıca o küçük gruplar kendi ilgi alanlarına göre de oluşabilir, derinleşebilir.

Grubun tamamı zaman zaman ender de olsa bir araya gelebilir. Hem tanışmanın, fikirlerin tartışılarak güzelleşmesi, ilerlemesi, , hem  daha herkesi ilgilendiren konular seçilebilir.

Önerim daha kalıcı ve uzun vadeli konuları derinlemesine tartışmak üzere dar gruplar… İlgi alanlarına göre tabii ki… İkinci geniş toplantılar…

Az da olsa arada bir herkesi kapsayan bazı konularla ilgili genel toplantılar…

Bu konuda uğraş veren arkadaşlara çok teşekkürler, başarı dileklerimle herkese selam, sevgilerimi sunuyorum, hep birlikte güzel günlere kavuşma dileğiyle...