TÜRKİYE DE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME SİSTEMİ NASIL BOZULDU!
Ali Türer

TÜRKİYE DE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME SİSTEMİ NASIL BOZULDU!

Bu içerik 529 kez okundu.

Türkiye de öğretmen yetiştirme 1970-1980 arasında bozulmaya başladı. Milli Eğitim Bakanlığının doğrudan kontrolünü yitirdiği Eğitim Fakülteleri döneminde ise akademik yaşam normları ile öğretmenlik mesleği umdeleri uzlaştırılamadı. Eğitim Fakültelerindeki öğretim elemanları akademisyen ile eğitimci arasında iki cami arasında beynamaz durumu yaşadılar. Bu, öğretmen yetiştirmede geleneğe sahip çıkamamanın somut sonucuydu. 2000’li yıllardan sonra gelen AKP ise ortaya çıkan tahribatın üstüne deyim yerindeyse tüy dikti.

Bu bozulmanın ideolojik yapı ile doğrudan ilişkisi var. Ne demek istediğimi izin verin biraz açayım.

Bizde eğitimde modernleşme, Osmanlı devletini çökmekten kurtaracak, devlete sahip çıkacak asker-sivil elit yetiştirme ihtiyacından ortaya çıktı, eğitime ideolojik-politik müdahale içinde de gelişti (!). Öğretmen yetiştirme de bu süreçten payına düşeni aldı.

Köy Enstitülerini ortaya çıkaran, sonuçta toplumun, toplumsal değişimin ihtiyaç ve zorunluluklarıydı. Öğretmenlerin ancak üçte birinin öğretmen okulu çıkışlı olduğu koşullarda 12-13 yaşlarında çocukları bir yerde toplayıp, iş içinde sert bir biçimde şekillendiriyorsunuz. Bu yapıyı “demokratik” diye savunmak öyle kolay değil. Ne var ki Cumhuriyetin Kurucuları sonuçta halkın yaşamına dokunan bir yolda ilerlediler. Merkeziyetçi gelenek içinde hareket etseler de ellerindeki malzemeden kırsal alanı ekonomik ve sosyal yönden kalkındıracak lider yetiştirme gibi akılcı, gerçekçi ve pragmatik bir yolda ilerlediler.

1946’lı yıllarda CHP’nin kafası çok karışıktı. 2. Dünya Savaşı sonrası esen demokrasi rüzgârları nedeni ile üzerinde “çok partili yaşama geç” baskısı vardı. Öte yandan Sovyetler Birliği boğazların kontrolünde kendisinin de söz hakkı olmasını istiyordu. CHP’nin altındaki zemin hızla kayıyordu. İçeriden dışarıdan müdahalelerle birlikte parti içinde de farklılaşma da hızla artıyordu. Rejim, aradığı desteği bulabilmek için kendini Kapitalist sisteme entegre olmak zorunda hissedecek, bu arada Köy Enstitülerinin ipi sert bir biçimde çekilecekti.

1952-53 İlk öğretmen Okulları Programı hiç de yabana atılır program değildir. Köy Enstitüleri 1953-1954 öğretim yılında kentlere öğretmen yetiştiren okullarla birlikte, ilkokul üzeri 6 yıl eğitim veren “İlk Öğretmen Okulları” olarak yeniden tanımlanıyordu. Bu arada kentlerdeki öğretmen okullarına yeni program üzerinden yaşamlarından bazı özellikleri de kattılar. El becerilerini geliştirici iş dersleri, müzik dersleri, resim dersleri; işlikler, laboratuarlar, meteoroloji istasyonları, bunların hepsi öğretmen adaylarını bir yandan topluma daha duyarlı yetiştirirken diğer yandan öğrencilerini okul yaşamına aktif katan unsurlardı.

Aslında Köy Enstitüleri misyonlarını henüz tamamlamış da değillerdi. Bunca yıl geçtiği halde anılmalarının bir nedeni de budur. Köy enstitülerine düşmanca bir tutum izlemeden kadrolarını, kurucularını tasfiye etmeden de yumuşak bir geçişle köye ve kente ilk okul öğretmeni yetiştiren bu kurumlar birbirine yakınlaştırılabilirdi.

Siyasi elitimiz -aldığı eğitim sonucu- hep devleti kurtarma modunda hareket ettiği için eskiyi yıkmadan, eskiyle hesaplaşmadan “yeniyi”(!) kuramıyor. Doğası gereği uzlaşma özürlü.

1952-53 programı ile “İlk Öğretmen Okulları” onlarla eklemlenen Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları 1970’li yıllara kadar oldukça başarılı ve verimli bir dönem yaşadılar. Böylece Türkiye’de oldukça işlevsel ve kendine özgü bir öğretmen yetiştirme, yönlendirme sistemi ortaya çıktı.

Bu sistem şöyle işliyordu:

Kendileri de bu okullardan yetişen öğretmenler kafası çalışan öğrencilerini ortaokul sonunda belli bölgelerde yapılan öğretmen okulu sınavlarına, parasız yatılı sınavlarına yönlendiriyorlardı. Bu sınavları kazanan öğrenciler okumak istedikleri ilk öğretmen okulunda sözlü bir sınava daha tabi tutuluyorlar, başarılı olurlarsa yatılı ya da gündüzlü olarak o öğretmen okulunda okumaya hak kazanıyorlardı. Bu okullarda okuyan öğrencilerin 3/2’si yatılıydı.

