BİR ADAMIN 50 YILLIK BİRİKİMİ

Abone Ol

İlhan KARAÇAY yazdı:

Hollanda’nın tarihî şehri Haarlem, yalnızca yeni bir kütüphanenin değil, uzun yıllara yayılan kişisel bir emeğin, toplumun hizmetine sunuluşunun da tanığı oldu.

Robert Peereboomweg’de, SOTA’nın bulunduğu binanın ikinci katında açılan Levant Kütüphanesi, ilk bakışta raflar dolusu kitaptan oluşan bir ihtisas kitaplığı gibi görünüyor. Ancak kapısından içeri girildiğinde, buranın sıradan bir kitap topluluğundan çok daha fazlası olduğu anlaşılıyor.
Raflarda Osmanlı’nın Avrupa ile kurduğu diplomatik ilişkiler, Doğu Akdeniz’in çok dilli ve çok dinli şehirleri, Türk-İslam sanatı, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Filistin, Azerbaycan ve Hollanda-Türkiye ilişkileri yan yana duruyor.

Bu nedenle Haarlem’de açılan yerin adı yalnızca “kütüphane” olsa da hedefi çok daha büyük: Kaybolma ve dağılma tehlikesi taşıyan bir bilimsel birikimi korumak, araştırmacıların kullanımına açmak, konferanslar ve yayınlarla çoğaltmak, Doğu ile Batı arasında bilgiye dayalı yeni bir konuşma alanı kurmak.

YARIM ASIRLIK EMEĞİN KAPILARI HALKA AÇILDI

Levant Kütüphanesi’nin merkezinde, tarihçi ve araştırmacı Dr. Mehmet Tütüncü’nün yaklaşık 50 yıl boyunca topladığı eserler bulunuyor.

MEHMET TÜTÜNCÜ’NÜN HAARLEM’DE BAŞLAYAN HİKÂYESİ

Tütüncü ailesinin Hollanda’daki hikâyesi, 1972 yılında Türkiye’den Haarlem’e yerleşmesiyle başladı. Mehmet Tütüncü, Amsterdam’da eğitim gördü ve uzun yıllar Hollanda devlet hizmetinde görev yaptı. Meslek hayatının ardından çalışmalarını bütünüyle Osmanlı tarihi, Türk-İslam kültürü, kitabeler, diplomasi tarihi ve Türkiye-Hollanda ilişkilerine yöneltti.

Yarım asır boyunca yalnızca kitap toplamadı; arşivlerde araştırmalar yaptı, unutulmuş belgeleri gün ışığına çıkardı, eserler yayınladı ve farklı kültürlerin ortak geçmişini ortaya koymaya çalıştı. Levant Kütüphanesi, bu nedenle yalnızca Tütüncü’nün kitaplarının yerleştirildiği bir mekân değil, Haarlem’de başlayan bir hayat yolculuğunun topluma bırakılan kalıcı mirasıdır.

Tütüncü’nün arşivi bir koleksiyoner merakının ürünü değil. Yıllar boyunca Osmanlı kitabeleri, mezar taşları, şehir tarihi, diplomasi belgeleri, Türk-İslam kültürü ve Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri üzerine çalışan Tütüncü, araştırmalarında başvurduğu kaynakları, bulduğu nadir yayınları ve yayımladığı eserleri aynı çatı altında biriktirdi. Böylece kişisel bir çalışma kitaplığı, zaman içinde uzmanların başvurabileceği çok katmanlı bir kültür arşivine dönüştü.

Tütüncü’nün 1990 yılında kurduğu SOTA da bu birikimin kurumsal zeminini oluşturdu. Başlangıçta Türkistan ve Azerbaycan araştırmalarına ağırlık veren kuruluş, yıllar içinde Türk ve Arap dünyası, Osmanlı coğrafyası, Balkanlar ve Doğu Akdeniz üzerine yayınlar hazırladı; kitaplar, akademik çalışmalar ve konferanslarla Avrupa’daki araştırmacılara kaynak sundu.

Şimdi bu çalışmalar yeni bir aşamaya ulaştı. Daha önce araştırmacının çevresinde ve SOTA yayınlarında yaşayan birikim, Levant Kütüphanesi adıyla halka açık, kalıcı ve ulaşılabilir bir merkeze dönüştürüldü.

