Dünya Kupası Planı Çöktü

Abone Ol

FİFA, 2026 Dünya Kupası’nda şüpheli bahis hareketi veya maç manipülasyonu tespit edilmediğini açıkladı. Ancak bağımsız gözlemcilerin belirlediği yedi “sarı alarm”, araştırılması gereken ciddi sorular bulunduğunu ortaya koydu.

Donald Trump’ın Gianni Infantino’yu aramasından sonra Amerikalı futbolcu Folarin Balogun’un otomatik kırmızı kart cezasının ertelenmesi, siyasetin futbolun kurallarına müdahale edip etmediği tartışmasını başlattı.

Balogun’un Belçika karşısında oynayıp oynamayacağına ilişkin özel bahsin, FİFA kararını açıklamadan önce açılması, “Birileri verilecek kararı önceden biliyor muydu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Dünya Kupası çevresindeki bahis hacminin yaklaşık 240 milyar dolara ulaştığı tahmin edilirken, futbolun her saniyesinin bahis konusu hâline gelmesi, içeriden alınabilecek küçük bir bilgiyi bile büyük paraya dönüştürüyor.

İnfantino’nun Dünya Kupası’nın ticari geleceğini özel yatırımcılara açarak 4,2 milyar dolar toplama planı, “Futbolun ruhu ve yönetimi satılık değildir” diyen UEFA’nın tarihî boykot tehdidiyle karşılaştı.

UEFA’nın 55 üyesinin ortak başkaldırısı üzerine geri çekilen özel yatırım planı tartışmayı bitirmedi. Belgelerin korunması talebi ve muhtemel hukuki girişimler, FİFA ile UEFA arasındaki mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıdı.

211 üyesiyle Birleşmiş Milletler’den bile daha geniş bir yapıya sahip olan FİFA’nın gücü büyürken, kendi turnuğunu kendisinin denetlemesi ve karar süreçlerinin yeterince açıklanmaması ciddi bir güven sorununa dönüşüyor.

Dünya futbolunun en yüksek yönetim katlarında Türkiye’yi temsil eden Necdet Çobanlı, Şenes Erzik, Servet Yardımcı ve Levent Bıçakcı’nın bıraktığı iz, özellikle Şenes Erzik’in UEFA’da kazandığı büyük saygınlıkla ayrı bir anlam taşıyor.

(Haber/Yorumun Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)

İlhan KARAÇAY yazdı:

Önce zaruri bir açıklama:

BU YAZIYI NEDEN “BEN” YAZDIM?

Değerli Okurlarım,

Dikkat ederseniz başlığı, “Bu yazıyı ben neden yazdım?” değil, “Bu yazıyı neden ‘ben’ yazdım?” şeklinde koydum.
Aradaki anlam farkını siz de fark etmişsinizdir.
Ama ben yine de izah edeyim:
Gazetecilikte muhabirlik ile yazarlık aynı şey değildir.
Gazetecilikle hiç alâkası olmayan biri, uzmanı olduğu bir konuda görüşlerini yazarak “yazar” sıfatını kazanabilir.
Muhabir ise teorik veya pratik gazetecilik eğitimi almış; haberi yerinde takip eden, araştıran, soru soran, belge arayan ve sonunda gördüklerini okuruna aktaran kişidir.

Naçizane şahsım, 18’inci yaşımdan itibaren gazeteciliği bizzat sahada ve pratikte öğrendim.
Aradım, buldum, koştum, takip ettim, soru sordum, araştırdım ve yazdım.

İtiraf edeyim, okul yıllarında Türkçe dersindeki notum 10 üzerinden 6’yı pek geçmezdi. Ama yıllar süren pratik çalışmalarım sayesinde önce 8’e, daha sonra da başkalarına redaktörlük yapabilecek bir seviyeye yükseldi.

65 yıllık gazetecilik deneyiminden sonra, şimdiki Türkçeme artık 10 üzerinden 9,9 verebilirim diye düşünüyorum.
Böyle olunca, muhabirliğimin yanında, ne mutlu bana ki, yazarlık yapma hakkını da elde etmiş oldum.
Dile kolay, tam 65 yıl…

Şimdilerde medyaya baktığım zaman, gazetelerdeki bazı yazarların, televizyon ve radyolardaki bazı yorumcuların, uzmanlık alanlarıyla yetinmeyip hiç bilmedikleri konularda da söz sahibi olmaya çalıştıklarını görüyorum.

Ben bu duruma açıkça, “Her konuda uzman görünme hastalığı” diyorum.
Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Bilmediğini söylemek bir eksiklik değil, tam tersine dürüstlüktür. Ama bilmediği bir konuda uzmanmış gibi konuşmak, hem okura ve izleyiciye hem de gerçek uzmanlara karşı haksızlıktır.

Bu konuda zaman zaman okurlarımdan, “Türkiye’de siyasette neler oluyor neler, ama sen bu gelişmeler hakkında hiç yazmıyorsun” şeklinde tepkiler alıyorum. Elbette Türkiye’de yaşananları yakından izliyor, gelişmeler hakkında ben de görüş sahibi oluyorum. Ancak bir konuda fikir sahibi olmakla, o konunun uzmanı olmak aynı şey değildir.

