BEKA SORUNU!
Ali Türer

BEKA SORUNU!

Bu içerik 327 kez okundu.

Toplumsal değişim ile insanın düşünme serüveni arasında sıkı bir ilişki var. Felsefi düşünce dediğimiz şey aslında toplumsal değişimin özelliklerine, ihtiyaçlarına dayalı olarak filizlenir, filizlenmeye de devam ediyor.

Önceliği nesnel gerçekliğe mi yoksa zihinsel üretime mi, maddeye mi yoksa maneviyata mı vereceğiz? İdealizm ve Materyalizm gibi iki düşünce ekseni bu ikilikten doğmuş. Fakat bu iki damar ancak birbirlerine eklemlene, ayrışa yollarında ilerleyebilmişler, gelişebilmişler.

Felsefi tutum içinde kullanılan bütün akıl yürütme yollarına bakın: metafizik, diyalektik, neden sonuç ilişkisi kurma, analoji; bunların hepsi insanın çok yönlü düşünme biçimleri olarak çoğu kez birlikte kullanılmışlar.

Bu nedenle ne kadar iç tutarlılığa sahip olursa olsun, akıl yürütürken sadece elinizdeki doktrin içinde sıkışıp kalmışsanız, kargadan başka kuş tanımıyorsanız, başka düşüncelerle aranıza aşılmaz duvarlar örüyorsanız size Dogmatik derler. Çünkü sorgulamadan, test etmeden elinizdekini biricik araç biliyor, kullanıyorsunuz. Karşıt görüşlerde mantık, doğru aramıyorsunuz. Dediğim dedik, çaldığım düdük diyorsunuz.

İşte tam da bu nedenle Dogmatik kavramını aynı zamanda bir tür kısırlaşma, yozlaşma, kendi içine kapanma, gerçeklikten giderek uzaklaşmanın bir tür göstergesi olarak kullanıyoruz.

Toplumsal değişimi, kalkınmayı, ilerlemeyi ateşleyecek düşüncede verili koşullarda neyi aramak gerektiğine karar vermeden önce, gelin tarihteki deneyimlerden çıkardığımız bazı sorular üzerinde bir düşünelim:

  • İlk felsefi düşünme sistemleri, düşünsel zenginlikler neden Isparta gibi daha otoriter-militer yapılar içinde değil de görece daha özgür, daha az savaşçı İonya, Milet, Atina gibi site devletlerinde ortaya çıkmış?
  • Neden kaba gücün belirleyici olduğu nispi istikrar dönemlerinde (skolâstik dönem) felsefi gelişme ağırlaşırken, yeni üretim ilişkilerine gebe bunalım dönemlerinde (Rönesans-Aydınlanma) düşünce üretimi hız kazanmış?
  • İslamiyet’in henüz kendine kurumsal yapı arayışını sürdürdüğü dönemde İslam düşüncesi Aydınlanma çağını yaşarken (800-1200 yıllar arası) 1300’lü yıllardan sonra İslam düşüncesi dogmalar içinde sıkışıp kalmış?
  • Belli başlı düşünce sistemleri, çağına damgasını vuran filozoflar neden anı-daim peşinde koşan Asya tipi toplumsal yapılar içinde, Doğu’da değil de sınıfsal farklılaşmanın hızlandığı, rekabetin derinleştiği, din savaşlarının daha sert yaşandığı Batı toplumlarında ortaya çıkmış? Neden örnek ekonomik, siyasal, hukuksal, idari, eğitimsel kurumsallaşma modelleri düşünsel zenginliğin yaşandığı Batı toplumlarında ortaya çıkmış?
  • Neden bu topraklarda düne kadar demokrasi arayışı için Avrupa Birliği kriterleri Türkiye’de hep bir “çıta” rolü oynamış?

Görülüyor ki toplumsal değişme, gelişme, ilerleme, kalkınma dediğimiz şeyin temelinde düşüncenin gelişmesi, zenginleşmesi, çeşitlenmesi yatıyor. Bunun temelinde de toplumun ihtiyaçlarına kulak verme.

J.J Rouseau (toplum sözleşmesi) Montesquieu (Güçler ayrılığı), Diderot (Ansiklopedi), Galilei  (Deneyde Matematik kullanımı), Kopernik (Güneş merkezli evren anlayışı), Nevton (doğa yasaları) Batı’da modernleşme sürecini hazırlayan bilim ve düşünce insanları oldular. Batı’da ulus devletler bu gelişmeler içinde modernleşmelerini tamamladılar. Postmodern süreç içinde Avrupa’da bu nedenle ilkel-monist siyasi yapılara tanık olmuyoruz. Deneyimleri temelinde gelenek oluşturabilmişler çünkü.