Tütüncü, kütüphanenin özelliğini, koleksiyonun tamamen belirli alanlara yoğunlaşmasıyla açıklıyor. Burada genel okuyucu için kurulmuş klasik bir şehir kütüphanesinden farklı olarak, Türk-İslam sanatı ve kültürü ile Türkiye-Hollanda ilişkileri başta olmak üzere özel yayınlardan meydana gelen bir ihtisas koleksiyonu bulunuyor.

LEVANT KÜTÜPHANESİ’NİN ARKASINDAKİ SESSİZ GÜÇ: Mehmet Tütüncü’nün eşi Kâmile Tütüncü Baysaloğlu, yalnızca bu büyük kültür projesinin değil, hayatının da en güçlü destekçisi oldu. Tütüncü’nün üç kez kalp ve beyin spazmı geçirdiği zorlu dönemlerde bir an olsun yanından ayrılmayan Kâmile Hanım, O’nun yeniden ayağa kalkmasında ve yarım asırlık birikimini Levant Kütüphanesi’ne dönüştürmesinde en büyük pay sahiplerinden biri oldu.

NEDEN “LEVANT”?

Kütüphanenin adı da taşıdığı misyona göre seçildi.
“Levant”, Batı dillerinde güneşin doğduğu yönü, yani Doğu’yu ifade eden bir kelime.
Tarih boyunca ise İstanbul’dan İzmir’e, Beyrut’tan İskenderiye’ye kadar uzanan Doğu Akdeniz dünyasını; limanları, ticaret yollarını, diplomatları, tercümanları ve farklı inançlardan toplulukların bir arada yaşadığı şehir kültürünü anlatmak için kullanıldı.

Bu coğrafyada Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler; Türkler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, İtalyanlar, Fransızlar ve başka topluluklar yüzyıllar boyunca yalnızca yan yana yaşamadılar. Ticaret yaptılar, birbirlerinin dillerini öğrendiler, elçiliklerde görev aldılar, kitaplar çevirdiler ve ortak bir şehir kültürü oluşturdular.

Levant Kütüphanesi’nin seçtiği isim, işte bu iç içe geçmiş, geçmişe işaret ediyor. Amaç, Doğu’yu egzotik ve uzak bir dünya gibi gösteren eski kalıpları tekrarlamak değil; Avrupa ile Doğu Akdeniz’in tarih boyunca birbirine ne kadar bağlı olduğunu belgeler üzerinden göstermek.

Tütüncü’nün ifadesiyle hedef, insanları ayıran etiketler üretmek değil, Doğu ile Batı’yı ortak bir kültürel hafızada buluşturmak. Haarlem’deki merkezin en güçlü tarafı da bu iddiayı yalnızca sözle değil, raflarındaki kaynaklarla ortaya koyması.

ALEXANDER DE GROOT’UN KİTAPLARI DAĞILMAKTAN KURTARILDI


Türkiye’nin tanıtımı için büyük fedakârlıklar yapan Türkolog Alexander de Groot, eşi Aliye’nin ölümünden çok kısa bir süre sonra, sevgili eşinin yanına göç etti. Fotoğrafta, Alexander de Groot ile daha önce yapmış olduğum bir mülakat sırasında görülüyoruz.

Kütüphaneyi Avrupa ölçeğinde önemli hâle getiren en değerli bölümlerden biri, Leiden Üniversitesi’nin tanınmış Osmanlı tarihçisi Alexander H. de Groot’un kitaplığından gelen yaklaşık 2 bin eser.

1943 doğumlu De Groot, Leiden Üniversitesi’nde Arapça, Farsça ve Türkçe öğrenmiş, akademik çalışmalarını erken dönem Osmanlı-Hollanda ilişkileri üzerinde yoğunlaştırmıştı. 1978’de yayımlanan “The Ottoman Empire and the Dutch Republic: A History of the Earliest Diplomatic Relations, 1610–1630” adlı 417 sayfalık çalışması, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıç dönemine dair temel başvuru eserlerinden biri oldu.

De Groot yalnızca Türkiye-Hollanda ilişkilerini değil; Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle diplomatik temaslarını, kapitülasyon düzenini, Akdeniz ticaretini ve Kuzey Afrika ile Hollanda Cumhuriyeti arasındaki ilişkileri de inceledi. Leiden Üniversitesi’nde İslami kurumlar alanında ders verdi ve 2005’te emekliye ayrıldıktan sonra da araştırmalarını sürdürdü.

