İlhan KARAÇAY yazdı:
BİR GAZETE HABERİNDEN ÇOK DAHA BÜYÜK BİR SORU
Değerli Okurlarım,
Hollanda’nın De Telegraaf gazetesi, 9 Eylül 2026 tarihli sayısında çok dikkat çekici bir dosya yayınladı. Başlığında, ‘Bizim hikâyemiz nedir?’ diye soruyor; İslamın yükselişi veya Batı uygarlığının gerilemesi konusundaki kaygıların, Hristiyanlığın yeniden değerlendirilmesine yol açtığını yazıyordu.
Haberde Richard Dawkins’ten Tom Holland’a, Beatrice de Graaf’tan Stefan Paas ve David Boogerd’e kadar farklı isimlerin görüşleri aktarılıyordu.
Bu haber önemliydi, ama mesele tek bir gazete sayfasına sığmayacak kadar genişti. Çünkü bugün Amsterdam’dan Berlin’e, Paris’ten Londra’ya, İstanbul’dan Washington’a kadar aynı sorular soruluyor:
Din geri mi dönüyor?
Avrupa yeniden Hristiyanlaşıyor mu?
Müslüman gençler neden inançlarına daha görünür biçimde sarılıyor?
Başörtüsü, haç, ezan, Noel ve Ramazan gerçekten birer inanç meselesi mi, yoksa siyasetin kullandığı kimlik işaretleri mi?
Ve en önemlisi, farklı inançlardan insanlar birbirlerinin rakibi mi, yoksa aynı huzursuz çağın farklı cevaplarını arayan komşular mı?
Şahsımın kanaati şudur: Bugün yaşanan hadise, yalnızca dinlerin karşı karşıya gelmesi değildir. Daha çok, hızlı değişim karşısında kimliklerin sarsılmasıdır. İnsanlar ekonomik güvensizlik, savaş, göç, yalnızlık, teknolojik dönüşüm ve kurumlara duyulan güvenin azalması karşısında, kendilerine sağlam bir hikâye arıyor. Kimi bu hikâyeyi dinde, kimi milliyette, kimi insan haklarında, kimi de hepsinin karışımında buluyor. Sorun, inancın varlığı değil; inancın, korkunun ve siyasî hesabın emrine verilmesidir.
DE TELEGRAAF’IN DİKKAT ÇEKTİĞİ YENİ EĞİLİM
De Telegraaf’ın haberinde, son yıllarda özellikle sağ muhafazakâr çevrelerde yükselen, “Kültürel Hristiyanlık” anlayışına dikkat çekiliyor. Burada sözü edilenler, mutlaka Tanrı’ya inanan veya düzenli olarak kiliseye giden insanlar değil. Bazıları dinî inanca sahip olmadıkları hâlde, Hristiyanlığı Batı kültürünün, ahlâkının ve toplumsal düzeninin temel unsurlarından biri olarak görüyor.
Haberde bunun en dikkat çekici örneği olarak, dünyaca tanınmış İngiliz biyolog ve ateizm savunucusu Richard Dawkins gösteriliyor. Dawkins, hâlâ inançsız olduğunu açıkça belirtmesine rağmen, kendisini Hristiyan kültürüne ait hissettiğini söylüyor. Hatta Hristiyanlık ile İslam arasında seçim yapmak zorunda kalması hâlinde, Hristiyanlığı tercih edeceğini ifade ediyor.
Tarihçi Tom Holland da Batılı toplumların, farkında olsalar da olmasalar da Hristiyanlığın şekillendirdiği bir kültürün içinde yaşadığını savunuyor. Holland bu durumu, “Batı’da hepimiz Japon balıkları gibiyiz; içinde yüzdüğümüz su Hristiyanlıktır” benzetmesiyle anlatıyor.
Elon Musk, Jordan Peterson ve Douglas Murray gibi isimlerin de kendilerini “Kültürel Hristiyan” olarak tanımladıkları belirtiliyor.
Gazeteye göre bu eğilim Hollanda’da yeni değil. Pim Fortuyn bu düşüncenin öncülerinden biriydi. Daha sonra Ayaan Hirsi Ali aynı çizgide yer aldı. Günümüzde ise JA21’in kurucusu Annabel Nanninga ile hukuk filozofu Paul Cliteur gibi isimler, Hristiyanlığı yalnızca dinî değil, kültürel ve toplumsal bir miras olarak öne çıkarıyor.
İNANÇSIZLAR DA BU MİRASLA GURUR DUYABİLİR Mİ?
