Tuncer Bakırhan 5 Eylül’de toplanan DEM Partinin 5. Olağan Büyük kongresinde “Demokratik Cumhuriyet hareketini bugünden itibaren başlatıyoruz” dedi.
Giderek daha da otoriterleşen içinde geçtiğimiz şu süreçte, sanki barış, adalet, demokrasi mücadelesi veren yokmuş da bu 5 Eylül DEM Parti kongresi ile başlayacakmış, doğru mu duydum, diye kendine sormadan edemiyor insan.
Böyle bir yargıya nasıl varıyorlar, merak ettim, anlamak istedim. Öcalan’ın geliştirdiği şu “3. Yol/Ayak” anlayışı nedir diye biraz baktım.
5 Eylül konuşmasında Bakırhan “100 yıllık cumhuriyet tarihinde bu ülkeyi iki siyasal gelenek yönetti.” “Bugün siyasal mücadelemizi her zamankinden daha güçlü şekilde 3. Yol’da kuruyoruz. İlle de hak diyoruz, ille de halk diyoruz, ille de ezilenler diyoruz, ille de demokrasi ve hukuk diyoruz. Yolumuz Üçüncü Yol’dur, yolumuz demokrasi ve barıştır” diyor ve ekliyor “Müstakil siyasetimizi güçlendirmek için inançla ve kararlılıkla yolumuza bakacağız.”
Bu yaklaşıma göre Türkiye’yi II. Meşrutiyetten beri iki egemen siyasi çizgi yönetti: İttihat ve Terakki ve karşıtları diye başladı, sonra da arkası geldi. Bu iki egemen çizginin birbirini boğmaya çalışması yüzünden Cumhuriyet tarihi, kriz ve bunalım tarihi oldu. Bu iki egemen siyasal çizginin son görüntüleri Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı partileriydi. İki taraf da demokrasiyi temsil etmiyor. 3.Ayak/Yol ise demokratik kamuoyunun ta kendisi. Ezilenlerin tümü: Kürtler, Aleviler, gençler, işçiler. Devlete, onu belirleyen bu iki ayağın yanına bir de 3. Ayak (demokrasi ayağı) eklenirse Devlet+ Demokrasi olacak. Kürtlerin kurucu aktör haline gelmesi ile Cumhuriyet Demokratikleşecek. (BKNZ: DEM Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel 7 Nisan 2020, Yeni Yaşam).
Bu anlayışta 3. Yolun Müstakil olması, yani başka bir hareketle bağlantılı olmaması, kendine özgü olması, diğer ayaklarla karışmaması önemli. 3. Yol hareketi bütün ezilenleri, işçileri içine alarak 85 Milyonu yönetecek kadar güçlenince, egemen iki ayağın yanına üçüncü ayak eklenmesi ile “Kürtler kurucu aktör” haline gelecek, Türkiye, Demokratik Cumhuriyet olacak.
Sevdiğim DEM Partili bir dost bu eklektik yaklaşımdan o kadar etkilenmiş ki, Abdullah Öcalan’a Marx ve Lenin’den sonra gelen çağın teorisyeni diye bakmaya başlamış.
Olabilir, fakat bu noktada aklıma takılan küçük bir sorun var: Abdullah Öcalan’ın önderliği altında bu müstakil Demokratik Cumhuriyet Hareketi’ne, kitlesel katılımı nasıl sağlayacaksınız da 3. Ayak ülkeyi yönetecek kadar güçlenebilecek.
Bu arkadaşlar Abdullah Öcalan’ın bu toplumun hafızasında nasıl yer aldığının farkında olmaya bilirler mi diye hayretle soruyor kendine insan. Bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu Öcalan’ı 40 yıllıdır süren çatışmanın sorumlusu olarak görüyor, bir kendinize gelin.
Söylemlerinizde, siyasetinizde her fırsatta Öcalan’ı öne çıkardıkça Türk Milliyetçilerinin Kürt sorununa dönük direncinin bilendiğini, Kürt/Türk milliyetçiliği arasındaki sürtüşmenin en hafif deyimle iki halkın arasındaki mesafeyi açtığını görmüyor musunuz? Bu yaklaşımla Türk işçisini, emekçisini, gencini, Alevi’sini 3. Yola nasıl çekeceksiniz?
Bu düz mantığın bir başka sonucu var: 2. Ayağı oluşturan örneğin Yeni Parti, İyi Parti, hatta İşçi Partisi gibi kimi sol partiler bile egemen siyasal çizgi içinde, devlet içinde yer almış oluyorlar. Doğal olarak da demokrasi mücadelesi içinde yer almıyorlar. Çünkü bu yaklaşımda temel mücadele anlayışı devletten bir şey beklemeden kendi öz gücüyle hareket etmek.
Tuncay Bakırhan 5. Kongrenin açılış konuşmasında “Kürt meselesinin demokratik çözümünü Türkiye’nin genel demokratikleşme süreciyle birleştiren siyasi hattı büyüteceğiz” diyor. İki ayrı şey var, bu iki ayrı şey birleşecek.