Böylesine uzmanlaşmış bir bilim insanının kitaplığı, sahibinin ölümünden sonra sıradan bir koleksiyon gibi parçalansaydı, yalnızca kitaplar farklı ellere dağılmış olmayacaktı. Bir araştırmacının onlarca yılda kurduğu düşünce haritası, kaynaklar arasındaki bağ ve akademik hafıza da kaybolacaktı.

Dr. Mehmet Tütüncü’nün De Groot’un yakınlarıyla anlaşarak yaklaşık 2 bin kitabı bir bütün hâlinde koruma altına alması, bu nedenle kütüphanenin en önemli kazanımlarından biri. De Groot’un çalışma alanlarıyla Tütüncü’nün araştırmaları ve Levant Kütüphanesi’nin hedefleri büyük ölçüde örtüşüyor. Böylece bir bilim insanının kitaplığı, kapalı bir depoya kaldırılmak yerine yeni kuşak araştırmacıların önüne açılıyor.

Bu koleksiyon aynı zamanda Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişkilerin yalnızca resmî ziyaretler ve güncel siyaset üzerinden okunamayacağını da gösteriyor. Dört yüzyılı aşan diplomatik ilişkinin gerisinde elçiler, tüccarlar, tercümanlar, seyyahlar, din adamları, bilim insanları ve onların bıraktığı binlerce sayfalık bir hafıza bulunuyor.

AVRUPA’DAKİ TÜRKOLOJİ BOŞLUĞUNA KARŞI YENİ BİR MERKEZ


ALEXANDER DE GROOT JAN SCHMİDT MACHİEL KİEL

Levant Kütüphanesi’nin açılışı, Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarının geleceği konusunda kaygıların arttığı bir döneme rastladı.
Üniversitelerde bütçe kısıntıları, kadroların yenilenmemesi ve küçük uzmanlık alanlarının daha geniş bölümlerin içine alınması, uzun yıllar boyunca oluşmuş bazı akademik merkezleri zayıflattı. Alexander De Groot’un yanı sıra, Osmanlı el yazmaları uzmanı Jan Schmidt ve Balkanlar’daki Osmanlı mimarisi ile kültür mirasının en önemli araştırmacılarından Machiel Kiel gibi isimlerin ardından aynı uzmanlıkta yeni kadroların yetişmemesi, yalnızca üniversitelerin değil, kültürel hafızanın da sorunu hâline geldi.

Bir uzman emekliye ayrıldığında veya hayatını kaybettiğinde, onun yıllarca biriktirdiği kitaplar ve notlar farklı yerlere dağılıyorsa, kaybedilen şey yalnızca bir koleksiyon değildir. Bir bilim geleneğinin devamlılığı da kesintiye uğrar.

Haarlem’deki yeni merkezin “bir enstitü gibi faaliyet gösterme” hedefi bu noktada anlam kazanıyor. Levant Kütüphanesi, üniversitenin yerini almak iddiasında değil. Ancak kitapları koruyan, araştırmacıları bir araya getiren, öğrencilerin özel kaynaklara ulaşmasını sağlayan, konferans ve yayın üreten bağımsız bir merkez olarak önemli bir boşluğu doldurabilir.

Kütüphanenin başarısı, raflarındaki kitap sayısından çok, o kitapların ne ölçüde kataloglanacağına, araştırmacılara nasıl açılacağına, hangi bilimsel toplantıların düzenleneceğine ve yeni kuşakların bu birikimle nasıl buluşturulacağına bağlı olacak.

Açılış, bu uzun yolun yalnızca ilk adımı.

TESTA AİLESİNİN YÜZYILLARA UZANAN HİKÂYESİ

Açılış töreninin en dikkat çekici konuşmalarından birini Levant Kütüphanesi Danışma Kurulu Başkanı Jonkheer André Testa yaptı.

Testa’nın anlattığı aile hikâyesi, kütüphanenin “Levant” adını neden taşıdığını somut biçimde gösteriyordu. Ailenin kökleri Ceneviz Cumhuriyeti’ne uzanıyor. Testa ailesinin mensupları, yüzyıllar boyunca Konstantinopolis’te, daha sonra İstanbul adını alan şehirde yaşadı; Osmanlı sarayında ve Avrupa devletlerinin diplomatik temsilciliklerinde dragoman, yani tercüman ve diplomatik arabulucu olarak görev yaptı.