Türk siyaseti, günlük gelişmeleri uzaktan takip ederek kesin hükümler verilebilecek kadar basit bir alan değildir. O dünyanın içinde bulunmak, siyasi aktörleri ve kurumları yakından tanımak, geçmişi ve bugünü bütün ayrıntılarıyla izlemek gerekir. Ben kendimi bu konuda uzman görmediğim için Türk siyaseti üzerine yazmıyorum. Bilmediğimden değil; uzmanı olmadığım bir konuda okuruma ahkâm kesmeyi doğru bulmadığımdan…

İşte bu nedenle yazıma, “Bu yazıyı ben neden yazdım?” değil, “Bu yazıyı neden ‘ben’ yazdım?” başlığını koydum.
“Neden ben?” sorusunun cevabını, 65 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca spor olaylarını da yakından ve çoğu zaman yerinde izlemiş olmamda aramak lâzım.

1974 Almanya’dan başlayarak, 1978 Arjantin ve daha sonraki Dünya Kupalarını yakından ve çoğu zaman yerinde takip ettim. Büyük turnuvaların yalnızca sahadaki doksan dakikadan ibaret olmadığını; perde arkasındaki yönetim mücadelelerini, federasyonlar arasındaki çekişmeleri, siyasetin futbola müdahalelerini ve milyarlarca dolarlık çıkar ilişkilerini yıllar içinde yakından gördüm.

Dünyaca tanınmış futbolcularla, teknik direktörlerle, hakemlerle, federasyon başkanlarıyla ve spor yöneticileriyle görüştüm. Kimileriyle röportaj yaptım, kimileriyle aynı masada oturdum, kimilerinin açıklamalarını yerinde izledim. Bunların önemli bir bölümünü fotoğraflarla ve kişisel gazetecilik arşivimdeki belgelerle kayıt altına aldım.

Bu nedenle FİFA hakkında yazarken, yalnızca bugün önüme gelen bir haberi yorumlamıyorum.
Geçmişte gördüklerimi, yaşadıklarımı ve gazetecilik hafızamda biriktirdiklerimi de bugünkü gelişmelerle karşılaştırıyorum.
Elbette her şeyi bildiğimi iddia etmiyorum.
Ama neyi, neden yazdığımı biliyorum.
Bu FİFA haber ve yorumunu “ben”im yazmamın nedeni de işte budur.

Şimdi gelelim esas konumuza:

FİFA’DA ŞİKE Mİ, GÜÇ SİYASETİ Mİ?

Dünya Kupası sırasında bahis piyasalarını izleyen uluslararası kuruluş, araştırılması gereken yedi şüpheli vaka belirledi. (Fédération Internationale de Football Association-Uluslararası Futbol Federasyonu) FİFA ise turnuvada şike veya şüpheli bahis faaliyeti tespit edilmediğini açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın FİFA Başkanı Gianni Infantino’yu aramasından sonra, Amerikalı futbolcu Folarin Balogun’un kırmızı kart cezasının ertelenmesi, futbol ile siyasetin birbirine ne kadar yaklaştığını gözler önüne serdi.

Balogun’un bir sonraki maçta oynayıp oynamayacağı üzerine, FİFA’nın kararından önce özel bir bahis piyasasının açılması, “Karar önceden biliniyor muydu?” sorusunu gündeme getirdi.

FİFA’nın kendi turnuvasını denetlemesi ve denetim sonuçlarının ayrıntılarını kamuoyuna açıklamaması, “Kendi kendisini denetleyen bir kuruluş ne kadar inandırıcı olabilir?” tartışmasını başlattı.

Infantino’nun Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara açma planına UEFA’nın 55 üyesi birlikte karşı çıktı. Boykot tehdidinin ardından geri çekilen plan, bu kez hukuki bir hesaplaşmanın kapısını açtı.

Ortaya çıkan tablo artık yalnızca şike kuşkularından ibaret değil. Futbolun geleceğini kimin yöneteceği, kararları kimin vereceği ve milyarlarca dolarlık pastayı kimin paylaşacağı tartışılıyor.

FUTBOL SAHASINDA BAŞLAYAN TARTIŞMA YÖNETİM KATLARINA UZANDI

Daha önce FİFA’daki seçim sistemini, Gianni Infantino’nun giderek büyüyen gücünü ve dünya futbolunun görünürde demokratik, fakat gerçekte rakipsiz bir yönetim anlayışına doğru sürüklenmesini ayrıntılı biçimde yazmıştım.

Şimdi önümde, Hollanda’nın De Telegraaf gazetesinde Mascha de Jong imzasıyla yayınlanan iki sayfalık çok önemli bir araştırma var. Haberin başlığı, tartışmanın özünü tek cümlede anlatıyor: “Matchfixing of machtspolitiek?”
Yani: “Şike mi, güç siyaseti mi?”

Aslında bugün dünya futbolunun karşı karşıya bulunduğu sorun, bu iki ihtimalden yalnızca biri değildir. Şike kuşkuları, bahis piyasaları, siyasi müdahaleler, FİFA’nın kapalı yönetim yapısı, Infantino’nun Trump ile yakınlığı ve Dünya Kupası’nın ticari değerini özel yatırımcılara açma girişimi aynı tablonun parçalarıdır.

