CHP'Yİ ASIL YIPRATAN RAKİBİ DEĞİL, KENDİ AYNASIDIR

Abone Ol

Siyasette en büyük tehlike, rakibinizin gücü değildir. En büyük tehlike, kendi bünyenizde büyüttüğünüz zaafları görememektir.

Elbette Türkiye'de muhalefetin uzun süredir ciddi siyasi ve hukuki baskılarla karşı karşıya olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, parti içi süreçlere ilişkin davalar, yargı üzerinden yürüyen tartışmalar... Bunların tamamı kamuoyunda geniş biçimde konuşuluyor.

Ancak bütün bunların yanında CHP'nin kendi içine dönüp sorması gereken çok daha rahatsız edici bir soru var:

Eğer bu parti gerçekten güçlü bir kurumsal yapıya sahipse, neden her krizde en büyük yarayı içeriden alıyor?

Hiçbir bina, sadece dışarıdan esen rüzgâr yüzünden yıkılmaz.

Kolonları zayıfsa yıkılır.

Bugün CHP'nin en büyük sorunu yalnızca dış baskılar değildir. Asıl sorun, yıllardır oluşan ve giderek normalleşen bir yönetim anlayışıdır.

Emek verenlerin küstüğü...

Teşkilatın sesinin yeterince duyulmadığı...

Liyakatin zaman zaman kişisel dengelerin gerisinde kaldığı...

En önemlisi, siyasi hafızanın kolayca silinebildiği bir anlayış...

İşte tabanı asıl yoran budur.

Son günlerde yeniden gündeme gelen bazı görevlendirmeler de bu tartışmayı büyütüyor. Dün aday gösterilmediği için partisinden ayrılan, başka bir siyasi partiden CHP'nin karşısına çıkan, seçim meydanlarında eski partisini çok sert sözlerle eleştiren isimlerin, aradan çok geçmeden yeniden partinin en üst yönetim kademelerinde görev alabilmesi; sadece bir tercih değil, aynı zamanda teşkilata verilmiş güçlü bir mesajdır.

O mesaj ise ister istemez şu soruyu doğuruyor:

Partisine zor zamanda sahip çıkan mı daha değerli, yoksa şartlar değişince geri dönen mi?

Bir siyasi hareketin karakteri tam da bu noktada ortaya çıkar.

Güçlü partiler sadece seçim kazanan partiler değildir.

Güçlü partiler, ilkesini kişilere göre değiştirmeyen partilerdir.

Dün söylenen sözleri bugün hiç söylenmemiş gibi kabul etmek, sadece siyasi pragmatizm değildir; aynı zamanda kurumsal hafızanın aşınmasıdır.

Siyaset elbette küslükleri bitirebilir.

İnsanlar yeniden aynı çatı altında buluşabilir.

Ancak bunun da bir siyasi ahlakı vardır.

Topluma ve parti tabanına "Neden?" sorusunun ikna edici cevabı verilmeden yapılan her dönüş, güveni biraz daha aşındırır.

CHP'nin son on beş yılına bakıldığında benzer örneklerin hiç de az olmadığı görülüyor.

Aday belirleme krizleri...

Ön seçim tartışmaları...

Kurultaylardan sonra derinleşen kamplaşmalar...

Belediyelerde yaşanan iç çekişmeler...

Partisini en ağır şekilde eleştirip ayrıldıktan sonra yeniden önemli görevlere gelen isimler...

Her seçim sonrası değişen kadrolar ama değişmeyen yöntemler...

Sonra da aynı cümle:

"Birlik ve beraberlik içinde olmalıyız."

Oysa birlik, sadece aynı salonda fotoğraf vermek değildir.

Birlik; adalet duygusunu koruyabilmektir.

Birlik; emek veren insanın hakkını teslim edebilmektir.

Birlik; ilkeleri kişilere göre eğip bükmemektir.

Bugün CHP'nin önündeki en büyük sınav, sadece iktidarın uyguladığı baskılara karşı direnmek değildir.

Asıl sınav, kendi içinde güven duygusunu yeniden inşa edebilmektir.

Seçmen birçok siyasi hatayı affedebilir.

Samimiyetsizliği affetmez.

Teşkilatlar seçim yenilgilerini unutabilir.

Çifte standardı unutmaz.

Partiler dışarıdan gelen operasyonlarla zayıflayabilir.

Fakat onları asıl çökerten, içeride adalet duygusunun kaybolmasıdır.

Unutulmamalıdır ki tarih boyunca hiçbir büyük siyasi yapı, yalnızca rakiplerinin gücü yüzünden dağılmadı.

İçeride liyakat zedelendiğinde...

Vefa unutulduğunda...

İlkeler kişilere göre değiştirildiğinde...

Kapıyı dışarıdakiler değil, içeridekiler açtı.

Bir partiyi ayakta tutan şey; tabelası, lideri ya da seçim başarısı değildir.

O partiyi ayakta tutan, en zor günde bile "Bu yapı adildir." diyebilen insanların varlığıdır.

İşte CHP'nin bugün en çok üzerinde düşünmesi gereken mesele de budur.

Dışarıdaki mücadeleyi kazanmanın yolu, önce içeride güveni kaybetmemekten geçer.