Dragomanlar yalnızca bir dilden diğerine kelime aktaran tercümanlar değildi. Osmanlı yönetim düzenini, saray protokolünü, Avrupa diplomasisini ve farklı toplumların kültürünü bilen, antlaşmaların hazırlanmasında ve devletler arasındaki hassas görüşmelerde rol alan vazgeçilmez aracılardı. Testa ailesi de bu diplomasi dünyasının köklü ailelerinden biri olarak çeşitli Avrupa devletlerinin hizmetinde görev aldı.

André Testa, babasının 1900 yılında İstanbul yakınlarındaki Heybeliada’da doğduğunu anlattı. Kardeşi Patrick Testa ile birlikte ailelerinin Bizans ve Osmanlı dönemlerine uzanan geçmişini araştırdıklarını, Mehmet Tütüncü’nün bu çalışmalara büyük katkı sağladığını belirtti.

Bu iş birliği yalnızca aile arşivleriyle sınırlı kalmadı. Tütüncü’nün Testa ailesine ait Kutsal Haç ve Dikenli Taç emanetlerinin tarihini araştırması, Amsterdam’daki Aziz Nikolaos Eş-Katedrali Bazilikası’nda korunan bu eserlerin geçmişinin belgelenmesine de katkıda bulundu.

BİR MÜSLÜMAN TARİHÇİ, BİR KATOLİK PİSKOPOS VE LEVANTEN BİR AİLE

Açılış gecesinin belki de en güçlü mesajı, konuşmalardan çok, Levant Kütüphanesi’nin logosu açılırken verilen görüntüde saklıydı.

(Soldan sağa) Haarlem-Amsterdam Piskoposu Jan Hendriks, tarihçi-yazar Dr. Mehmet Tütüncü, Levant Kütüphanesi Danışma Kurulu Başkanı Jonkheer André Testa ve eski Hollanda Levant Büyükelçisi Nico Beets, Levant Kütüphanesi’nin açılışında bir arada.

Bir Müslüman tarihçinin kurduğu kütüphanenin logosunu, Haarlem-Amsterdam Piskoposu Jan Hendriks ile Levanten bir diplomasi ailesinin temsilcisi André Testa birlikte açtı. Yanlarında Dr. Mehmet Tütüncü ve Hollanda’nın eski diplomatlarından Nico Beets de bulunuyordu.

Bu görüntü, kütüphanenin Doğu ile Batı, İslam ile Hristiyanlık ve geçmiş ile gelecek arasında kurmak istediği köprünün sembolü oldu.

Piskopos Hendriks, törenden bir gün sonra kendi internet sayfasında yayımladığı “29 Mayıs’ta olanlar…” başlıklı yazıda, 29 Mayıs 1453’te Konstantinopolis’in fethiyle Bizans İmparatorluğu’nun sona erdiğini hatırlattı. Fethin Hristiyanlık tarihi için ağır ve sarsıcı bir olay olduğunu yazan Hendriks, buna karşılık tarih boyunca İslam ile Hristiyanlık arasında barışçı birlikte yaşamı savunan köprü kurucularının da bulunduğunu belirtti ve Mehmet Tütüncü’yü bu isimlerden biri olarak gösterdi.

Piskopos, Tütüncü’nün geniş kitaplığının ve Alexander De Groot koleksiyonunun Haarlem’de daha kolay başvurulabilecek bir yere taşındığını da özellikle kaydetti.

AZERBAYCAN’IN 108 YILLIK CUMHURİYET MİRASI DA ANILDI


Azerbaycan İlimler Akdemisi Heyeti, 28 Mayıs 2026 günü Azerycan Demokratik Cumhuriyetinin 108 yılı Kutlamasını, Levant Kütüphanesinde yapılan törenle gerçeklestirdiler ve akabinde Levant Kütüphanesine getirdikleri hediye kıtapları takdim ettiler. Fotoğrafta, solda Heyet Başkanı İlhan Memedzade, ortada Cumhurbaşkanı İlhan Aliyev’in Hukuk Danışmanı İsahan Valiyev görülüyor.

Levant Kütüphanesi’nin resmî açılışı, 28 Mayıs Azerbaycan Bağımsızlık Günü ile aynı tarihte yapıldı. Bu nedenle gecenin ikinci önemli bölümünü Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti üzerine düzenlenen panel oluşturdu.