Bir tarafta FİFA, “Her şeyi izledik, şüpheli bir durum bulamadık” diyor.
Diğer tarafta bağımsız araştırmacılar, araştırılması gereken yedi ayrı olay bulunduğuna dikkat çekiyor.
Bir tarafta futbolun kurallarının herkese eşit uygulandığı söyleniyor.
Diğer tarafta ABD Başkanı’nın telefonundan sonra, Amerikalı bir futbolcunun otomatik cezası erteleniyor.
Bir tarafta FİFA’nın kâr amacı gütmeyen ve futbolu geliştirmekle görevli uluslararası bir kuruluş olduğu anlatılıyor.
Diğer tarafta Dünya Kupası’nın ticari haklarının milyarlarca dolar karşılığında özel yatırımcılara açılması planlanıyor.

İşte asıl soru burada başlıyor:
Futbol gerçekten sahada mı yönetiliyor, yoksa telefonların, siyasi ilişkilerin ve milyarlarca dolarlık anlaşmaların bulunduğu kapalı odalarda mı?

FİFA “ŞÜPHELİ BİR DURUM YOK” DEDİ, BAĞIMSIZ GÖZLEMCİLER YEDİ VAKA BULDU

FİFA, maç manipülasyonunu futbolun karşı karşıya bulunduğu en büyük tehditlerden biri olarak tanımlıyor. Bu amaçla milyonlarca dolar harcanıyor. Bahis piyasaları takip ediliyor, ulusal federasyonların dürüstlük görevlileri eğitiliyor, futbolculara ve hakemlere bilgilendirme yapılıyor.

FİFA’nın ‘Integrity Task Force’, yani ‘Dürüstlük Görev Gücü’ adı verilen birim, karşılaşmaları ve bahis hareketlerini gerçek zamanlı olarak izlediğini belirtiyor.
FİFA’nın resmî açıklamasına göre bu sistemin amacı, yalnızca şüpheli olayları tespit etmek değil, şike ağlarını araştırmak ve çökertmek için yetkili makamlarla iş birliği yapmaktır.

FİFA, 2026 Dünya Kupası’nın ardından yaptığı değerlendirmede, turnuva boyunca şüpheli bahis hareketine veya maç manipülasyonuna ilişkin bir belirti bulunmadığını açıkladı. Ne var ki, Avrupa Konseyi bünyesindeki uluslararası iş birliği ağı Group of Copenhagen’ın araştırmacıları aynı turnuvada yedi ayrı “sarı alarm” belirledi.

Buradaki “sarı alarm” ifadesinin anlamını doğru açıklamak gerekiyor. Bu yedi olayda şike yapıldığı kanıtlanmış değildir. Sarı alarm, bahis hareketlerinde veya bir karşılaşmanın çevresinde, açıklanması ve araştırılması gereken olağan dışı işaretler bulunduğu anlamına geliyor. Yani ortada kesinleşmiş bir suç yoktur. Ama “Hiçbir kuşku yoktur” denilmesini engelleyen ciddi sorular vardır.

Araştırmacılar, turnuvadaki karşılaşmalar sırasında, oranlarda meydana gelen açıklanamayan değişiklikleri, alışılmadık para hareketlerini, belirli oyuncular veya kararlar üzerine açılan özel bahisleri ve tahmin piyasalarındaki olağan dışı gelişmeleri incelemişlerdir.

Dünya Kupası boyunca bahis piyasasında dönen toplam paranın yaklaşık 240 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Bu rakam, 2022 Katar Dünya Kupası’ndaki miktarın yaklaşık iki katıdır. Artık bahis yalnızca “Maçı kim kazanır?” sorusundan ibaret değildir.

Bir oyuncunun kart görüp görmeyeceği, belirli bir karşılaşmada oynayıp oynamayacağı, VAR’ın devreye girip girmeyeceği ve maç içinde yaşanabilecek çok daha küçük ayrıntılar bile bahis konusu olabiliyor.

Üstelik Polymarket ve Kalshi gibi tahmin piyasaları, geleneksel bahis şirketlerinden daha farklı çalışıyor. Bazı işlemlerin anonim yapılabilmesi ve kullanılan ödeme yöntemlerinin izlenmesindeki güçlük, denetimi daha da zorlaştırıyor.

TRUMP ARADI, BALOGUN’UN CEZASI ERTELENDİ

Dünya Kupası’ndaki en büyük tartışma, Amerika Birleşik Devletleri futbolcusu Folarin Balogun’un gördüğü kırmızı kartın ardından yaşandı. Balogun, Bosna-Hersek karşılaşmasında kırmızı kart gördü. Normal kurallara göre, bir sonraki maçta otomatik olarak forma giyememesi gerekiyordu.

ABD’nin bir sonraki rakibi Belçika’ydı.
Ancak beklenmedik bir gelişme yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, FİFA Başkanı Gianni Infantino’yu telefonla aradı ve kırmızı kart kararının yeniden incelenmesini istedi. Trump, pozisyonun faul olmadığını savunurken karşılaşmanın Brezilyalı hakemi Raphael Claus hakkında da ağır kuşkular dile getirdi.

