Almanya'da Hitler, Türkiye'de Kılıçdaroğlu!

Abone Ol

​Attığım başlık bana bile ilginç, bir o kadar da iddialı geldi.

Müsterih olun; elbette Kılıçdaroğlu ve Hitler’i aynı kefeye koyacak, aralarında akıl dışı politik paralellikler kuracak değilim. Zira coğrafya, koşullar, konjonktür, zekâ, kültür ve tarih bambaşka. Ancak bazen zıtlıklar, tarihin en karanlığına girmek ve insan doğasının derinliklerindeki büyük soruları sormak için en güçlü fenerlerdir. Bu yazı da öyle bir sorgulamanın ürünü.

​Nazi Almanya’sı ya da Hitler denilince insanlığın hafızasında uyanan ilk ve en sarsıcı imge, kuşkusuz Yahudi soykırımıdır (Holokost). Bu kapkara sayfa üzerine bugüne kadar çok fazla, cilt cilt kitap yazıldı, tonlarca belge gün yüzüne çıkarıldı; lakin tarihin bu en organize kötülüğünün içinde, hâlâ zihnimizi kurcalayan çok çarpıcı ayrıntılar gizli.

​Malumunuz, Yahudiler 1948 yılında kendi devletlerini kurana dek dünya üzerinde dağınık, topraksız ve hep "öteki" olarak yaşadılar. Sığındıkları topraklarda ticaretteki dehaları, çalışkanlıkları, inançlarındaki katı muhafazakarlık ve gizemli ritüelleri yüzünden her dönem şüpheyle karşılandılar; Hristiyan dünyasında bazen büyülü işlerle, bazen de inancın yayılmasına engel olmakla suçlandılar. Hitler işte bu köklü ön yargıları arkasına alarak, "ari ve üstün bir Cermen ırkı" yaratma hayaliyle yola çıktı.

​Bu hastalıklı ideolojinin son durağı ise insanlığın fabrikasyon yöntemlerle yok edildiği toplama ve imha kampları oldu. Bunlardan en ünlüsü, bugün acının küresel sembolü olan Auschwitz’ti. Bu ölüm kampının ana giriş kapısında demirden dövülmüş kapkara bir yazı karşılar insanı. “Arbeit macht frei”. Yani; “Çalışmak özgürlük getirir.” Büyük bir Nazi yalanından ibaret olan bu cümlenin gölgesinde milyonlarca insan, hunharca, ölesiye çalıştırıldı. Sonunda açlığın, hastalığın, yorgunluğun ve en nihayetinde gaz odalarının soğuk karanlığında can verdi.

​Tüm bu dehşet iklimini belgesellerden, romanlardan ya da anılardan az çok biliriz. Fakat bu zifiri karanlığın ortasında, insanı derinden sarsan ve "Nasıl oldu?" dedirten çok acayip bir yırtık var. Hitler, kendi sınırları içinde adeta bir sürek avı başlatmışken, bu mutlak kontrolün, bu amansız baskı çemberinin içinden kaçmayı başaran bilim insanları, sanatçılar ve koca bir entelektüel sermaye vardı.

​Albert Einstein’dan Sigmund Freud’a, Erich Fromm’dan Ernst Hirsch ve Fritz Neumark gibi modern Türkiye’nin akademik temellerini atan dehalara uzanan bir kaçış öyküsü bu... Dahası, sinema tarihinin en güçlü yapıtlarından biri olan Schindler’in Listesi’nde izlediğimiz, bir Alman iş insanının rüşvet ve dehayla ölümün kucağından çekip aldığı 1100 insanın gerçek hikayesi...

​Şimdi sormamız gereken can alıcı soru tam da burada duruyor:

Tüm bunlar nasıl olabildi? Sınırların adeta kuş uçurtulmayacak şekilde kapatıldığı bir diktatörlükte; bu bilim insanları, sanatçılar ve şanslı 1100 insan gerçekten sadece kendi imkanlarını ve koşulları zorlayarak mı hayatta kaldılar? Yoksa faşizmin, hissiz duvarlarının arkasında gizli bir el, ya da bizzat Hitler’in sistemindeki derin bir açık mı vardı?