Azerbaycan Millî Şûrası, 28 Mayıs 1918’de bağımsızlık bildirgesini kabul ederek Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu. Doğu’nun ve Müslüman dünyasının ilk parlamenter, demokratik ve laik cumhuriyet örneklerinden biri olan bu devlet, yalnızca 23 ay yaşayabildi; Nisan 1920’de Sovyet Kızıl Ordusu’nun müdahalesiyle sona erdi.

Ancak kısa ömrüne rağmen parlamenter temsil, hukuk devleti, eğitim ve kadınların siyasal hakları bakımından bıraktığı miras, modern Azerbaycan’ın devlet geleneğinde belirleyici oldu. Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nin çözülme döneminde 18 Ekim 1991’de kabul edilen anayasal belgeyle devlet bağımsızlığını yeniden kurdu ve kendisini 1918 Cumhuriyeti’nin hukukî ve siyasî mirasçısı ilan etti.

Azerbaycan heyetinden Zohra Aliyeva, açılışa katılan konuklara yaptığı konuşmasında, kendilerine gösterilen ilgiye teşekkür etti ve kütüphaneye hediyelerini sundu.

28 Mayıs 2026, bu nedenle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin 108’inci kuruluş yıldönümüydü. Haarlem’deki panelde 1918 Cumhuriyeti’nin kuruluşu, bağımsızlık düşüncesi, Avrupa ile tarihî ilişkiler, kültürel kimlik ve devlet oluşumu ele alındı.

SOTA’nın 1990’dan bu yana Azerbaycan’a gösterdiği ilgi düşünüldüğünde, açılışın 28 Mayıs’a getirilmesi yalnızca takvimsel bir tercih değildi. Yeni kütüphanenin Türkistan, Kafkasya ve Azerbaycan çalışmalarına uzanan kökleri de böylece hatırlatılmış oldu.

KONUŞMALAR, MÜZİK VE SEMBOLİK AÇILIŞ

Akşamın programını Ömer Erdem yönetti. Akademisyenleri, diplomatları, kültür kuruluşlarının temsilcilerini ve Azerbaycan toplumundan konukları selamlayan Erdem, toplantının tarih, kültür, bilim ve dostluğu aynı çatı altında buluşturduğunu vurguladı.

Dr. Mehmet Tütüncü, SOTA’nın kuruluşundan bu yana yürüttüğü çalışmaları, Azerbaycan ile ilişkilerini, yayınlarını ve kütüphane koleksiyonunun nasıl geliştiğini anlattı. Jonkheer André Testa ise ailesinin Ceneviz’den Konstantinopolis’e ve Avrupa diplomasisine uzanan tarihini aktararak, Levant Kütüphanesi’nin kültürel mirası koruma ve uluslararası iş birliği bakımından taşıdığı öneme dikkat çekti.

Gamze Arıker’in geleneksel ve kültürel eserlerden oluşan müzik dinletisinin ardından kütüphanenin logosu tanıtıldı ve resmî açılış gerçekleştirildi. Program, Azerbaycan Cumhuriyeti paneli,
soru-cevap bölümü, kütüphane gezisi ve resepsiyonla devam etti.

DOSTLAR ELLERİ BOŞ GİTMEDİ; HER HEDİYE KÜTÜPHANEYE BAŞKA BİR TARİH TAŞIDI

FOTOĞRAF: Soldan sağa: Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu Beski başkanı İbrahim, Görmez, Corendon Havayolları Amsterdam Müdürü Berk Güden, Hollanda Türk Seyahat Acentaları Birliği Başkanı Kâmil Saygı, Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör ve naçizane şahsım, yanımızdaki Mehmet Tütüncü’ye hediyelerimizi sunduktan sonra.

Cumhuriyet’ten Evliya Çelebi’ye, 120 yıllık İncil’den Türkçenin tarihî fermanına ve Altın Göl Anıtları’na kadar uzanan armağanlar, Levant Kütüphanesi’nin raflarını olduğu kadar anlam dünyasını da zenginleştirdi.

Dr. Mehmet Tütüncü’nün alışılmışın dışındaki Levant Kütüphanesi’ni ziyaret eden dostları, açılışa elleri boş gelmedi. Ancak getirilenler sıradan birer açılış hediyesi değildi. Her biri başka bir dönemi, başka bir inancı, başka bir kültür damarını ve ortak hafızamızın farklı bir parçasını temsil ediyordu. Böylece açılış günü, kütüphanenin raflarına yalnızca yeni eserler değil; Cumhuriyet’in dönüşüm hikâyesi, Evliya Çelebi’nin yolları, dinler arası saygı, Türkçenin devlet dili olma mücadelesi ve Türk tarihinin eski anıtları da taşındı.