FİFA Disiplin Komitesi, kırmızı kartı kayıtlardan silmedi; fakat otomatik bir maçlık cezanın uygulanmasını bir yıllık deneme süresiyle erteledi. Böylece Balogun’un Belçika karşısında oynamasının önü açıldı. FİFA bu kararı Disiplin Talimatı’nın 27’nci maddesine dayandırdı.
Karar ve Trump’ın Infantino ile görüşmesi uluslararası ajanslara da yansıdı.

Belçika Futbol Federasyonu şaşkınlığını açıkça ifade etti.
Belçika Teknik Direktörü Rudi Garcia ise yaşananları “1 Nisan şakası”na benzetti.
UEFA’nın tepkisi çok daha sert oldu.
UEFA, FİFA’nın kararını “emsalsiz, anlaşılmaz ve gerekçelendirilemez” olarak nitelendirdi; kararın futbolun bütünlüğüne ve inandırıcılığına zarar verdiğini açıkladı. UEFA’nın tepkisi, tartışmayı tek bir futbolcunun cezasının çok ötesine taşıdı.

Elbette FİFA, disiplin kurullarının bağımsız olduğunu ve kararın Trump’ın telefonu üzerine alınmadığını savunuyor. Ama zamanlama, kamuoyundaki kuşkuyu ortadan kaldırmıyor.
Bir ülkenin devlet başkanı FİFA Başkanı’nı arıyor.
Kırmızı kart kararının incelenmesini istiyor.
Ardından, o ülkenin yıldız futbolcusuna verilen otomatik ceza erteleniyor.

Böyle bir olaydan sonra, “Siyasi müdahale karar üzerinde etkili olmadı” demek yeterli midir?
Futbolda yalnızca adaletin sağlanması yetmez. Adaletin sağlandığının milyonlarca insan tarafından görülmesi ve buna inanılması da gerekir.

KARAR AÇIKLANMADAN ÖNCE AÇILAN BAHİS

Balogun olayını daha da tartışmalı hâle getiren başka bir gelişme var.
Balogun’un kırmızı kart görmesinden sonra, Polymarket’te futbolcunun Belçika karşılaşmasında oynayıp oynamayacağı üzerine özel bir bahis açıldı.

FİFA’nın Disiplin Komitesi ise Balogun’un cezasının ertelendiğini üç gün sonra açıkladı.
Group of Copenhagen’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri de budur.
Dünya Kupası’nda kırmızı kart gören diğer 14 futbolcunun hiçbiri için benzer bir bahis piyasası açılmamıştı.

Neden yalnızca Balogun?
Birileri, FİFA’nın nasıl bir karar vereceğini önceden tahmin mi etmişti?
Yoksa kararın hangi yönde gelişebileceğine ilişkin içeriden bilgi sahibi olanlar mı vardı?
Bunlar henüz yanıtlanmış sorular değildir. Bu nedenle “Şike yapıldı” demek doğru olmaz.
Ama araştırılmasını istemek de gazeteciliğin ve spor hukukunun gereğidir.

Group of Copenhagen, olay hakkında FİFA’dan yazılı açıklama istedi. FİFA ve Polymarket ise ilk aşamada ayrıntılı bir yanıt vermedi.

ORTADA YALNIZCA BİR KIRMIZI KART YOK

Araştırmacıların dikkatini çeken olaylar Balogun vakasıyla sınırlı değildi.
Güney Afrika kaptanının Meksika karşılaşmasının son bölümünde gördüğü kırmızı kart, bazı maçların belirli sonuçlarla bitmesine yönelik olağan dışı miktardaki bahisler ve normalden uzun süren VAR incelemeleri de mercek altına alındı.

Örneğin İspanya’nın Yeşil Burun Adaları’nı yenemeyeceği ihtimali üzerine yaklaşık 4,8 milyon dolarlık işlem yapıldığı ve karşılaşmanın 0-0 sona erdiği bildirildi.
İspanya’nın Suudi Arabistan’ı 4-0 yendiği karşılaşmada Ferran Torres’in iptal edilen golü için yapılan ve üç buçuk dakikayı aşan VAR incelemesi de şüpheli bahis hareketleriyle birlikte değerlendirildi.

Bunların hiçbiri tek başına şikenin kanıtı değildir.
Bir maçın beklenmedik sonuçlanması, hakemin yanlış karar vermesi veya VAR incelemesinin uzaması futbolda her zaman mümkündür.
Ancak aynı olayların çevresinde olağan dışı bahis hareketleri ortaya çıkıyorsa, yalnızca saha içindeki karara değil, paranın nereden geldiğine ve nereye gittiğine de bakmak gerekir.

FİFA KENDİ KENDİSİNİ DENETLEYEBİLİR Mİ?

Utrecht Üniversitesi’nde spor ve toplum alanında görev yapan Arnout Geeraert, spor federasyonlarının her zaman aynı hikâyeyi anlattıklarına dikkat çekiyor: “Burada görülecek bir şey yok, her şey kontrol altında.”

FİFA, yüz binlerce karşılaşmayı izlediğini ve bahis şirketlerindeki kazanma ihtimallerini analiz ettiğini söylüyor. Her yıl 900 ile 1.000 karşılaşmanın şüpheli bulunduğuna ilişkin dosyalar ulusal federasyonlara veya yetkili makamlara gönderiliyor.

