Avrupa Birliği, yıllardır uygulanamayan göç kurallarını yeniden yürürlüğe sokuyor.
Brüksel, “Kaos bitiyor” derken, gözler yeni sistemin gerçekten işleyip işlemeyeceğine çevrildi.
Hollanda’nın yıllardır talep ettiği sıkı göç politikalarının önemli bölümü yeni pakt içinde yer aldı. Ancak Avrupa Komisyonu bile bunun kısa bir koşu değil, uzun bir maraton olduğunu kabul ediyor.
Yeni Göç Paktı tartışılırken, Avrupa’nın Türkiye ile yaptığı Göç Mutabakatı yeniden hatırlanıyor. Milyonlarca sığınmacıya barınma, eğitim ve çalışma imkânı sağlayan Türkiye’nin uygulamaları, Brüksel’de hâlâ başarılı bir göç yönetimi örneği olarak gösteriliyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Avrupa Birliği’nin yıllardır üzerinde çalıştığı Göç ve İltica Paktı bugün yürürlüğe girdi.
Brüksel’deki yöneticiler bunu sıradan bir mevzuat değişikliği olarak görmüyor.
Avrupa Komisyonu’nun Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner, yeni dönemi duyururken oldukça iddialı bir ifade kullandı: “Son on yıldır yaşanan kaos bugün sona eriyor.”
Bu söz, son yıllarda Avrupa’nın yaşadığı göç krizine ilişkin en dikkat çekici değerlendirmelerden biri olarak kayıtlara geçti.
Çünkü Brunner’in sözlerinde yalnızca geleceğe yönelik bir umut değil, geçmişe yönelik bir itiraf da bulunuyor.
Avrupa Birliği aslında son on yıldır göç konusunda ortak bir politika uygulamakta zorlandığını kabul etmiş oluyor. Milyonlarca insan Avrupa’ya geldi. Sınırlar zorlandı. Siyasi krizler yaşandı. Hükümetler düştü. Partiler bölündü. Aşırı sağ hareketler güç kazandı. Ancak bütün bunlar yaşanırken Avrupa Birliği’nin mevcut kuralları çoğu zaman kâğıt üzerinde kaldı. Şimdi ise Brüksel, aynı hataların tekrar yaşanmaması için yeni bir dönem başlattığını söylüyor.
2015’TEN SONRA AVRUPA DEĞİŞTİ
Bugünkü gelişmeyi anlayabilmek için 2015 yılına dönmek gerekiyor. Suriye savaşı başta olmak üzere Orta Doğu ve Afrika’daki çatışmalar nedeniyle yüz binlerce insan Avrupa’ya yöneldi. Akdeniz üzerinden gelen göçmenlerin büyük bölümü önce İtalya ve Yunanistan’a ulaştı. Ancak Avrupa Birliği’nin planladığı sistem uygulamada işlemedi.
Göçmenlerin önemli bir kısmı ilk giriş yaptıkları ülkelerde kalmadı. Almanya’ya geçti. Hollanda’ya geçti. Belçika’ya geçti. İsveç’e geçti. Bunun sonucunda Avrupa ülkeleri arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı.
Bazı ülkeler daha fazla göçmen kabul etmek isterken, bazıları buna karşı çıktı. Göç konusu kısa sürede Avrupa siyasetinin en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Bugün Hollanda’dan Almanya’ya, Fransa’dan Avusturya’ya kadar birçok ülkede göç tartışmaları seçim sonuçlarını etkileyen temel konulardan biri olarak görülüyor.
DUBLİN SİSTEMİ NEDEN İŞLEMEDİ?
Aslında Avrupa Birliği’nin elinde yıllardır bir sistem vardı. Dublin Sistemi adı verilen bu kurala göre bir sığınmacının iltica başvurusundan ilk giriş yaptığı ülke sorumlu olmalıydı. Yani İtalya’ya giren bir kişinin dosyasını İtalya değerlendirmeliydi. Yunanistan’a giren bir kişinin sorumluluğunu Yunanistan üstlenmeliydi. Ancak uygulamada bu sistem sık sık aksadı.