Bu satırların yazarı olarak ben de kütüphaneye, Dr. İlyas Bozkurt’un kaleme aldığı “Cumhuriyet Reformları ve Atatürk” adlı eseri sundum. Cumhuriyet, egemenliği saraydan millete devreden; eğitimden hukuka, kadın haklarından toplumsal hayata kadar Türkiye’nin yönünü değiştiren büyük bir dönüşümün adıdır. Atatürk’ün öncülüğündeki reformları ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini anlatan bu eserin, Levant Kütüphanesi’nin tarih ve düşünce raflarına çok yakışacağına inanıyorum.

İlhan Karaçay, Dr. İlyas Bozkurt’un “Cumhuriyet Reformları ve Atatürk” adlı eserini Levant Kütüphanesi’nin kurucusu Dr. Mehmet Tütüncü’ye sundu.

EVLİYA ÇELEBİ’NİN 40 YILLIK YOLCULUĞU HAARLEM’E ULAŞTI


Veyis Güngör, “Evliya Çelebi Atlası”nı Dr. Mehmet Tütüncü’ye teslim ederek büyük seyyahın kültür mirasını Levant Kütüphanesi’ne taşıdı.

Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör’ün hediyesi ise “Evliya Çelebi Atlası” oldu. Yaklaşık 40 yıl boyunca Osmanlı coğrafyasını dolaşan Evliya Çelebi, yalnızca gördüğü şehirleri kaydetmedi; insanların dillerini, inançlarını, geleneklerini, yemeklerini, mimarisini ve günlük hayatını da benzersiz üslubuyla geleceğe taşıdı.

On ciltlik “Seyahatnâme”, bugün Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Anadolu’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyanın 17’nci yüzyıldaki toplumsal hafızasını koruyan eşsiz bir kaynak niteliğindedir. Evliya Çelebi’nin geçtiği yolları, gördüğü şehirleri ve anlattığı dünyayı haritalar üzerinden izleten bu atlasın Levant Kütüphanesi’ne armağan edilmesi, sanki büyük seyyahın yüzyıllar sonra Haarlem’e uğraması gibiydi.

BİR İSLAM KURULUŞUNUN ESKİ BAŞKANINDAN 120 YILLIK İNCİL


İbrahim Görmez, yaklaşık 120 yıllık İngilizce İncil’i Dr. Mehmet Tütüncü’ye sundu. Hediye, dinler arası saygının ve Levant ruhunun güçlü bir sembolü oldu.

Gecenin en şaşırtıcı ve belki de Levant Kütüphanesi’nin ruhunu en iyi anlatan hediyesi, İbrahim Görmez’den geldi. Hollanda Türk İslam ve Kültür Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yapmış olan Görmez, yaklaşık 120 yıl önce basılmış İngilizce bir İncil’i kütüphaneye armağan etti.

İlk bakışta, “Bir İslam kuruluşunun eski başkanı neden İncil hediye eder?” diye sorulabilir. Cevabı aslında çok açıktır: Gerçek inanç, başka bir inancın kitabından korkmaz; onu tanımaya, anlamaya ve korumaya değer verir. Görmez’in hediyesi, dinler arasındaki saygının uzun konuşmalardan çok daha etkili bir ifadesi oldu.

İşin hoş tarafı şuydu: Kütüphaneye herkes kendi dünyasından bir eser getirirken, Görmez komşunun kutsal kitabını getirmişti. Böylece yalnızca eski bir İncil değil, “Birbirimizi tanımadan birbirimizi anlayamayız” mesajı da raflara yerleşti. Doğu ile Batı’yı, İslam ile Hristiyanlığı ortak kültürel hafızada buluşturmayı amaçlayan Levant Kütüphanesi için bundan daha anlamlı bir hediye düşünmek gerçekten zordu.

TÜRKÇENİN SESİ, KARAMANOĞLU MEHMET BEY’İN HEYKELİYLE GELDİ


Berk Güden, Karamanoğlu Mehmet Bey’in küçük heykelini Dr. Mehmet Tütüncü’ye sundu. Heykel, Türkçenin devlet ve kültür dili olma mücadelesini simgeliyor.

Corendon Hava Yolları Hollanda Müdürü Berk Güden de salona, taşıdığı anlam boyundan çok daha büyük olan küçük bir heykelle geldi. Güden’in armağanı, Karamanoğlu Mehmet Bey’in heykeliydi.