De Telegraaf’ın görüştüğü tarihçi Beatrice de Graaf, ilahiyatçı Stefan Paas ve gazeteci David Boogerd, Tanrı’ya inanmayanların da Hristiyanlığın kültürel mirasıyla gurur duyabileceğini savunuyor.
Üç isim, savaşların, göçün, kutuplaşmanın, kimlik mücadelelerinin ve kurumlara duyulan güven kaybının arttığı bir dönemde, toplumun kendisini birbirine bağlayan kökleri yeniden hatırlaması gerektiğini belirtiyor.
Onlara göre evrensel insan hakları, insanın kökeni ve cinsiyeti ne olursa olsun değerli kabul edilmesi, hiç kimsenin hukukun üzerinde bulunmaması, köleliğin reddedilmesi, yoksullara yardım edilmesi ve sağlık hizmetlerinin herkes için ulaşılabilir olması gibi Batılı değerlerin gelişiminde Hristiyanlığın önemli bir payı bulunuyor.
Beatrice de Graaf, tek eşlilik anlayışının da Hristiyanlıktan kaynaklandığını ifade ediyor.
Stefan Paas ise zenginlerin toplumdaki yoksullarla ilgilenmesi gerektiği düşüncesinin bugün kendiliğinden anlaşılır kabul edildiğini, ancak Hristiyanlık öncesi Roma İmparatorluğu’nda böyle bir yaklaşımın son derece garip karşılanacağını hatırlatıyor.
Üçlü, Avrupa’nın yaşadığı bazı sıkıntıların sorumluluğunu bütünüyle Hristiyanlığa yüklerken, bugün gurur duyulan değerlerin oluşmasındaki payını görmezden gelmenin tarihî bir haksızlık olduğu görüşünde.
İSLAMIN GÖRÜNÜRLÜĞÜ, “BİZİM HİKÂYEMİZ NEDİR?” SORUSUNU DOĞURDU
Gazeteci David Boogerd, göçün ve İslamın Avrupa toplumundaki görünürlüğünün artmasının, sekülerleşmiş Batılı insanı kendi kimliğini yeniden düşünmeye yönelttiğini söylüyor: “Toplumumuzda İslamın daha görünür hâle gelmesinin, sekülerleşmiş Batılı insana şu soruyu yönelttiğini düşünüyorum: Peki ama bizim hikâyemiz nedir?”
Beatrice de Graaf’a göre, göçmen kökenli Müslüman gençlerin dinlerini görünür ve güçlü bir kimlik unsuru olarak yaşamaları, bazı Hristiyan gençlerin de kendi dinî ve kültürel köklerine yeniden yönelmesine yol açıyor. Haberde, Müslüman öğrencilerin topluca ibadet ettiğini gören Hristiyan öğrencilerin, “Bir dakika, biz de bunu yapabiliriz” diye düşünmeye başladıkları bir okul örneği veriliyor.
Ancak Boogerd, bu gelişmenin iki grubun birbirine üstünlük tasladığı bir kimlik yarışına dönüşebileceği uyarısını da yapıyor. Bir PEGIDA gösterisinde insanların haçlar ve Hristiyanlık sembolleriyle dolaştığını, fakat gösteriye katılanların yüzde 80’inin inançsız olduğunun ortaya çıktığını hatırlatıyor. Bu örneğin, Hristiyanlığın bir kültür savaşında nasıl siyasî araç hâline getirilebildiğini gösterdiğini belirtiyor.
De Telegraaf’ın haberindeki en çarpıcı değerlendirme ise Stefan Paas’tan geliyor: “Bazen kültürümüz bir tür orta yaş krizi yaşıyormuş gibi görünüyor.”
RAKAMLARIN ANLATTIĞI DÜNYA
Pew Research Center’ın 2025’te yayınladığı, 2010-2020 dönemini inceleyen geniş araştırma, tartışmanın demografik zeminini açıkça gösteriyor. 2020’de Hristiyanların sayısı yaklaşık 2,3 milyara ulaştı. Bu, 2010’a göre yüzde 6 artış demekti. Ancak dünya nüfusu daha hızlı büyüdüğü için Hristiyanların dünya nüfusundaki payı yüzde 31’den yüzde 29’a geriledi. Müslümanların sayısı ise aynı dönemde yüzde 21 artarak 1,7 milyardan 2 milyara çıktı; dünya nüfusundaki payları yüzde 24’ten yüzde 26’ya yükseldi.