İlk giriş ülkeleri, üzerlerindeki yükün fazla olduğunu savundu. Kuzey Avrupa ülkeleri ise göçmenlerin kendi ülkelerine yönelmesinden şikâyet etti. Sonuçta Avrupa Birliği’nin ortak iltica sistemi büyük ölçüde işlevsiz hale geldi.
Magnus Brunner’in “kaos” ifadesi de aslında biraz buna işaret ediyor. Bugün yürürlüğe giren yeni pakt, esas olarak yeni kurallar icat etmekten çok, yıllardır uygulanamayan kuralları yeniden işler hale getirmeyi amaçlıyor.
ARTIK HERKES KAFASINA GÖRE HAREKET EDEMEYECEK
Yeni sistemin en önemli mesajlarından biri de bu. Brüksel artık yalnızca göçmenlere değil, Avrupa Birliği üyesi ülkelere de sesleniyor. Komisyon, anlaşmalara uymayan ülkeler hakkında ihlal prosedürleri başlatılabileceğini açıkça söylüyor. Gerekli görülmesi halinde konu Avrupa Adalet Divanı’na kadar taşınabilecek.
Yüksek para cezaları gündeme gelebilecek. Bu da Avrupa Birliği’nin uzun yıllardır ilk kez göç konusunda daha sert bir tutum almaya hazırlandığını gösteriyor. Kısacası Brüksel’in mesajı şu: Kurallar varsa uygulanacak.
İNSAN KAÇAKÇILARINA KARŞI YENİ CEPHE
Yeni Göç Paktı’nın önemli hedeflerinden biri de insan kaçakçılığı şebekeleri. Avrupa Birliği’ne göre düzensiz göç yalnızca sınır meselesi değil. Aynı zamanda milyarlarca euro dönen uluslararası bir kaçakçılık ağı söz konusu. İnsan kaçakçıları yıllardır Avrupa’ya ulaşan kişilere aynı vaadi veriyor: “Yeter ki Avrupa’ya ulaşın, sonrasında istediğiniz ülkede kalabilirsiniz.”
Brüksel ise bu algıyı kırmak istiyor. Göçmenlerin ilk giriş yaptıkları ülkelerde tutulması ve başvuruların daha sıkı denetlenmesi halinde kaçakçıların kullandığı bu vaadin etkisinin azalacağı düşünülüyor.
SINIRLARDA DAHA SIKI DENETİM
Yeni sistemle birlikte Avrupa Birliği dış sınırlarındaki kontroller de artırılacak. Kimlik tespitleri daha hızlı yapılacak. Güvenlik incelemeleri genişletilecek. Sahte belge kullananların tespiti kolaylaştırılacak. İltica hakkı elde etme ihtimali düşük görülen kişilerin dosyaları daha kısa sürede sonuçlandırılacak. Brüksel’e göre amaç, yıllarca süren belirsizlik dönemlerini azaltmak ve sistemin daha hızlı işlemesini sağlamak.
AVRUPA DIŞINDA İLTİCA İŞLEMLERİ
Paktın en çok tartışılan bölümlerinden biri de iltica başvurularının Avrupa Birliği dışında değerlendirilmesine imkân tanıması. Henüz ayrıntılar tamamen netleşmiş değil. Ancak Avrupa Komisyonu, bazı başvuruların üçüncü ülkelerde incelenebilmesinin önünü açıyor. Bu uygulamayı savunanlar, insan kaçakçılığıyla mücadelede etkili olacağını düşünüyor. Karşı çıkanlar ise Avrupa’nın sığınma hakkına ilişkin geleneksel yaklaşımından uzaklaşabileceğini savunuyor. Önümüzdeki dönemde en fazla tartışılacak başlıklardan birinin bu olması bekleniyor.