13’üncü yüzyıl Anadolu’sunda saray ve devlet çevrelerinde Farsça ile Arapçanın ağırlığı hissedilirken, halkın konuştuğu Türkçeye kamusal alanda yer açan tarihî karar, Karamanoğlu Mehmet Bey’in adıyla özdeşleşti. 13 Mayıs 1277 tarihli ünlü dil fermanında yer alan, “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecliste ve seyranda Türk dilinden gayrı dil söylemeyeler” hükmü, Türkçenin devlet ve toplum hayatındaki itibar mücadelesinin simgesi oldu.

Bugün 13 Mayıs’ın Türk Dil Bayramı olarak anılmasının arkasında da bu tarihî miras bulunuyor. Berk Güden’in seçtiği heykel, Levant Kütüphanesi’ne yalnızca bir süs eşyası değil; bir milletin kültürel varlığını koruyan en büyük gücün kendi dili olduğunu hatırlatan kalıcı bir mesaj kazandırdı.

ALTIN GÖL ANITLARI, KÜTÜPHANEYE SANAT ESERİ OLARAK GİRDİ

Kâmil Saygı, Altın Göl Anıtları’nı konu alan sanat eserini Dr. Mehmet Tütüncü’ye sunarak kütüphane koleksiyonuna farklı bir boyut kazandırdı.

Havacılık ve turizm uzmanı Kâmil Saygı’nın armağanı da Türk tarihinin derinliklerine uzanıyordu. Saygı, “Altın Göl Anıtları ve Tarihlendirilmeleri Hakkında” başlıklı çalışmayı konu alan sanat eserini Dr. Mehmet Tütüncü’ye sundu.

Türklerin eski yazılı ve kültürel mirasına işaret eden bu eser, Levant Kütüphanesi’nin kitap ve belgelerden oluşan koleksiyonuna sanatsal bir boyut ekledi. Böylece raflara yerleştirilen düşünce mirası, duvarda sergilenecek bir tarih anlatısıyla tamamlandı.

Kâmil Saygı’nın hediyesi, bir ihtisas kütüphanesinin yalnızca kitaplarla değil; geçmişi hatırlatan heykeller, objeler ve sanat eserleriyle de yaşayan bir kültür mekânına dönüşebileceğini gösterdi.

ÇOK HEDİYE, TEK MESAJ

Açılışta sunulan armağanların türleri birbirinden farklıydı: Bir Cumhuriyet kitabı, büyük bir seyahat atlası, asırlık bir İncil, tarihî bir şahsiyetin heykeli ve eski Türk anıtlarını hatırlatan bir sanat eseri… Fakat hepsinin ortak mesajı aynıydı: Kültür, ancak paylaşıldığında ve gelecek kuşaklara emanet edildiğinde yaşar.

Dostların hediyeleri, Levant Kütüphanesi’nin daha ilk gününde yalnızca kitap ödünç alınacak bir yer olmayacağını da gösterdi. Burası farklı tarihlerin, inançların, dillerin ve hatıraların yan yana duracağı; birbirini dışlamadan birbirini tamamlayacağı yaşayan bir kültür merkezi olacaktı.

NECİP AZURİ’NİN “LE RÉVEIL DE LA NATION ARABE” ADLI KİTABI

Levant Kütüphanesi’nin raflarındaki eserler, geçmişi tek bir pencereden anlatmıyor. Osmanlı kaynaklarının yanında Avrupa’dan bakışlar; diplomatik belgelerin yanında seyahatnameler; Türkoloji çalışmalarının yanında Arap dünyası, Balkanlar ve Filistin üzerine yayınlar bulunuyor.

Koleksiyonda dikkat çeken eserlerden biri, Kudüs’te Osmanlı idaresinde görev yapmış Necip Azuri’nin “Le Réveil de la Nation Arabe” yani “Arap Milletinin Uyanışı” adlı kitabı.
İlk kez 1905 yılında Paris’te yayımlanan eser, Arap milliyetçiliğinin erken metinlerinden biri sayılıyor; Osmanlı yönetimi, Avrupa güçlerinin bölgedeki rekabeti ve Filistin’de ileride büyüyecek Arap-Yahudi çatışması üzerine dönemin çarpıcı görüşlerini yansıtıyor.