Fakat isimler ve ayrıntılar kamuoyuna açıklanmıyor.
Hangi maç şüpheli bulundu?
Hangi bahis hareketi incelendi?
Hangi dosya sonuçlandırıldı?
Kaç olayda disiplin cezası verildi?
Kaç dosya savcılığa gönderildi?

Kamuoyu bunları çoğu zaman öğrenemiyor.
FİFA “Biz gerekli işlemleri yaptık” dediği anda, tartışmanın sona ermesi bekleniyor.
İşte inandırıcılık sorunu tam burada başlıyor.

Kendi turnuvasını düzenleyen, yayın ve sponsorluk gelirlerini yöneten, ticari itibarını korumak isteyen FİFA, aynı zamanda kendi turnuvasında şike bulunup bulunmadığını araştırıyor.
Bir şike skandalının ortaya çıkması, FİFA’nın sattığı ürünün değerine doğrudan zarar verir. Sponsorların güveni sarsılır, yayıncı kuruluşlar rahatsız olur, taraftarların inancı zedelenir.

Bu nedenle FİFA hem satıcı hem denetçi konumundadır.
Geeraert’in dikkat çektiği gibi, spor federasyonlarından kendi yuvalarını kirlettiklerini ilan etmelerini beklemek gerçekçi değildir. “Turnuvamızda şike kuşkusu var” demek, aynı zamanda kendi ticari ürünlerinin değerini tartışmaya açmak anlamına gelir.

YASAL BAHİS İLE YASA DIŞI PAZAR ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

FİFA, şikeyle mücadele ederken çoğunlukla yasa dışı bahis piyasasına işaret ediyor.
Elbette yasa dışı bahis, futbol için büyük bir tehdittir.
Ancak yasal bahis şirketleri de futbolun milyarlarca dolarlık ekonomik düzeninin bir parçası hâline gelmiştir. Bazı kulüplerin formalarında bahis şirketleri bulunuyor. Ligler, federasyonlar ve medya kuruluşları bu şirketlerle ticari anlaşmalar yapıyor.
Yani futbol bir taraftan bahisten para kazanıyor, diğer taraftan bahsin yarattığı tehlikelerle mücadele ettiğini söylüyor.

Sorun yalnızca yasa dışı bahis değildir.
Bahis pazarının futbola bu kadar yaklaşması, oyuncular, hakemler, yöneticiler ve içeriden bilgi sahibi olabilecek kişiler çevresindeki tehlikeyi de büyütmektedir.
Futbolun her saniyesi üzerine bahis açıldığı bir düzende, içeriden alınan küçük bir bilgi bile büyük paraya dönüşebilir.

TRUMP İLE İNFANTİNO ARASINDAKİ YAKINLIK

Balogun olayının bu kadar büyük yankı uyandırmasının nedeni, Trump ile Infantino arasındaki yakınlığın zaten uzun süredir tartışılıyor olmasıdır.
2026 Dünya Kupası boyunca ikili sık sık yan yana görüntülendi. Infantino’nun Trump’a karşı sergilediği tavır, yalnızca diplomatik nezaket olarak değerlendirilmedi. Eleştirmenler, FİFA Başkanı’nın ev sahibi ülkenin siyasi lideriyle arasına koyması gereken kurumsal mesafeyi koruyamadığını savundu.

Futbolun en büyük turnuvasının ortasında bir devlet başkanı, sahadaki hakem kararına müdahil oluyor ve FİFA Başkanı’nı doğrudan arayabiliyorsa, yarın başka bir devlet başkanının da benzer bir talepte bulunmasının önüne nasıl geçilecektir?
Bir siyasetçinin telefonu karşılıksız kalmıyorsa, futbol federasyonları, kulüpler ve sıradan futbolcular aynı hakka sahip midir?
Kurallar güçlüler için esnetiliyor, güçsüzler için aynen uygulanıyorsa, bunun adı artık adalet değildir.

DÜNYA KUPASI ÖZEL YATIRIMCILARA MI SATILACAKTI?

Infantino, kendisini eleştiriler karşısında dokunulmaz görmeye başladığı bir sırada, çok daha büyük bir planı gündeme getirdi.
FİFA Forward Enterprise adı altında yeni bir ticari şirket kurulacak, Dünya Kupası ve Kulüpler Dünya Kupası gibi organizasyonların ticari faaliyetleri bu yapıya devredilecekti.

Yeni şirkete yaklaşık 20 milyar dolarlık değer biçiliyor, hisselerin yüzde 20’sinin özel yatırımcılara satılmasıyla 4,2 milyar dolar elde edilmesi hedefleniyordu.
Potansiyel yatırımcılar arasında, Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in kardeşi Joshua Kushner tarafından kurulan yatırım fonunun da adının geçmesi tartışmayı daha da büyüttü.