Bu farkı yalnızca ‘bir din diğerini geçiyor’ biçiminde okumak yanıltıcıdır. Müslüman nüfusun daha hızlı artmasında genç yaş yapısı ve doğurganlık önemli rol oynuyor. Hristiyan nüfus ise özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da din değiştirme veya herhangi bir dine bağlı olmama yönündeki tercihlerden etkileniyor. Aynı araştırmaya göre, 2010-2020 döneminde Müslümanlardan sonra sayısı en hızlı artan grup, ‘herhangi bir dine bağlı olmadığını’ söyleyenler oldu.
Avrupa’da Hristiyanlar hâlâ çoğunlukta, ancak bu çoğunluk giderek inceliyor. Kiliseye bağlılık azalıyor, ibadetlere katılım düşüyor ve ‘dindar Hristiyan’ ile ‘kültürel Hristiyan’ arasındaki fark büyüyor. Buna karşılık Müslüman nüfus, göçün yanında Avrupa’da doğan ikinci ve üçüncü kuşaklarla daha görünür hâle geliyor. Görünürlükteki artış, sayısal gerçekliğin ötesinde bir algı yaratabiliyor. Bir mahallede yeni bir caminin açılması, başörtülü kadınların veya Ramazan etkinliklerinin görünmesi, bazen nüfus oranından çok daha büyük bir değişim yaşanıyormuş duygusu doğuruyor.
HOLLANDA AYNASINDA DİN VE DİNSİZLEŞME
Hollanda bu büyük dönüşümün küçük ama çok öğretici bir aynasıdır. Merkezi İstatistik Bürosu CBS’nin 2023 tarihli değerlendirmesine göre, ülkede dinî bir topluluğa bağlı olmayanların oranı artık çoğunluğu oluşturuyor. 2017’de ilk kez dinî aidiyeti bulunmayanların oranı, bir dine bağlı olanları geçmişti. Sonraki yıllarda bu yön devam etti. Ülkede Katolik ve Protestan aidiyeti gerilerken, Müslümanların oranı yaklaşık yüzde 6 dolayında bulunuyor.
Bu tablo, ‘Hollanda Hristiyanlıktan İslama geçiyor’ demiyor. Tam tersine, en büyük demografik değişimin Hristiyanlıktan İslama değil, kurumsal dinden dinsizliğe veya bağımsız inanca doğru olduğunu gösteriyor. Fakat siyasal tartışma çoğu zaman bu gerçeği gölgede bırakıyor. Çünkü boşalan bir kilise sessizdir; yeni açılan bir cami ise görünürdür. Sessiz çoğunluğun dinsizleşmesi haber olmazken, minare, başörtüsü veya helal gıda tartışması manşet olur.
Hollanda Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu SCP’nin Hollanda’daki Türkiye ve Fas kökenli Müslümanlar üzerine yaptığı araştırmalar ise başka bir gerçeğe işaret ediyor. Müslüman kimliği, özellikle bazı gençler için, zayıflamak yerine güçlü kalabiliyor. Ancak, ‘Müslüman gençlik’ tek parça değildir. Düzenli ibadet eden, dini daha çok aile geleneği olarak yaşayan, maneviyat arayan, eleştirel yaklaşan veya kendisini kültürel Müslüman sayan çok farklı kesimler bulunuyor. Hristiyanlar nasıl Katolik, Protestan, Ortodoks, Evanjelik, dindar, kültürel veya ilgisiz diye ayrılıyorsa, Müslümanlar da aynı çeşitliliğe sahiptir.
De Telegraaf haberinde tarihçi Beatrice de Graaf, ilahiyatçı Stefan Paas ve gazeteci David Boogerd, inanmayanların da, Hristiyanlığın kültürel mirasıyla bağ kurabileceğini savunuyor.
KÜLTÜREL HRİSTİYANLIK NEDİR?
‘Kültürel Hristiyanlık’, kişinin mutlaka Tanrı’ya inanması veya kiliseye gitmesi anlamına gelmiyor. Daha çok, Avrupa’nın hukukunda, sanatında, takviminde, ahlâk dilinde ve toplumsal kurumlarında Hristiyanlığın bıraktığı mirası sahiplenmek anlamında kullanılıyor. Noel’i kutlayan ama kiliseye gitmeyen; İncil’e iman etmeyen ama kiliseleri, ilahileri, pazar gününü ve Hristiyan kökenli yardım geleneğini kendi kültürünün parçası sayan kişi, kendisini kültürel Hristiyan olarak görebiliyor.