Bugünden bakıldığında bazı ifadeleri tartışmalı olsa da kitabın değeri de burada yatıyor: Bir kütüphane geçmişi onaylamak için değil, geçmişte ne düşünüldüğünü anlamak için kaynak saklar. Levant Kütüphanesi, birbirine zıt görüşleri ve farklı tarih anlatılarını aynı raflarda buluşturarak araştırmacıya hüküm vermeden önce belgeye ulaşma imkânı sunuyor.

KÜTÜPHANENİN GERÇEK SINAVI ŞİMDİ BAŞLIYOR

Bir kütüphaneyi açmak önemli, onu yaşayan bir kuruma dönüştürmek ise daha zor bir iştir.

Levant Kütüphanesi’nin bundan sonraki hedefleri arasında koleksiyonun bilimsel biçimde kataloglanması, araştırmacı ve öğrencilerin kaynaklara düzenli erişiminin sağlanması, konferans ve seminerlerin yapılması, yayın faaliyetlerinin sürdürülmesi ve yeni bağışlarla arşivin genişletilmesi bulunuyor.

Tütüncü, akademisyenlerin, tarihçilerin ve koleksiyonerlerin nitelikli kitap bağışlarına açık olduklarını belirtiyor. Bu çağrı önem taşıyor. Avrupa’da yaşayan Türklerin yarım yüzyılı aşan göç tarihinde evlerde, derneklerde ve kişisel arşivlerde biriken çok sayıda kitap, mektup, fotoğraf ve belge, sahipleri hayattan çekildikten sonra yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Levant Kütüphanesi, yalnızca eski kitapları koruyan bir yer değil, bu dağınık hafızanın gelecekte buluşabileceği bir merkez hâline gelebilir. Ancak bunun için koleksiyonların yalnızca raflara yerleştirilmesi değil, kimliklerinin belirlenmesi, kayıt altına alınması, mümkün olanların dijitalleştirilmesi ve araştırmacılara duyurulması gerekiyor.

HAARLEM’DEN DÜNYAYA VERİLEN MESAJ

Levant Kütüphanesi’e ilgi duyanların birçoğu Hollandalı. Fotoğrafta Türk tarihine ilgi duyan ve önem veren iki Hollandalı ziyaretçi görülüyor.

Levant Kütüphanesi’nin açılışı büyük devlet törenleriyle veya görkemli bütçelerle yapılmadı. Fakat temsil ettiği düşünce, törenin ölçülerinden çok daha büyüktü.

Bir tarafta Türkiye’den Hollanda’ya uzanan bir ailenin ve bir araştırmacının yarım asırlık emeği; diğer tarafta Leiden’de oluşmuş bir Türkoloji geleneğinin korunmaya alınan kitapları vardı. Ceneviz kökenli bir Levanten ailenin diplomasi mirası, Katolik bir piskoposun barışçı birlikte yaşama çağrısı ve Azerbaycan’ın bağımsızlık hafızası aynı salonda buluştu.

Bu buluşma, Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yalnızca siyasî tartışmalardan ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Devletler arasında zaman zaman gerilimler yaşanabilir, hükümetler değişebilir, üniversitelerde bölümler açılıp kapanabilir. Fakat kitaplarda ve arşivlerde korunan ortak geçmiş, günübirlik tartışmalardan daha uzun ömürlüdür.

Haarlem’de açılan Levant Kütüphanesi’nin asıl değeri de burada yatıyor: Geçmişi bir kavga alanı olarak değil, birbirini anlamanın kaynağı olarak görmek.

Bir insanın 50 yılda topladığı kitaplar, şimdi yüzlerce araştırmacının önünde yeni yollar açabilir. Bir bilim insanından kalan 2 bin eser, kaybolmak yerine yeni çalışmaların başlangıç noktası olabilir. Bir zamanlar saraylarda ve elçiliklerde Doğu ile Batı arasında söz taşıyan dragomanların görevi, bugün kitapların sessiz diliyle sürdürülebilir.

Haarlem’de açılan kapı, bu nedenle yalnızca bir kütüphanenin kapısı değildir. Avrupa’nın ortasında, önyargıların yerine bilgiyi, uzaklığın yerine ortak hafızayı, ayrışmanın yerine diyaloğu koymak isteyen yeni bir entelektüel koridorun kapısıdır.

Önemli duyuru:
Levant Kütüphanesi’ni ziyaret etmek isteyenler için, bir süre telefonla randevu şartı var.
Aranması rica edilen telefon numarıs: +31624255100