FİFA, özel yatırımcılara kontrol yetkisi verilmeyeceğini ve sistemin dünya futboluna daha fazla kaynak sağlayacağını savundu.
Üye federasyonlara bir defaya mahsus 20 milyon dolara kadar ödeme yapılması öngörülüyordu. Ancak bu paradan yararlanmak isteyen federasyonların belirli bir süre içinde karar vermeleri isteniyordu.
Sorulması gereken soru şuydu: FİFA, üye federasyonların desteğini parayla mı güvence altına almak istiyordu?

UEFA’DAN TARİHÎ BOYKOT TEHDİDİ

UEFA’nın tepkisi çok sert oldu.
UEFA ve 55 üye federasyonu, FİFA’nın Dünya Kupası ve diğer organizasyonlardaki mülkiyet haklarını özel yatırımcılara devretme planını oybirliğiyle reddetti.

UEFA’nın açıklamasındaki temel mesaj çok açıktı: Futbolun ruhu ve yönetimi satılık değildir.
UEFA, FİFA’nın planı geri çekmemesi hâlinde üye federasyonların FİFA organizasyonlarına katılmayacağını ilan etti. Bu, dünya futbolunda şimdiye kadar karşılaşılan en büyük kurumsal başkaldırılardan biriydi. UEFA ve 55 federasyonun ortak açıklaması, Infantino’nun karşısında ilk kez böylesine geniş ve örgütlü bir cephe oluşturdu.

Avrupa’nın yanı sıra Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler’i temsil eden CONCACAF da planın hazırlanış şekline tepki gösterdi. Asya Futbol Konfederasyonu AFC, böylesine önemli bir girişim konusunda kendisine danışılmadığını açıkladı.

Avrupa, Asya ve CONCACAF’ın toplam üye sayısı, FİFA’daki 211 federasyonun büyük çoğunluğunu oluşturuyor.
Infantino sonunda geri adım atmak zorunda kaldı.
Plan geri çekildi.
Ama tartışma kapanmadı.

UEFA BU KEZ HUKUKEN HAREKETE GEÇTİ

UEFA’nın hukukçuları FİFA’ya resmî bir yazı göndererek, özel yatırım planıyla ilgili bütün belge, elektronik yazışma ve verilerin korunmasını istedi.

Yazıda Infantino’nun da aralarında bulunduğu 18 FİFA yöneticisinin adı yer aldı. UEFA, belgelerin silinmesi, değiştirilmesi, gizlenmesi veya kaybolmasının muhtemel bir hukuk sürecinde delillerin yok edilmesi anlamına gelebileceği uyarısında bulundu.

UEFA artık dava, tahkim ve düzenleyici kurumlara yapılabilecek başvurular dâhil olmak üzere hukuki seçenekleri değerlendiriyor. UEFA’nın gönderdiği belge koruma yazısı, kavganın yalnızca sert açıklamalarla sınırlı kalmayacağını gösteriyor.
UEFA ayrıca Infantino’ya duyulan güvenin ağır biçimde sarsıldığını belirtiyor.

Norveç Futbol Federasyonu güvenini geri çekerken, FİFA içindeki bazı önemli isimlerin de plana mesafe koyduğu bildiriliyor. Buna karşılık Afrika Futbol Konfederasyonu CAF ve bazı Güney Amerika federasyonları, İnfantino’ya destek vermeyi sürdürüyor.

Böylece FİFA’nın içindeki mücadele, Avrupa ile diğer kıtalar arasında yeni bir güç savaşına dönüşüyor.
FİFA cephesi ise Infantino’yu hedef alan “örgütlü ve sürekli bir yıpratma kampanyası” yürütüldüğünü savunuyor. Ancak 4,2 milyar dolarlık planın çökmesi, UEFA’nın boykot ve hukuk tehdidi ile bazı federasyonların güvenlerini çekmesi, krizin yalnızca bir medya tartışması olmadığını açıkça gösteriyor. Son gelişmeler, Infantino’nun Mart 2027’de yapılması planlanan seçim öncesinde kariyerinin en ciddi yönetim sınavıyla karşı karşıya bulunduğuna işaret ediyor.

ASIL MESELE FUTBOLUN KİME AİT OLDUĞUDUR

Değerli Okurlarım,
Bugün tartışılan konu yalnızca yedi şüpheli bahis vakası değildir.
Yalnızca Balogun’un kırmızı kart cezası değildir.
Yalnızca Trump’ın yaptığı telefon görüşmesi değildir.
Yalnızca Infantino’nun özel yatırım planı da değildir.

Bütün bu olaylar aynı soruya çıkıyor:
Futbol kime aittir?
FİFA yöneticilerine mi?
Devlet başkanlarına mı?
Özel yatırım fonlarına mı?
Bahis şirketlerine mi?
Yoksa stadyumları dolduran, ekran başında sabahlayan, formasını sırtından çıkarmayan milyarlarca insana mı?

FİFA bir şirket değildir.
FİFA’nın sahibi Infantino değildir.
Dünya Kupası da herhangi bir yatırım fonunun satın alabileceği ticari bir mal değildir.
FİFA’nın görevi yalnızca daha fazla para kazanmak değil; futbolun kurallarını, güvenilirliğini ve bağımsızlığını korumaktır.

