Atatürkçülük, Milliyetçilik Ve Yurttaşlık Üzerine

Abone Ol

Türkiye'deki siyasal tartışmaların önemli bir bölümü, kavramların anlamından çok, kavramların kim tarafından kullanılacağı üzerinden yürütülüyor.

Atatürkçülük bunların başında geliyor.

Atatürk'ün adını kullanan herkes kendisini doğal olarak Atatürkçülüğün temsilcisi, kendisi gibi düşünmeyenleri ise Atatürkçülükten sapmış kişiler olarak görmeye başladığında, ortaya düşünsel bir tartışma değil, siyasal bir kimlik mücadelesi çıkıyor.

Oysa Atatürkçülük bir siyasi aidiyet etiketi değil, tarihsel ve siyasal bir düşünce sistemidir.

Bu nedenle Atatürkçülüğü savunmanın yolu, her farklı görüşü “ihanet”, “bölücülük” veya “emperyalizm” kavramlarıyla mahkûm etmek değil; öncelikle Atatürkçü düşüncenin temel ilkelerini doğru anlamaktır.

Terörle mücadele ile barış arayışı birbirinin karşıtı değildir

Türkiye'nin terör sorununu konuşurken yapılan en büyük hatalardan biri, güvenlik ile barışın birbirinin alternatifiymiş gibi sunulmasıdır.

Oysa demokratik devletlerin temel amacı yalnızca silahlı tehdidi ortadan kaldırmak değildir. Aynı zamanda toplumda kalıcı güvenliği ve siyasal istikrarı sağlayacak koşulları oluşturmaktır.

Dolayısıyla “akan kanın durması” veya “barışın sağlanması” yönündeki bir siyasi iradeyi otomatik olarak terör örgütüne taviz vermek şeklinde yorumlamak doğru değildir.

Burada kritik ayrım şudur:

Terörün meşrulaştırılması başka şeydir, terörün sona erdirilmesi için siyasi çözüm arayışı başka şeydir.

Devletin terörle mücadelede güvenlik araçlarını kullanması ile çatışmanın toplumsal ve siyasal nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışması birbirini dışlamaz.

Hatta kalıcı sonuç alınabilmesi açısından bunların birlikte düşünülmesi gerekir.

Terörle mücadele yalnızca silahlı unsurların etkisiz hale getirilmesinden ibaret değildir. Terörün yeniden üretilmesini sağlayan toplumsal, siyasal ve ekonomik zeminin de ortadan kaldırılması gerekir.

Bu nedenle barış kavramını kullanmak, terörle mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez.

Tam tersine, kalıcı barışın ön koşulu terörün sona ermesidir.

Acıları yarıştırmak yerine hukuki ve insani ayrımı korumalıyız

Türkiye'nin terör meselesinde çok hassas olması anlaşılabilir bir durumdur. Bu ülke askerini, polisini ve sivil yurttaşlarını teröre kurban vermiştir. Şehit ailelerinin yaşadığı acı tartışma konusu dahi yapılamaz.

Ancak buradan hareketle terör örgütüne katılan bir kişinin ailesinin yaşadığı acıyı yok saymak da doğru değildir.

Burada hukuki ve ahlaki ayrımı açık biçimde yapmak gerekir:

Terör örgütüne katılan kişi ile onun ailesi aynı şey değildir. Teröristin eylemi nedeniyle teröristin annesini suçlayamayacağımız gibi, teröristin annesinin acısını kabul etmek de teröristin eylemini meşrulaştırmaz.

Aynı şekilde şehit annesi ile teröristin annesinin acılarını karşılaştırmak da anlamsızdır.

Birinin çocuğu devlet adına görev yaparken hayatını kaybetmiştir; diğerinin çocuğu ise devletin ve toplumun güvenliğine karşı silahlı eylemlerde bulunan bir yapının parçası olmuştur.

Hukuki statüler farklıdır; insani acı ise başka bir kategoridir. Bu iki alanı birbirine karıştırmamak gerekir.

Yurtseverlik, bir annenin gözyaşını diğer annenin gözyaşından daha değerli ilan etmek değildir.

Yurtseverlik, hiçbir annenin çocuğunu kaybetmediği bir ülke yaratma iradesidir.

Eşit yurttaşlık üniter devletin karşıtı değildir

Türkiye'deki tartışmalarda en fazla çarpıtılan kavramlardan biri de “eşit yurttaşlık ”tır.

Eşit yurttaşlık, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısının ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Bir devletin üniter olması, o devletin bütün yurttaşlarının aynı etnik kökene sahip olması gerektiği anlamına da gelmez.

Üniter devlet, devletin egemenliğinin tek merkezde bulunması ve ülkenin federal veya konfederal bir siyasal yapıya sahip olmamasıyla ilgilidir.

Eşit yurttaşlık ise bireylerin hukuk karşısındaki statüsüyle ilgilidir.

Dolayısıyla bu iki kavramı birbirinin karşıtı gibi sunmak kavramsal bir hatadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını savunurken aynı zamanda bütün yurttaşların eşit haklara sahip olmasını savunmak mümkündür.