Bu kavramın iki yüzü var:
Birinci yüzü, geçmişi ve kültürü anlama çabasıdır. Hristiyanlık olmadan Avrupa sanatını, müziğini, üniversitelerini, hastanelerini, hayır kurumlarını ve ahlâk tartışmalarını bütünüyle anlamak mümkün değildir. İnsan onuru, yoksula yardım, vicdan, bağışlama ve evrensel kardeşlik gibi fikirlerin Avrupa’daki gelişiminde Hristiyan düşüncesinin büyük payı vardır. Fakat bu değerlerin yalnızca Hristiyanlığa ait olduğunu söylemek de doğru olmaz. Antik Yunan ve Roma düşüncesi, Yahudilik, İslam felsefesi, Rönesans, Aydınlanma, işçi hareketleri ve sömürgeciliğe karşı mücadeleler de bugünkü Avrupa’yı kurdu.
İkinci yüz ise daha siyasîdir. Bazıları Hristiyanlığı bir iman olarak değil, ‘İslama karşı Batı kimliğinin sınır çizgisi’ olarak kullanıyor. Kiliseye gitmeyen, İncil’i okumayan ve Hristiyanlığın merhamet öğretisini önemsemeyen bir kişi, göçmenlere karşı çıkarken birden ‘Hristiyan Avrupa’dan söz edebiliyor. İşte o zaman haç, inanç simgesi olmaktan çıkıp siyasî bir sopaya dönüşüyor.
De Telegraaf haberindeki, İslam karşıtı ve aşırı sağcı gösterileriyle tanınan PEGIDA örneği, bunu çarpıcı biçimde anlatıyor: Gösteride haç taşıyanların büyük çoğunluğu inançsız olabiliyor. Burada savunulan din değil, din üzerinden kurulan bir ‘biz ve onlar’ düzenidir.
MÜSLÜMAN KİMLİĞİ NEDEN DAHA GÖRÜNÜR?
Avrupa’daki Müslüman kimliğinin görünürlüğünü tek bir sebebe bağlamak mümkün değil. Göçmen ailelerde din, ibadetin yanında memleket, aile, dil ve dayanışma anlamı da taşıyor. Bir cami yalnızca namaz kılınan yer değil; çocukların eğitim aldığı, yaşlıların buluştuğu, cenazelerin uğurlandığı ve yeni gelenlerin yardım gördüğü bir toplum merkezi olabiliyor. Bu nedenle dinî aidiyet, göç ortamında bazen ana ülkedekinden daha güçlü bir kimlik işareti hâline geliyor.
İkinci ve üçüncü kuşakta ise daha karmaşık bir durum var. Genç insan hem Hollandalı, Alman, Fransız veya İngiliz, hem de Türk, Faslı, Pakistanlı veya Suriyeli kökenli olabilir. Toplum ona sürekli ‘Aslen nerelisin?’ diye sorduğunda, din sabit ve onurlu bir aidiyet sunabilir. Ayrımcılık veya dışlanma, bazı gençleri içine kapanmaya; bazılarını ise, ‘Ben hem Müslümanım hem Avrupalıyım’ diyerek daha güçlü bir çift kimlik kurmaya yöneltebilir.
Burada önemli bir uyarı gerekiyor. Dindarlığın artması, kendiliğinden radikalleşme demek değildir. Beş vakit namaz kılmak, başörtüsü takmak veya helal yemek istemekle şiddet yanlısı olmak arasında otomatik bir bağ kurulamaz. Aynı şekilde, bazı radikal grupların dini kullanması da göz ardı edilemez. Demokratik toplumun görevi, inancı suç gibi görmek değil; şiddeti, tehdidi ve başkasının özgürlüğünü ortadan kaldırma girişimini hukuk içinde engellemektir.
AYRIMCILIK, KORKU VE GERÇEK HAYAT
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın 2024 tarihli, ‘AB’de Müslüman Olmak’ araştırması,
13 ülkede 9.604 Müslümanla yapılan görüşmelere dayanıyor. Katılımcıların yüzde 47’si, araştırmadan önceki beş yıl içinde ırkçı ayrımcılık yaşadığını bildirdi. Bu oran 2016’daki yüzde 39’un üzerindeydi. İş ararken ayrımcılık bildirenlerin oranı yüzde 39, işyerinde ayrımcılık bildirenlerin oranı yüzde 35’ti. Dinî kıyafet giyen genç kadınlarda iş arama sırasında ayrımcılık oranı yüzde 58’e kadar çıkıyordu.