Ama FİFA, kendi denetimini kendisi yapıyor, araştırmaların ayrıntılarını açıklamıyor, siyasi bir telefonun ardından verilen sıra dışı bir kararı kamuoyuna inandırıcı biçimde izah edemiyor ve ardından Dünya Kupası’nın ticari geleceğini özel yatırımcılara açmaya kalkıyorsa, artık sorun birkaç kötü kararın çok ötesindedir.
Bu, bir yönetim ve güven krizidir.

ŞİKE KANITLANMADI, AMA GÜVEN AĞIR YARA ALDI

Elimizde 2026 Dünya Kupası’nda şike yapıldığını kesin olarak kanıtlayan bir belge yoktur.
Bunu açıkça yazmak gerekir.
Group of Copenhagen’ın belirlediği yedi sarı alarm, suçun kanıtı değil, araştırma çağrısıdır.

Ancak FİFA’nın “Hiçbir şüpheli durum yoktur” açıklaması da bütün soruları ortadan kaldırmıyor.
Çünkü güven, yalnızca sonuç açıklamakla sağlanmaz.
Hangi olayın nasıl araştırıldığını göstermek gerekir.
Karar süreçlerini açıklamak gerekir.
Siyasi müdahaleye kapıları kapatmak gerekir.
Ticari çıkarlarla denetim görevini birbirinden ayırmak gerekir.
Bağımsız kurumların FİFA’yı gerçek anlamda denetleyebilmesi gerekir.

Futbolun en büyük tehlikesi yalnızca şike değildir.
Futbolun en büyük tehlikesi, insanların sahada gördüklerinin önceden belirlenmiş olabileceğine inanmaya başlamalarıdır.
Çünkü taraftar bir hakem kararının parayla, siyasetle veya kapalı kapılar ardındaki ilişkilerle değiştirildiğine inanırsa, oyunun büyüsü kaybolur.

Milyarlarca dolar kazanabilirsiniz.
Daha büyük stadyumlar yapabilirsiniz.
Daha pahalı biletler satabilirsiniz.
Dünya Kupası’na daha fazla takım katabilirsiniz.
Ama güveni kaybettiğiniz zaman, futbolun ruhunu da kaybedersiniz.

Sonunda geriye tek soru kalıyor:
2026 Dünya Kupası’nda gerçekten şike mi vardı?
Bunu bugün kesin olarak söyleyemeyiz.
Ama güç siyasetinin futbol sahasına kadar indiğini artık herkes görebiliyor.

Buraya kadar anlattıklarımı daha iyi değerlendirebilmek için, şimdi dünya futbolunu yöneten FİFA’nın nasıl doğduğuna, nasıl yönetildiğine ve Türkiye’nin bu dev kuruluşta hangi isimlerle temsil edildiğine de kısaca bakalım.

FİFA’YI TANIYALIM:
DÜNYA FUTBOLUNUN MERKEZİNDEKİ DEV KURULUŞ

FİFA’nın tam adı, Fransızca “Fédération Internationale de Football Association”,
yani “Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği”dir.

21 Mayıs 1904 tarihinde Paris’te kurulan FİFA’nın kurucuları Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre’nin futbol kuruluşlarıydı. Almanya da aynı gün telgraf göndererek yeni kuruluşa katıldığını bildirdi.

Paris’te birkaç Avrupa ülkesinin girişimiyle başlayan yolculuk, zamanla dünyanın en güçlü spor kuruluşlarından birini ortaya çıkardı.
Bugün merkezi İsviçre’nin Zürih kentinde bulunan FİFA’nın 211 üyesi vardır. Bu sayı Birleşmiş Milletler’in üye sayısından bile fazladır. Çünkü FİFA çatısı altında yalnızca bağımsız devletler değil, kendilerine ait futbol federasyonu bulunan bazı ülke ve bölgeler de temsil edilmektedir.

FİFA’nın başkanlığını 2016 yılından beri Gianni Infantino yürütüyor.

KÂĞIT ÜZERİNDE BİR FEDERASYON, GERÇEKTE KÜRESEL BİR GÜÇ

FİFA’nın görevi yalnızca dört yılda bir Dünya Kupası düzenlemek değildir.
Dünya futbolunun genel yönetimi, uluslararası karşılaşmaların düzenlenmesi, üye federasyonlara mali ve teknik destek sağlanması, futbolun gelişmekte olduğu ülkelerde tesisler kurulması, kadın futbolu, futsal, plaj futbolu, gençlik turnuvaları, hakemlik, disiplin ve futbolun dürüstlüğünün korunması da FİFA’nın görev alanına girer.

Futbolun temel oyun kurallarında ise FİFA tek başına karar vermez. Kurallar, FİFA ile İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda federasyonlarının birlikte temsil edildiği Uluslararası Futbol Birliği Kurulu, yani IFAB tarafından belirlenir.

Ama FİFA’nın asıl gücü, Dünya Kupası’ndan doğmaktadır.

1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk Dünya Kupası, zaman içinde milyarlarca insanın izlediği küresel bir organizasyona dönüştü. 2026 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ortaklaşa düzenlediği turnuva, Dünya Kupası tarihinin 23’üncü organizasyonu oldu.

2026 Dünya Kupası aynı zamanda ilk kez 48 millî takımın katıldığı, üç ülkenin birlikte düzenlediği ve 104 karşılaşmanın oynandığı en geniş kapsamlı turnuva olarak tarihe geçti.