İlköğretmen okullarında son sınıfa geçen başarılı öğrenciler içinden öğretmenler kurulunca uygun görülenler, Yüksek Öğretmen Okulu’na yönlendiriliyordu. Yüksek öğretmende bu öğrenciler önce hazırlık sınıfı okuyorlar, sonra üniversite sınavlarına giriyorlar, başarılı oldularsa Fen ve Edebiyat Fakültelerinde Fizik, Kimya, Matematik okurken Yüksek Öğretmende formasyon alıyorlardı. Yüksek Öğretmen Yurdunda kalan parasız yatılı bu öğrenciler mezun olduklarında liselere, öğretmen okullarına sonra da Eğitim Enstitülerine öğretmen olarak atanıyorlardı. Diğer yanda İlköğretmen okulunu bitirip orta okulda öğretmenlik yapmak isteyenler Eğitim Enstitüsüne giriyorlar 2 yıl (1968 sonrası 3 yıl) okuduktan sonra ortaokullara branş öğretmeni olarak atanıyorlardı. Bu, bir birbirini besleyen öğretmen yetiştirme ve yönlendirme sistemiydi. Oldukça da orijinaldi.

1950- 1970 arasında bu sistem son derece iyi işledi, kaliteli öğretmenler yetişti. Toplumda öğretmenliğin saygınlığı arttı. Öğretmenler bu kurumlarda sınıflarında liderlik yapacak özellikte yetiştiriliyordu. Okulları ve öğrencileri yönetmesini biliyorlardı, kimden ne isteyeceklerini biliyorlar, kendilerini geliştirmeyi biliyorlar, gerektiğinde risk alıyorlar, topluma öncülük ediyorlardı. El becerisi gelişmiş, en az bir müzik aleti çalmayı bilir, alanına hâkim, sosyal ilişkilerinde etkiliydiler. Bu okullar öğrenciyi okul yaşamına aktif biçimde katardı. Öğretmen, demokratik gerçekçi, bilimsel, laik tutum ve alışkanlıklarla yetişirdi.

Bu dönem mezunlar arasından toplumumuzda iz bırakan önemli eğitimciler, bürokratlar, edebiyatçılar, bilim insanları, siyaset adamları çıktı.

Necati İlköğretmen Okulu ve Necati Eğitim Enstitüsü bu dönemi efsane iki müdürü Adnan Çakmakçıoğlu (ardağı) ile Osman Hatipoğlu elinde başarılı bir biçimde geçirdi. Adnan Çakmakçıoğlu dönemi demokratik ilişkilerde olgunlaşma, eğitime bilimsel yaklaşım dönemiydi. Osman Hatipoğlu dönemi ise öğretmenlik duygusu etrafında dayanışma, el ele verme, moral değerlerde buluşma ortaklaşma dönemiydi. Her ikisine de Allahtan rahmet diliyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Öte yandan farklılıkların üstünü örten, farklılık kabul etmeyen bir anlayış içinde asıl amaç kaynaşmış, bütünleşmiş bir Türk Milleti oluşturmak idi. Bu ideal için, sosyal-pragmatik tutum kazandırmak bir araçtı. Yazık ki amaç hasıl olmadı. İdeolojik hedefe pragmatik yoldan ulaşmayı benimseyen bu yaklaşım içinde milleti bütünleştirmek için el ele verecek liderler yerine birbirini yok etmeye çalışan iki gençlik grubu ortaya çıktı. 1970- 1980 yıllarının Devrimcileri ile Ülkücülerini ortaya çıkaran hikayenin özü budur.

Sonra da bu iki kanat arasındaki çatışmalar gerekçe gösterilerek önce Öğretmen okulları ve Enstitülerde yatılılık kaldırıldı (1973-74). Ardından öğretmen okulları kapatıldı Yüksek öğretmende hazırlık sınıfları kalktı (1974) Sonra Yüksek öğretmenin kendisi ortadan kalktı (1978). Nihayet Eğitim Enstitüleri 1979-80’den itibaren önce Eğitim Yüksek Okullarına giderek Eğitim Fakültelerine dönüştürüldüler.

YÖK’e ve üniversitelere bağlı Eğitim Fakülteleri ne bilimsel araştırma ve inceleme merkezi olabildiler ne de öğretmeni doğru yetiştirebilen kurum olabildiler.

Necati Eğitim Fakültesi her yıl 650 civarında mezun veriyor. Mezun ettikleri öğrencilerden okullara atanabilenlerin sayısı ise %10’u geçmez. Yanındaki İlahiyat Fakültesi çıkışlıların öğretmen olarak atanma oranı ise tahminimce bu okuldan mezun olanların yarısından aşağı değildir.

Sonuç: Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yıl dönümünü kutlamamıza birkaç yıl kalmışken bugün, öğretmeni nerede nasıl yetiştirdiğimiz, okullara hangi kriterlere göre atadığımız belli değildir. (Yazıyla nokta)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Mersin’de yılın ilk siyah incir hasadı Bağlarbaşı’nda başladı
Mersin’de yılın ilk siyah incir hasadı Bağlarbaşı’nda başladı
Hırsızın rahat tavırları pes dedirtti
Hırsızın rahat tavırları pes dedirtti
pendik escort kartal escort pendik escort sex hikaye