Bu rakamlar, Avrupa’daki her Müslümanın aynı tecrübeyi yaşadığı anlamına gelmez. Araştırmanın örnekleme yöntemleri ülkelere göre farklıdır ve Hollanda verileri sosyal medya üzerinden toplanmıştır. Yine de ortaya çıkan genel tabloyu küçümsemek mümkün değildir. İnsanlara yalnızca adı, ten rengi, başörtüsü veya kökeni nedeniyle kapıların kapanması, eşit yurttaşlık ilkesini yaralar.
Öte yandan, sıradan Avrupalıların göç, toplumsal değişim, kadın erkek eşitliği, ifade özgürlüğü veya dinî muhafazakârlık konusundaki kaygılarını da hemen ‘ırkçılık’ diye susturmak doğru değildir. Demokratik toplum, eleştiriye izin verir. İslam da Hristiyanlık da, bütün düşünce ve kurumlar gibi eleştirilebilir. Sınır şuradadır: Bir inancın görüşlerini eleştirmek başka, o inanca mensup milyonlarca insanı topluca aşağılamak veya haklarından mahrum bırakmak başkadır.
İKİ TARAF DA KONUYU KENDİNE GÖRE YONTUYOR
Hristiyan kimliğini siyasete alet edenler, Avrupa’nın bütün başarısını Hristiyanlığa, bütün sorunlarını ise göçe ve İslama yükleyebiliyor. Tarihteki mezhep savaşlarını, sömürgeciliği, antisemitizmi, köleliği ve kilisenin kimi dönemlerde iktidarla kurduğu sorunlu ilişkileri görmezden geliyorlar. Böyle bir anlatı, Hristiyanlığın kendi içindeki özeleştiri ve yenilenme geleneğine de haksızlık ediyor.
Müslüman dünyanın bazı sözcüleri ise her eleştiriyi İslam düşmanlığı sayabiliyor.
Müslüman toplumların içindeki kadın hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü, mezhepçilik veya azınlıkların durumu gibi sorunları, yalnızca Batı’nın komplosuyla açıklayabiliyor.
Hristiyan azınlıkların veya inançsızların bazı Müslüman çoğunluklu ülkelerde karşılaştığı baskıları görmezden gelmek, Avrupa’daki Müslümanlar için talep edilen din özgürlüğünün inandırıcılığını zayıflatır.
Hakkaniyetli ilke çok basittir: Amsterdam’daki Müslüman hangi özgürlüğü istiyorsa, aynı özgürlüğü Kahire’deki Hristiyan, Tahran’daki inançsız, Delhi’deki Müslüman ve İstanbul’daki azınlık mensubu için de savunmalıdır. Din özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun kendi dinini rahatça yaşaması değildir. İnanma, inanmama, din değiştirme, ibadet etme ve hiçbir ibadete katılmama hakkının birlikte korunmasıdır.
ORTAKLIKLAR VAR, FARKLILIKLAR DA GERÇEK
Hristiyanlık ile İslam arasında önemli ortaklıklar vardır.
Her ikisi de tek Tanrı inancına dayanır; Hz. İbrahim’e, vahye, duaya, oruca, sadakaya, merhamete, adalete ve hesap verme düşüncesine büyük önem verir.
Hz. İsa ve Hz. Meryem, İslamda da saygı gören şahsiyetlerdir.
Aile, komşuluk, yoksulu koruma ve insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığı düşüncesi iki gelenekte de güçlüdür.
Fakat gerçek bir diyalog, farklılıkları saklamaz. Hristiyanlıktaki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan teslis inancı ve kurtuluş anlayışı ile İslamın tevhid, peygamberlik ve Kur’an anlayışı arasında temel teolojik ayrılıklar bulunur. Din ile devletin ilişkisi, hukuk, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, din değiştirme ve ifade özgürlüğü gibi konularda da her iki geleneğin kendi içinde farklı yorumları vardır.
Yakınlaşma, ‘Hepimiz aynı şeye inanıyoruz’ demek değildir. Aynı şeye inanmadığımız hâlde birbirimizin insanlığını, vicdanını ve hukukunu kabul edebilmektir.
Hoşgörü kelimesi bile bazen yetersizdir; çünkü hoşgörmek, güç sahibi olanın ötekine lütufta bulunması gibi anlaşılabilir. Gerekli olan eşit saygı ve eşit yurttaşlıktır.
