Ben çok büyük bir ailede büyüdüm…

"..Babam kanepenin köşesine oturur, eline çayını alırdı. Sonra dedesinden duyduğu hikâyeleri anlatmaya başlardı..."

Abone Ol

Dokuz kardeştik.
Pazar kahvaltılarında annem bir yumurtayı ikiye böler, dokuz kardeşe adaletle pay ederdi.
Kimse “Benimki az oldu.” demezdi. Çünkü soframızda yumurtadan önce sevgi vardı.
Cumartesi günleri kuru fasulye, pirinç pilavı, bir de turşu varsa…
Off… değmeyin keyfimize.
Ama çocukluğumda en çok kış akşamlarını severdim.
Sobanın başında toplanırdık. Annem portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, mis gibi koku bütün odayı sarardı.
Hele bir de elektrikler kesilirse…
Gaz lambasının loş ışığı, tavana vuran sobanın kızıl alevi…
Babam kanepenin köşesine oturur, eline çayını alırdı.
Sonra dedesinden duyduğu hikâyeleri anlatmaya başlardı.
Hepimiz sessizce dinlerdik.
O hikâyeler bize hayatı anlatırdı.
O zamanlar sadece dinliyorduk…
Bugün anlıyorum.
Sonra büyüdük.
Ailemiz büyüdükçe, biz küçüldük.
Babam hâlâ anlatıyordu…
Ama artık biz dinlemiyorduk.
Çünkü büyüdükçe, bizi mutlu eden o küçük şeyleri kaybettik.
Artık her şeyimiz var.
Paramız var.
Lüks evlerimiz var.
Kahvaltıda iki yumurta yiyoruz.
Ama…
Babam yok.
O küçük evde bir yumurtayı dokuz çocuğa adaletle bölen annem yok.
Sobanın başındaki o kalabalık yok.
Gaz lambasının ışığında birbirine sokulan o çocuklar yok.
Meğer biz büyümemişiz…
Biz eksilmişiz.
Çünkü insan bazen her şeye sahip olur da
kendini kaybeder.
Kısacası…
Her şeyimiz var.
Ama biz yokuz.