Bu eklektik yaklaşımda sanki biraz arabayı atın önüne bağlama durumu da var. Kürt hareketi Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası haline getirilse mesela. Bu daha ulaşılabilir, kolay bir hedef olmaz mı?
Türkiye’de demokratikleşme Kürt Sorunundan ibaret değildir. Cumhuriyetin eşit yurttaşlık temelinde demokratikleşmesi ile, yani ulus devleti etnik temelde tanımlamayı terk etmekle Kürt Sorunu da çözülür. Sorun, iddia edildiği gibi Ulus olmaktan çıkmayla değil, Kürt’ü Türk’ü, Çerkez’i Laz’ı ile kaynaşmış bir Ulus olma yoluyla çözülür.
Kürtler ile Türklerin temsilcileri bir araya gelecekler Cumhuriyet kuracaklar, böyle olsa olsa kooperatif kurulur. Daha bir araya gelirken birbirini ayrıştıran ötekileştiren unsurlar ortak bir gelecek kuramazlar. Koorperatif bir yapı barışı getirmez.
Bu durumda çatışma külün altındaki köz gibi hep canlı kalır, ocağa birisi bir şey atar, ateş harlanır. Amerika tam da bunu istiyor. Amerika’nın Orta Doğu’yu parçalı yapılar içinde gevşek bir bütün içinde bir arada tutma politikasıyla bu politika örtüşüyor.
Türk’ün partisi ayrı Kürt’ün partisi ayrı olmaz. Türk’ün Demokratik Hareketi ayrı, Kürt’ün Demokratik Hareketi ayrı olmaz. Bu Milliyetçi bir bakış açısıdır. Suriye’de olabilir, burada olmaz.
Bugün Türkiye’de sadece Kürt Sorunu yok. Üsküdar Belediye’si için verilen mücadele, siyasi davalarda avukatların verdiği, Silivri zindanlarında verilen mücadele, öğretmenlerin, madencilerin hak arayışları, Akbelen’de insanların toprağına, zeytinine sahip çıkma mücadelesi, İmamoğlu’nun, Özgür Özel ve arkadaşlarının verdiği mücadele, namuslu gazetecilerin, yazarların köşelerinde, televizyon ekranlarında verdikleri mücadeleler; bunların her biri Cumhuriyet’i Demokratikleştirme mücadelesidir.
Bakırhan Kürtler kurucu aktör olursa Türkiye güçlenir, diyor. (5. Kongre açılış konuşması) Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin kurucu aktör olması gibi bir talep, ayrımcı, Milliyetçi bir söylemdir, yol göstermedir. Cumhuriyet dil, din, ırk farkı gözetmeksizin bütün yurttaşların eşit yurttaşlığı temelinde yükselirse demokrasi güçlenir, yaşam biçimi haline gelir.
Toplumun ezici çoğunluğunun duygularını görmezden gelircesine Abdullah Öcalan’ı ulu önder haline getirir, her fırsatta Öcalan’a atıfta bulunur, İmralı’ya gidip gelmeyi mücadele biçimi haline getirirseniz bu sizi Sol’a değil Milliyetçiliğe çeker.
MGK kararları beklenerek, anayasal düzenlemeler beklenerek, sadece sandığa endeksli çabalarla kötü gidişin önüne geçilemez. İki lafın arasında barış, demokrasi, sosyalizm, hak, adalet demekle avare kasnak gibi dönüp durarak sonuç elde edilemez.
Üç milyon Kürt vatandaş yerinden yurdundan olmuş, Doğu ve Güney Anadolu bölgelerinde hayvancılık yapılamaz olmuş, insanlar Batı’ya mevsimlik işçiliğe gelir olmuş. Gittikleri yerlerde Kürt oldukları için itilip kakılmışlar, saldırıya uğramışlar.
Demokrasi mücadelesi öncelikle bu insanların sorunlarına kafa yormakla başlar.
Taziye çadırları acıların sağaltıldığı yerlerdir. Milliyetçilerin karşılıklı kol kapma mücadelesi verdiği siyasi mücadele alanları olmamalıdır. Bırakın insanlar acılarını bari rahat yaşasın.
Demokrasi Mücadelesi kimlikler üzerinden değil, mağduriyetler üzerinden, ortak çıkarlar üzerinden verilir. Ortak bir toplanma adresi olur, stratejisi, yol haritası olur, birbiri ile dayanışma halinde paydaşları olur.
Barış ve demokrasi mücadelesi müstakil verilemez.
Abdullah Öcalan Kürt Halkı’nın önemli bir bölümünün gözünde önemli bir değer olabilir, bu anlaşılabilir. Ancak sonuçta bir tutsaktır. Niyetinden bağımsız olarak sonuçta iktidarın kullandığı bir araçtır. İşe yaradığı sürece kamuoyu gündeminde tutulur. İşe yaramadığı yerde sesi kesilir. Kamuoyunda her gün terör ile ilişkilendirilen bir ismin arkasında hizalanarak Demokratik Cumhuriyet hedefine yol alınamaz.
Burada olmayacak (oksimoron) bir durum var. Gerçekçi olmak her zaman iyidir.
Öcalan, Kürt Hareketinin gelişmesinin önünde bir sorun haline gelmemeli, getirilmemeli.