DİYALOĞUN KÂĞITTA KALMAYAN ÖRNEKLERİ
Dünya yalnızca çatışma örnekleriyle dolu değildir. 2007’de 138 Müslüman âlim ve kanaat önderinin Hristiyan liderlere gönderdiği, ‘Sizinle Bizim Aramızda Ortak Bir Söz’ mektubu, Allah sevgisi ve komşu sevgisini ortak zemin olarak öne çıkardı. Metin, teolojik farklılıkları ortadan kaldırmadı; fakat iki büyük dinin mensuplarının barış içinde yaşamasının dünya barışı için zorunlu olduğunu vurguladı.
2019’da Papa Franciscus ile El Ezher Büyük İmamı Ahmed el-Tayyeb’in, Abu Dabi’de imzaladığı İnsan Kardeşliği Belgesi de din adına şiddeti reddetti; inanç özgürlüğünü, yurttaşlığı ve birlikte yaşamayı savundu. Bu metnin ardından Birleşmiş Milletler, 4 Şubat’ı Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü ilan etti. Bunlar elbette tek başına savaşları bitirmedi. Ancak dinî otoritelerin barış için ortak bir dil kurabileceğini gösterdi.
PAPA XIV. LEO’DAN İZNİK’TE TARİHÎ DİYALOG ÇAĞRISI
Bu yakınlaşmanın en yeni ve en anlamlı örneklerinden biri de Papa XIV. Leo’nun 28 Kasım 2025’te İznik’e yaptığı tarihî ziyaret oldu. Papa, Birinci İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümü dolayısıyla Fener Rum Patriği I. Bartholomeos ve farklı Hristiyan kiliselerinin temsilcileriyle birlikte İznik Gölü kıyısındaki Aziz Neophytos Bazilikası kalıntılarında düzenlenen ortak dua törenine katıldı. Hristiyan dünyasındaki ayrılıkların aşılması çağrısında bulunan Papa XIV. Leo, dinin savaşı, şiddeti, köktenciliği ve bağnazlığı haklı göstermek için kullanılmasını kesin bir dille reddetti; izlenmesi gereken yolun kardeşçe buluşma, diyalog ve iş birliği olduğunu söyledi. Papa’nın ertesi gün İstanbul’daki Sultanahmet Camii’ni ziyaret etmesi de Hristiyanlar arasındaki birlik arayışını Müslüman dünyasıyla diyaloğa bağlayan önemli bir sembol oldu.
Papa XIV. Leo, 28 Kasım 2025’te Birinci İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümü dolayısıyla İznik’te düzenlenen ortak dua törenine katıldı. Papa’ya Fener Rum Patriği
I. Bartholomeos ile farklı Hristiyan kiliselerinin temsilcileri eşlik etti.
ASIL DİYALOG GÜNDELİK HAYATTA KURULUYOR
Asıl diyalog ise, çoğu zaman kameraların bulunmadığı yerlerde kuruluyor. Kilise ve camilerin birlikte gıda yardımı yaptığı mahallelerde, Müslümanların kilise saldırısından sonra Hristiyan komşularına destek verdiği, Hristiyanların cami saldırısından sonra Müslümanlarla dayanıştığı anlarda; okullarda, hastanelerde, işyerlerinde ve komşulukta… Büyük bildiriler yol gösterir, fakat birlikte yaşamanın gerçek sınavı gündelik hayattadır.
KÜLTÜR SAVAŞININ KAZANANI YOK
Sosyal medya, en sert sözü en hızlı dolaşıma sokuyor. Bir kişinin çirkin davranışı milyonlarca kişiye mal ediliyor. Bir aşırının videosu bütün bir dinin özeti gibi sunuluyor.
Sosyal medya platformlarının, hangi paylaşımın daha çok gösterileceğini belirleyen bilgisayar sistemleri, yani algoritmalar, öfke uyandıran içerikleri öne çıkarıyor. Çünkü öfkelenen insan daha çok tıklıyor, daha çok paylaşım yapıyor ve kendi tarafına daha sıkı sarılıyor.
Bu ortamda din, siyaset için son derece elverişli bir malzemeye dönüşüyor. Bir taraf ‘Batı elden gidiyor’ diyor, diğer taraf ‘İslama savaş açıldı’ diyor. Her iki slogan da kendi içinde gerçek kaygılardan beslenebilir, ama bütün gerçeği anlatmaz. Batı uygarlığı bir gecede yok olmuyor. Müslümanlar da tek merkezden yönetilen bir blok oluşturmuyor. Korku büyüdükçe, makul insanlar susuyor ve meydan aşırılara kalıyor.
Kültür savaşının sonunda ne kilise dolar ne cami daha güvenli olur. Kazananlar oy, para veya takipçi toplayan kışkırtıcılardır. Kaybedenler ise aynı sokakta yaşamak zorunda olan sıradan insanlardır.