HOLLANDA’NIN YILLARDIR BEKLEDİĞİ DÜZENLEMELER
Hollanda açısından bakıldığında yeni paktın ayrı bir önemi bulunuyor. Son yıllarda Ter Apel başta olmak üzere sığınmacı merkezlerinde yaşanan yoğunluk, göç tartışmalarını ülkenin en önemli siyasi gündemlerinden biri haline getirmişti.
Merkez sağ partiler de, sağ partiler de, aşırı sağ partiler de Avrupa Birliği’nden daha sert önlemler talep ediyordu. Bugün yürürlüğe giren pakt, Hollanda’nın yıllardır savunduğu bazı talepleri karşılıyor. Dış sınırların daha sıkı korunması. İltica işlemlerinin hızlandırılması. İlk giriş ülkesinin sorumluluğunun netleştirilmesi. Üye devletlerin kurallara uymaya zorlanması. Bunların tamamı uzun süredir Hollanda siyasetinde dile getirilen talepler arasında bulunuyordu.
TÜRKİYE MODELİ AVRUPA’DA HÂLÂ ÖRNEK GÖSTERİLİYOR
Avrupa Birliği’nin göç politikaları tartışılırken, Türkiye’nin son on yılda üstlendiği rol de yeniden gündeme geliyor.
Bilindiği gibi Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 2016 yılında yapılan Göç Mutabakatı kapsamında, düzensiz göçün kontrol altına alınması için Ankara ile Brüksel arasında kapsamlı bir iş birliği başlatılmıştı.
Bu çerçevede Avrupa Birliği, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların barınma, eğitim, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla milyarlarca euroluk destek programları oluşturdu.
Avrupa’daki birçok uzman ve siyasetçi, aradan geçen yıllarda bu anlaşmanın önemli ölçüde başarılı olduğu görüşünü dile getiriyor.
Özellikle Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıyı ülke içinde barındırmasına rağmen büyük çaplı mülteci kampları sistemine yönelmemesi, birçok Avrupa ülkesinde dikkatle incelenen uygulamalar arasında gösteriliyor.
Avrupa basınında ve çeşitli araştırma raporlarında sık sık şu değerlendirmelere yer veriliyor: “Türkiye, sığınmacıları yalnızca kamplarda tutmak yerine toplumun içine yerleştirdi. İkamet hakkı tanıdı, çalışma imkânları sağladı ve ekonomik hayata katılımlarını teşvik etti.”
Elbette bu modelin Türkiye içinde de yoğun tartışmalara yol açtığı, ekonomik ve sosyal yük konusunda farklı görüşlerin bulunduğu biliniyor. Ancak Avrupa Birliği açısından bakıldığında, Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıyı uzun yıllar boyunca barındırmış olması ve düzensiz göçün Avrupa’ya yönelmesini önemli ölçüde sınırlandırması, bugün de dikkatle takip edilen bir örnek olarak değerlendiriliyor.
Yeni Göç Paktı’nın uygulanmasında da Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile sürdürülen iş birliğini göç yönetiminin önemli unsurlarından biri olarak görmeye devam ettiği belirtiliyor.
İNGİLTERE’NİN RWANDA PLANI TARTIŞMALARI HÂLÂ SÜRÜYOR
Avrupa’da göç tartışmaları sürerken, birkaç yıl önce İngiltere’nin gündeme getirdiği bir proje dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı.
İngiliz hükümeti, ülkeye ulaşan bazı sığınmacıların iltica başvurularının Afrika ülkesi Rwanda’da değerlendirilmesini öngören bir plan hazırlamıştı. Planın savunucuları, insan kaçakçılığıyla mücadele edileceğini ve düzensiz göçün caydırılacağını ileri sürüyordu.
Ancak insan hakları kuruluşları, hukukçular ve Birleşmiş Milletler’e bağlı çeşitli kurumlar bu projeye sert tepki göstermişti.