Ama bizim gibi modernleşmesini çeşitli nedenlerle tamamlayamamış, ulus devlet haline gelememiş, siyasi-düşünsel-bilimsel, teknik zenginlikleri bağrında yetiştirememiş ülkelerde post modern sürece tepki olarak gelişen etnik, dini kaynaklı hareketler giderek egemen siyasi otoriteler haline gelebiliyorlar.

Daha da vahim olanı bu toplumlarda başta üniversite, basın gibi alanlar olmak üzere düşünsel kısırlık, bilim dışı düşünme, ön yargı gibi dogmatik yaklaşımın doğurguları;  toplumun derununa nüfus etmeye, giderek toplumsal absürtlüğe, bir tür akıl tutulmasına yol açmaya başlıyor.

Örnekler verelim:

Ülkenin belli başlı varlıkları bir fonda toplanıp, ülkeyi yönetenin kontrolüne bırakılabiliyor. Buna ekonomik çevrelerden, bürokrasiden, üniversiteden hiç tepki gelmiyor.

Bir gün bir profesörün aklına “Müzik üniversitesi” kurma gibi dâhiyane bir fikir geliyor. Gerekli onay alınınca bir “Müzik ve Güzel Sanatlar” Üniversitemiz doğuveriyor. Bu parlak öneriyi getiren de rektörlüğü kapıyor. Ancak, kimsenin aklına “böyle, tek bir alanla ilgili üniversite olur mu, dünyada nerede görülmüş bu” diye sormak gelmiyor.

Düşünenelere “sübliminal mesaj verdin, terör örgütünü destekledin” diye müebbet e varan olur olmaz cezalar veriliyor. “Bu nasıl hukuk” diye hukukun içinden kimse olan biteni sorgulamıyor.

Bir gün Başkan “üniversitelerde seçimi kaldırıyorum, Rektörleri bundan böyle ben atayacağım” diyor. Bilim insanlarımız (!), “üniversitede kargaşa yaratıyordu zaten, oh seçimden de kurtulduk ne güzel” deyip memnuniyetlerini ifade ediyorlar. Üniversitesini yönetebileceğine inanmayan profesörlerin olduğu bir ülkede demokrasi nasıl gelişir diye sormak kimsenin aklına gelmiyor.

Cumhurbaşkanı sözcüsü Kabine toplantısı ardından sadece kızlar ve erkeklere hitap eden okulların açılacağını ilan ederken “biz farklı seçenekler sunarak aslında demokratik bir görev yerine getiriyoruz” diyor. Kimse de çıkıp “Karma eğitim Milli Eğitimin ilkeleri içinde yer almıyor mu, ilkeye alternatif oluşturmak demokratik görev olur mu” diye sormuyor. 

Otoriter, monist, dogmatik, dayatmacı, dışlayıcı yaklaşım içindeyseniz, başınıza gelen melanetin hep dışarıdan geldiğini düşünüyorsanız, elinizdeki araç ne olursa olsun (ister milli, ister ilahi) içinde yaşadığımız bilgi çağında sınıfta kalmak kaderiniz olur.

Sonra, sizi kimse ciddiye almaz, almayınca da kızarsınız. “Neden benim teröristime kimse terörist demiyor” diye isyan edersiniz.

İnsanları kendi yaşamlarını yönetmeye daha fazla katmak; hukukun üstünlüğüne, güçler ayrılığına dayalı demokratik, katılımcı kurumsal bir yapı oluşturmak toplumsal değişimin önünü açmak bakımından kuşkusuz çok daha sonuç alıcıdır.

İyi de post modern süreçte bulanık suda balık avlayan dogmatik, dayatmacı, gelenekçi anlayışların egemen olduğu toplumda düşünsel ve etik deformasyona yol açılan yerde, toplumsal ilerleme yolunda yürümek için nasıl ayağa kalkılacak?

Bence de toplumun önünde bir Beka sorunu var, o da bu! 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Bedensel Engelliler Atletizm Milli Takımı’nda hedef olimpiyatlarda madalya kazanmak
Bedensel Engelliler Atletizm Milli Takımı’nda hedef olimpiyatlarda madalya kazanmak
Ayı ve domuzlar onun tarlasının yanından bile geçemiyor
Ayı ve domuzlar onun tarlasının yanından bile geçemiyor