​Bu soruların peşine düşüp tarih kitaplarının ve dijital dünyanın derinliklerinde araştırmaya koyulduğumda, karşıma oldukça sarsıcı, ezber bozan ve insanı derin şüphelere sevk eden birtakım teoriler çıktı. Kimilerine göre sıradan birer komplo teorisi, kimilerine göreyse tarihin saklanan ta kendisi olan bu iddiaların özeti aslında tek bir amaca çıkıyordu: Büyük Resmi Tamamlamak.

​Ortaya atılan bu ürkütücü teze göre; Hitler aslında iddia edildiği gibi bir Cermen milliyetçisi değil, bizzat perde arkasındaki bir "üst akıl" tarafından özel olarak görevlendirilmiş bir figürdü. Hatta satır aralarında onun da Yahudi kökenleri olduğuna dair iddialar fısıldanıyordu. Peki, bu dehşet senaryosunun nihai amacı ne olabilirdi? Cevap tek bir cümlede gizliydi: Dünyanın dört bir yanında dağınık halde yaşayan Yahudileri, yüzyıllardır hayalini kurdukları kutsal topraklarda bir araya gelmeye ve orada bir devlet kurmaya zorlamak!

​Bu iddiayı savunanlar, madalyonun diğer yüzünü daha da ürpertici bir mantık silsilesiyle açıklıyorlar. İddiaya göre; Hitler bu kanlı görev sırasında toplama ve imha kamplarına herkesi rastgele göndermemişti. "Ari ve üstün bir ırk" yaratma projesini aslında Yahudi toplumunun kendi içinde uygulamıştı; yani hastalıklı, engelli, yaşlı veya güçsüz olanları kamplarda yok ederken; geleceğin devletini kuracak olan parlak beyinlerin, sanatçıların, bilim insanlarının ve o şanslı 1100 insanın ülkeden kaçışına bilerek, kasten göz yummuştu. Bir nevi, kurulacak yeni devlet için acımasız bir genetik ve entelektüel ayıklama yapılmıştı.

​Şimdi gelin, tarihin önümüze koyduğu kronolojiye tarafsız bir gözle bakalım. Milyonlarca Yahudinin yok edildiği bu büyük soykırımın (Holokost) hemen ardından, çok değil sadece üç yıl sonra, 1948 yılında İsrail Devleti kutsal topraklarda, büyük bir savaş bile vermeden çat kapı kuruluverdi. Sizce de bu zamanlama fazlasıyla manidar, fazlasıyla pürüzsüz değil mi?

​Eğer bu devasa komplo teorisi zerre kadar gerçeklik payı taşıyorsa, karşımızda insanlık tarihinin en büyük ironisi duruyor demektir. Bu senaryoda Hitler, tarihin gördüğü en büyük hain veya katil olmanın ötesinde; kendisine verilen gizli görevi kusursuzca yerine getirmiş, darmadağınık bir halkı zorla bir araya toplayıp onlara bir ülke kurdurmuş ve bugün dünyayı yöneten küresel elitlerin (ki birçoğunun Yahudi kökenli olduğu sır değildir) önünü açmış, kendi cephesinden, tersinden çok büyük bir başarıya imza atmış bir aktör haline dönüşüyor.

Şimdi tam bu noktada, derin ve şüphe dolu sessizliği bozup şunu dediğinizi duyar gibiyim: "İyi de güzel kardeşim, tüm bunların Kemal Kılıçdaroğlu ile, bugünün Türkiye’siyle ne alakası var?"

​Gelin, hafızamızı ve çok değil, sadece şu son on yılda yaşadıklarımızı hep birlikte masaya yatıralım. Zira inanılmaz, akıl almaz şeylerin peşi sıra yaşandığı tarihi bir dönemden geçiyoruz. Atatürk’ün ilkelerine bir bir dinamit yerleştirilirken; koca bir Cumhuriyet, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adı altında eşi benzeri görülmemiş bir rejimle değiştirildi. Bu büyük dönüşüm yapılırken YSK, 2 buçuk milyon mühürsüz oyu geçerli sayarak açıkça bir anayasa suçuna imza attı. Milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken, yine anayasaya aykırı olduğu biline biline "evet" oyları verildi. Bugün seçilmiş milletvekilleri, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen hâlâ parmaklıklar ardında rehin tutuluyor. Gezi tutukluları hakkında ihlal kararları varken özgürlükleri gasp ediliyor. Tüm bunlar olurken mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’daki "en fazla iki kere seçilebilir" maddesine rağmen, hukukun arkasından dolaşılarak üçüncü kez aday yapıldı ve seçime girdi.