LAİKLİK DİNE KARŞI DEĞİL, HERKES İÇİN HAKEM OLMALIDIR
Avrupa’nın en önemli kazanımlarından biri, devletin tek bir dinin emrine girmemesi ve farklı inançlara hukuk güvencesi sağlamasıdır. Ancak laiklik, dinin kamusal hayattan bütünüyle silinmesi biçiminde uygulanırsa yeni bir baskıya dönüşebilir. Devletin görevi insanlara neye inanacaklarını söylemek değil, kimsenin inancı veya inançsızlığı nedeniyle ezilmemesini sağlamaktır.
Aynı kural herkes için geçerli olmalıdır. Haç taşıyan da başörtüsü takan da, dinini terk eden de, hiçbir dine inanmayan da kendisini güvende hissetmelidir. Okul, hastane, belediye ve işyeri, makul düzenlemelerle çeşitliliğe yer açabilmelidir. Fakat din adına başkasının hakkını ortadan kaldırma talebi geldiğinde, sınırı hukuk çizmelidir.
Kral Willem-Alexander’ın 2025 Taht Konuşması’nda verdiği örnek bu bakımdan önemlidir.
Kral, başörtüsü veya kipa taşıyanların, kadınların ve el ele yürüyen eşcinsel çiftlerin sokakta kendilerini güvensiz hissetmelerinin kabul edilemeyeceğini söyledi. Bu cümle, gerçek çoğulculuğun özetidir: Bir grubun güvenliği, diğerinin özgürlüğü pahasına kurulmaz.
NORVEÇ KRALI HARALD’IN TARİHÎ SÖZLERİNİN ÖZÜ:
BEN NORVEÇ’TEKİ MÜSLÜMANLARIN DA KRALIYIM
Norveçliler, 28 Ağustos 2026’da 89 yaşında yaşamını yitiren Kral V. Harald’ı, 9 Eylül’de Oslo Katedrali’nde düzenlenen görkemli fakat hüzünlü bir devlet töreniyle son yolculuğuna uğurladı. Kraliyet aileleri ve devlet adamlarının katıldığı, binlerce Norveçlinin de Oslo sokaklarından takip ettiği cenaze töreninin ardından Kral’ın naaşı, Akershus Kalesi’ndeki Kraliyet Şapeli’ne götürülerek buradaki kraliyet mezar odasına defnedildi.Tahta ise oğlu VIII. Haakon geçti.
Cenaze töreni, Kral Harald’ın Norveç toplumunun tamamını kucaklayan ve yıllar önce söylediği tarihî sözleri de yeniden hatırlattı. Kral, 1 Eylül 2016’da Kraliyet Sarayı bahçesinde yaptığı konuşmada, Norveçlilerin yalnızca ülkenin farklı bölgelerinde doğan insanlardan oluşmadığını; Türkiye, Afganistan, Pakistan, Polonya, İsveç, Somali ve Suriye’den gelenlerin de Norveç’in bir parçası olduğunu belirtmişti.
İnsanların farklı ailelere, hayat tarzlarına ve inançlara sahip olabileceğini vurgulayan Kral Harald, tarihe geçen şu sözleri söylemişti: “Norveçliler Tanrı’ya, Allah’a, her şeye ve hiçbir şeye inanır. Başka bir ifadeyle Norveç sizsiniz, Norveç biziz.”
Bu sözler aslında, bir Kral’ın yalnızca ülkedeki Hristiyanların değil; Müslümanların, başka dinlere mensup olanların ve hiçbir dine inanmayanların da Kralı olduğunu anlatıyordu. Kral Harald, farklılıklarına rağmen insanların tek bir halk olarak birbirlerine sahip çıkabileceklerini savunmuş ve Norveç için en büyük arzusunu, güvene, dayanışmaya ve cömertliğe dayanan bir toplum olarak açıklamıştı.
Kral’ın ölümünün ardından yeniden gündeme gelen bu sözler, bizim dosyamızın da ana fikrini özetliyor: Bir ülke, yalnızca çoğunluğun inancından ve kültüründen oluşmaz. O ülkenin gerçek hikâyesini, farklı inançlara sahip olanlarla hiçbir dine inanmayanların birlikte kurduğu hayat oluşturur.