Hatta Cumhuriyetin yurttaşlık anlayışının sürdürülebilirliği açısından bu gereklidir. Modern devletin meşruiyeti yalnızca toprak bütünlüğünden değil, hukuki eşitlikten ve ortak yurttaşlık bilincinden de kaynaklanır.

Devletin bütünlüğü yalnızca sınırların korunmasıyla sağlanmaz.

Toplumun farklı kesimlerinin kendisini devletin eşit yurttaşı olarak görmesi de devlet bütünlüğünün önemli unsurlarından biridir.

Atatürkçülük ile ulusalcılığı birbirine indirgemek

Bir başka sorun da Atatürkçülüğün yalnızca “ulusal güvenlik” veya “ulusal bütünlük” kavramlarına indirgenmesidir.

Elbette milli egemenlik, bağımsızlık ve ülkenin bütünlüğü Atatürkçü düşüncenin temel unsurlarıdır.

Ancak Atatürkçülük bundan ibaret değildir.

Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık olarak ifade edilen temel ilkeler bir bütün oluşturur.

Bunların yanında hukuk devleti, yurttaşlık bilinci, bilimsel düşünce, çağdaşlaşma ve milli egemenlik de Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin temel unsurlarıdır.

Dolayısıyla “Ben ülkenin bütünlüğünü savunuyorum” demek tek başına Atatürkçülüğün bütününü temsil etmeye yetmez.

Aynı şekilde “barış istiyorum” diyen bir kişiyi yalnızca bu nedenle Atatürkçülük karşıtı ilan etmek de mümkün değildir.

Atatürkçülük, tek bir politik pozisyona indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir düşünsel çerçevedir.

Siyaset, kanıtsız “talimat” iddiaları üzerinden yürütülemez

Demokratik siyasette bir siyasi partinin kararını eleştirmek herkesin hakkıdır. Ancak bir partinin aldığı siyasi kararın arkasında mutlaka gizli bir talimat olduğunu ileri sürmek için somut kanıt gerekir. Aksi halde siyasi eleştiri, komplo iddiasına dönüşür.

Bir siyasi parti Meclis'te belirli bir öneriye destek verdiyse bunun gerekçesi sorgulanabilir.

“Bu karar yanlıştır” denilebilir.

“Bu karar parti programıyla çelişmektedir” denilebilir.

“Bu tercihin seçmen açısından siyasi sonuçları olacaktır” denilebilir.

Bunların hepsi demokratik eleştiridir.

Fakat “Bunu kimin talimatıyla yaptınız?” sorusunu somut bir delil olmadan siyasi hükme dönüştürmek, demokratik tartışmanın sınırlarını aşar.

Siyasi partiler aldıkları kararların hesabını seçmene verir.

Seçmen de gerektiğinde sandıkta cevabını verir.

Demokrasinin mekanizması budur.

Atatürk'ün mirası bir siyasi tekel değildir

Belki de en önemli mesele budur.

Atatürk'ün mirası hiçbir siyasi partinin tekelinde değildir.

Atatürk'ü sahiplenmek, onun adını siyasi rakiplere karşı kullanma ayrıcalığı vermez.

Tam tersine, Atatürk'ün düşünce sistemini gerçekten anlamak; dogmatizme, akıl dışılığa ve siyasal fanatizme karşı mesafeli olmayı gerektirir.

Atatürk'ün en önemli özelliklerinden biri, değişen şartlar karşısında gerçekçi çözümler üretebilmesiydi.

Bugünün Türkiye'si 1920'lerin Türkiye'si değildir.

Dolayısıyla Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini korurken, bugünün sorunlarına bugünün araçlarıyla çözüm aramak zorundayız.

Tam bağımsızlık yalnızca yabancı güçlere karşı siyasi söylem geliştirmek değildir.

Ekonomik bağımsızlık, bilimsel ve teknolojik kapasite, hukuk devleti, güçlü kurumlar, demokratik egemenlik, toplumsal bütünlük ve kendi kararlarını özgürce alabilen bir devlet yapısı da tam bağımsızlığın parçalarıdır.

Son söz

Türkiye'nin ihtiyacı, Atatürkçülüğü birbirine karşı kullanılan siyasi silahlara dönüştürmek değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı; terör karşısında kararlı, barış arayışında cesur, üniter devlet konusunda net, eşit yurttaşlık konusunda kapsayıcı, hukuk konusunda tavizsiz, bağımsızlık konusunda kararlı ve bütün bunları akıl ve bilim temelinde tartışabilen bir siyaset anlayışıdır.

Atatürkçülük, farklı düşünen herkesi dışlamak değildir.

Atatürkçülük, Cumhuriyetin temel değerlerini koruyarak sorunlara çözüm üretebilmektir.

Belki de bugün en çok hatırlamamız gereken şey şudur:

Atatürk'ü savunmanın en güçlü yolu, onun adını siyasi rakiplerimize karşı kullanmak değil; akıl, bilim, milli egemenlik, bağımsızlık, hukuk ve Cumhuriyet değerlerini gerçek hayatta savunmaktır.

Atatürkçülük bir slogan değil; bir sorumluluktur.