​Baskı ve kontrol mekanizması öyle bir raddeye ulaştı ki; muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerin bir kısmına kayyım adı altında valiler, kaymakamlar atandı. Neredeyse her gün bir belediye başkanı tutuklanır oldu. İstanbul CHP İl Başkanı mahkeme kararı ile görevden uzaklaştırıldı, yerine tedbiren geçici heyet atandı. Ve nihayet geçtiğimiz haftalarda, bu ülkenin birinci partisine, ana muhalefet partisi CHP’ye yargı eliyle "mutlak butlan" (hukuki yokluk) kararı tayin edildi. Tabiri caizse; kadını, çocuğu, çöken ekonomiyi, feryat eden işçiyi, çiftçiyi, geleceği çalınan öğrenciyi, doğayı ve katledilen hayvanları hiç saymıyorum bile... Ülke tam manasıyla zifiri bir toz duman içinde!

​Peki, bu toz dumanın ortasında aktörlerin ağzından dökülen şifreli cümleler neye işaret ediyordu?

​MHP Lideri Devlet Bahçeli, dönüm noktası olan 2023 seçimlerinin hemen ardından, kehanet gibi bir cümle kurmuştu: "Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez."

Hemen ardından, CHP’ye yönelik meşhur mutlak butlan kararı sonrası Eski Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, bir itirafta bulunuyordu: "Devlet aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor, doğru mu yapıyor yanlış mı bilmiyoruz."

Ve tüm bu taşların yerinden oynadığı süreçte, partisinin Genel Merkezinde yaptığı grup toplantısında kürsüye çıkan Kemal Kılıçdaroğlu da tarihe şu notu düşüyordu: "Benim tarihi bir görevim var...", “Arınacağız.” Arınacağız!

​Tüm bu anayasal krizleri, bu gizemli cümleleri ve manidar zamanlamaları dikkate alarak, gelin bir komplo teorisi de biz yazalım!

​Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyanın, en önemlisi de koca Avrupa’nın fersah fersah önünde Cumhuriyeti ilan etmiş, egemenliği kayıtsız şartsız millete devretmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin Devleti’nin ve dahi, biz halk olarak, altın tepside sunulmuş kazanımlarının ve haklarımızın kıymetini pek bilemedik, bu aşikâr. Din, dil, ırk, parti, futbol, zengin ya da fakir diyerek onlarca farklı unsur üzerinden kutuplaştırıldık, ayrıştırıldık. Fakat ne gariptir ki sadece CHP’yi ilgilendiren “mutlak butlan" kararı ve peşi sıra gelen dayatmalar, az önce saydığım tüm yapay ayrışma duvarlarını yıkarak halkı muazzam bir şekilde ortak bir paydada, adalet ve demokrasi arayışında bir araya getirmeye başladı.

​Toplum, demokrasinin, adaletin ve hukukun ekmek kadar, su kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu her geçen gün daha derinden kavrıyor ve artık yüksek sesle talep ediyor. Halk, normalde bilmesinin gerekmediği, derin siyasi karanlıklarda nelerin döndüğünü öğrenirken, analiz yapabilme yeteneğini ve reflekslerini de gözle görülür şekilde artırıyor. Hal böyleyken; liderlerin bahsettiği “büyük değişim", gizemli "devlet aklı" ve Kılıçdaroğlu’na biçilen "tarihi görevin" asıl gizli amacı neden bu olmasın? Belki de bu millete cumhuriyetin, adaletin, demokrasinin, laikliğin, devletçiliğin, milliyetçiliğin, halkçılığın, inkılapların, ulus ve üniter devlet olmanın değerini zorla, vura vura, acıyla ve yaşatarak öğretmek; onu kendi küllerinden yeniden doğuracak bir bilince ulaştırmaktır hedef kim bilir?

​Ez cümle; Türkiye çok büyük, çok sarsıcı olaylara gebe.

Doğum sancılarının sıklığı azalmış ama süresi iyice uzamış durumda. Tıbbi dille söylersek açıklık 10 santimetreye kadar ulaşmış vaziyette. Bebek artık çıkımda...

Ve o bebek kapıdan çıktığında; ya bizi tamamen yok edecek zifiri bir karanlık doğuracak ya da karanlıkları yırtıp atan, nur topu gibi bir aydınlığımız olacak…

Bazılarının da tarihe nasıl yazılacağına doğacak olan bebek karar verecek…