GENÇLERİN ARADIĞI ŞEY SADECE DİN DEĞİL
Genç kuşakların bir bölümünde dine yönelik yeni ilginin arkasında anlam arayışı da var. Tüketim, kariyer ve sosyal medya insana sürekli seçenek sunuyor, fakat hayatın amacı konusunda ikna edici bir cevap vermiyor. Yalnızlık büyüyor; aile ve mahalle bağları zayıflıyor. Dinî topluluklar ise aidiyet, ritüel, disiplin ve dayanışma sunuyor.
Bu arayış Hristiyan gençlerde geleneksel ayinlere, Ortodoksluğa veya Evanjelik topluluklara yöneliş biçiminde görülebiliyor. Müslüman gençlerde namaz, başörtüsü, Ramazan, Kur’an eğitimi veya çevrimiçi dinî içeriklerle ortaya çıkabiliyor. Ancak internetteki din anlatısı, bilgeliği olduğu kadar katılığı da büyütebilir. Gençlerin sorularına yasaklarla değil, iyi eğitim, açık tartışma ve güvenilir din bilgisiyle cevap verilmezse, en keskin ve basit cevaplar cazip hâle gelir.
BİZİM HİKÂYEMİZ NE OLMALI?
De Telegraaf’ın sorduğu ‘Bizim hikâyemiz nedir?’ sorusu yerindedir. Fakat ‘biz’ kelimesinin içine yalnızca yüzyıllardır burada yaşayan Hristiyan kökenliler girerse, cevap daha baştan eksik kalır. Bugünün Avrupası, kiliseleri, sinagogları, camileri, hümanistleri, inançsızları ve göçmen kökenli yurttaşlarıyla birlikte vardır. Hollanda’nın hikâyesi artık yalnızca geçmişten miras alınan değil, bugün birlikte yazılan bir hikâyedir.
Bu, Avrupa’nın Hristiyan köklerini inkâr etmek anlamına gelmez. Tam tersine, o mirası dürüstçe bilmek; güzel taraflarını korurken karanlık sayfalarıyla da yüzleşmek demektir. Aynı dürüstlük Müslümanlar için de gereklidir. İslam medeniyetinin bilim, felsefe, sanat ve insanlığa katkıları gururla anlatılabilir; fakat Müslüman toplumların bugünkü sorunları da başkalarını suçlamadan tartışılmalıdır.
Ortak hikâye, herkesin birbirine benzediği bir toplum değildir. Farklılıkların kavga sebebi yapılmadığı, çoğunluğun azınlığı ezmediği, azınlığın da ortak hukuk düzenini reddetmediği bir toplumdur. Kilise çanının sesiyle ezanın sesi birbirini susturmak zorunda değildir. İkisini de duymak istemeyen insanın huzuru da korunmalıdır.
SON SÖZ: İNANÇ DUVAR DA OLABİLİR, KÖPRÜ DE…
Hristiyanlık ve İslam, milyarlarca insanın hayatına anlam veren iki büyük inanç geleneğidir. Her ikisinin tarihinde merhamet de vardır, iktidar kavgası da; ilim de vardır, bağnazlık da; barış çağrısı da vardır, din adına işlenen suçlar da. İnsan eli değen her büyük gelenek gibi, ikisi de hem yüce değerlerin hem de siyasî istismarın konusu olmuştur.
Bu nedenle mesele, ‘Hangi din daha iyi?’ yarışına indirgenemez. Asıl soru şudur: İnancımızı, başkasını küçültmek için mi kullanacağız, yoksa kendimizi daha ahlâklı ve adaletli kılmak için mi? Kendi ibadethanemizin özgürlüğünü isterken başkasının ibadethanesini de savunacak mıyız? Kendi acımızı anlatırken başkasının acısını duyabilecek miyiz?
Benim dünya görüşüme göre, insanın değeri kimliğinden önce gelir. Hristiyan, Müslüman, Yahudi, başka bir inanca mensup veya inançsız… Herkes aynı hukuk önünde eşit değilse, hiçbirimizin özgürlüğü güvende değildir. İnanç duvar da olabilir, köprü de. Duvarı korku ve siyaset örer; köprüyü bilgi, vicdan ve karşılıklı saygı kurar.
Dünyanın bugün ihtiyacı, dinlerin birbirine üstünlük ilan etmesi değil; inananların ve inanmayanların, insanlıkta eşit olduklarını kabul etmesidir. Bizim ortak hikâyemiz ancak böyle yazılabilir.
Dünyanın bugün ihtiyacı, dinlerin birbirine üstünlük ilan etmesi değil; inananların ve inanmayanların, insanlıkta eşit olduklarını kabul etmesidir. Bizim ortak hikâyemiz ancak böyle yazılabilir.