Eleştiriler, savaşlardan ve yoksulluktan kaçan insanların binlerce kilometre uzaklıktaki başka bir ülkeye gönderilmesinin, sığınma hakkının ruhuna aykırı olduğu yönündeydi.
Konu uzun süre İngiliz mahkemelerinde tartışıldı.
Hükümet değişikliğinin ardından proje fiilen rafa kaldırıldı.
Ancak ortaya atılan fikir ortadan kalkmadı.
Bugün Avrupa Birliği’nin yeni Göç Paktı tartışılırken de benzer görüşler yeniden gündeme geliyor.
Bazı Avrupalı siyasetçiler, iltica başvurularının Avrupa sınırları dışında değerlendirilmesini savunurken, insan hakları çevreleri bunun tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.
Tam da bu noktada insan ister istemez şu soruları sormadan edemiyor:
İNSAN HAKLARI NEREDE BAŞLIYOR, NEREDE BİTİYOR?
Göç tartışmaları büyüdükçe Avrupa’nın vicdanı da giderek daha ağır bir sınavdan geçiyor.
Bir zamanlar insan hakları, özgürlükler ve sığınma hakkı konusunda dünyaya ders vermeye çalışan Avrupa ülkeleri, bugün çözümü sığınmacıları kıtanın dışına göndermekte arıyor.
Bir insan savaş bölgesinden kaçıyor. Canını kurtarmaya çalışıyor. Binlerce kilometrelik yolculuğa çıkıyor.
Sonra ona deniliyor ki: “Senin başvurunu burada değil, başka bir kıtada değerlendireceğiz.”
İşte burada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Sığınma hakkı gerçekten evrensel bir insan hakkı mıdır? Yoksa yalnızca ekonomik şartlar elverdiği sürece savunulan bir prensip midir? Birleşmiş Milletler yıllardır mültecilerin korunmasını savunuyor. İnsan hakları örgütleri uluslararası sözleşmeleri hatırlatıyor.
Ancak Avrupa’nın birçok ülkesinde siyasi baskı arttıkça, insan hakları ile siyasi çıkarlar arasındaki denge de giderek değişiyor. Bugün Avrupa’nın önündeki asıl mesele yalnızca göçü durdurmak değildir.
Asıl mesele, göçü yönetirken yıllardır savunduğu insani değerleri koruyup koruyamayacağıdır. Çünkü sınırlar tel örgülerle korunabilir. Ancak vicdanların sınırlarını korumak çok daha zordur.
PEKİ SORUN ÇÖZÜLDÜ MÜ?
Bu sorunun cevabı şimdilik hayır. Magnus Brunner de bunun farkında. Nitekim Avrupa Komisyonu Üyesi, yeni dönemi anlatırken dikkat çekici bir benzetme yaptı: “Bu bir sprint değil, maraton.”
Yani Brüksel bile bütün sorunların birkaç ay içinde ortadan kalkacağını düşünmüyor.
Savaşlar devam ediyor. Afrika ve Orta Doğu’daki ekonomik sıkıntılar sürüyor. İklim değişikliğinin yol açtığı göç baskısı büyüyor. İnsan kaçakçılığı ağları faaliyetlerini sürdürüyor.
Bütün bunlar göçün Avrupa gündeminden kısa sürede çıkmayacağını gösteriyor. Ancak Avrupa Birliği bugün itibarıyla önemli bir mesaj vermiş durumda: Yıllardır tartışılan göç sorununda artık yeni vaatlerden çok, mevcut kuralların uygulanmasına ağırlık verilecek.
Şimdi gözler Brüksel’in verdiği sözlerde. Çünkü Avrupa’nın önündeki asıl soru hâlâ aynı: Son on yılda tam olarak işletilemeyen sistem, bu kez gerçekten işleyebilecek mi?
Bu sorunun cevabını ise ne Brüksel’deki siyasetçiler ne de uzmanlar verebilir. Cevabı zaman gösterecek.