FİFA’NIN ALTI BÜYÜK KOLU

FİFA’ya bağlı ulusal federasyonlar, bulundukları coğrafyalara göre altı kıta konfederasyonu içinde yer alıyor.
Avrupa’da UEFA, Asya’da AFC, Afrika’da CAF, Güney Amerika’da CONMEBOL, Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler’de CONCACAF, Okyanusya’da ise OFC faaliyet gösteriyor.

Türkiye, topraklarının büyük bölümü Asya’da bulunmasına rağmen 1962 yılından beri UEFA üyesidir.

FİFA dünya futbolunun en üst kuruluşudur; UEFA ise Avrupa futbolunu yönetir.
Dünya Kupası’nı FİFA, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı UEFA düzenler.
Kulüpler Dünya Kupası FİFA’ya; Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi ve Konferans Ligi UEFA’ya bağlıdır.

Bu iki kuruluş birçok konuda birlikte hareket etse de para, turnuva takvimi, kulüplerin yükü, Dünya Kupası’nın geleceği ve yönetim yetkileri konusunda zaman zaman karşı karşıya gelir.
Bugün Infantino’nun özel yatırım planı çevresinde yaşanan kavga da bu güç paylaşımının yeni ve çok daha sert bir aşamasıdır.

KARARLAR NASIL ALINIYOR?

FİFA’nın en yüksek organı, üye federasyonların temsil edildiği FİFA Kongresi’dir.
Her üye federasyonun bir oy hakkı vardır. Brezilya, Almanya, Türkiye veya futbolda çok küçük bir ülke, başkanlık seçiminde kâğıt üzerinde aynı değerde bir oya sahiptir.
Başkanı kongre seçer. Tüzük değişiklikleri de kongrede karara bağlanır.

FİFA Kongresi’nin toplanmadığı dönemlerde en önemli stratejik kararları FİFA Konseyi alır. Geçmişte “FİFA İcra Kurulu” olarak adlandırılan bu yapı, dünya futbolunun yönünün belirlendiği en etkili karar merkezidir.

Bu demokratik görünen yapı, aynı zamanda FİFA’nın en fazla eleştirilen tarafıdır.
Çünkü 211 federasyonun önemli bir bölümü, futbol tesisleri, eğitim programları ve kalkınma projeleri için FİFA’dan gelen mali desteğe ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dağıtılan paralarla kullanılan oylar arasındaki ilişkinin ne kadar bağımsız olduğu sürekli tartışılır.

Sandık vardır.
Oy vardır.
Ama gerçek bir rekabetin ve yönetime karşı güçlü bir denetimin bulunup bulunmadığı her zaman aynı açıklıkta değildir.

FİFA’NIN BAŞKANLARI VE BÜYÜYEN GÜÇ

FİFA’nın ilk başkanı Fransız gazeteci ve spor yöneticisi Robert Guérin’di.
Dünya Kupası düşüncesini hayata geçiren Jules Rimet, 1921’den 1954’e kadar başkanlık yaptı ve FİFA’nın uluslararası bir güce dönüşmesinde belirleyici rol oynadı.

Brezilyalı João Havelange’ın 1974’te başlayan ve 24 yıl süren başkanlığı döneminde futbol, televizyon yayınları ve büyük sponsorluk anlaşmalarıyla dev bir ticari sektöre dönüştü.
Havelange’ın ardından 1998’de başkan seçilen Sepp Blatter döneminde FİFA’nın gelirleri ve dünya üzerindeki etkisi daha da büyüdü. Ancak yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiaları FİFA tarihinin en ağır krizini doğurdu.

2015 yılında İsviçre’de yapılan operasyonlar, gözaltına alınan futbol yöneticileri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde açılan davalar, dünya futbolunun yönetim merkezindeki çürümeyi gözler önüne serdi.
Blatter görevden ayrıldı ve futboldan men cezaları aldı.

2016 yılında göreve gelen Gianni Infantino, başlangıçta reform, şeffaflık ve temiz yönetim sözü verdi. Ancak geçen yıllar içinde Infantino’nun giderek merkezileşen gücü, siyasi liderlerle kurduğu yakınlık ve FİFA’nın ticari yapısını büyütme girişimleri yeni tartışmaların kaynağı oldu.

FİFA yalnızca futbolu yöneten bir kuruluş olmaktan çıkmış, milyarlarca dolarlık gelirleri, devlet başkanlarıyla ilişkileri ve ülkelerin uluslararası prestijini etkileyen kararlarıyla küresel bir güç merkezine dönüşmüştür.

FİFA VE UEFA’DA İZ BIRAKAN TÜRK: ŞENES ERZİK

UEFA ve FİFA’da önemli görevler üstlenen Şenes Erzik ile, 1993 yılında
San Marino’da sohbet etmiştik

Dünya futbolunun bu en yüksek yönetim katlarında Türkiye adına görev yapan isimlerin başında Şenes Erzik geliyor.

18 Eylül 1942 tarihinde Giresun’da doğan Erzik, Robert Kolej’in ardından Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi bölümünde eğitim gördü. Bankacılık yaptı, UNICEF projelerinde görev aldı ve iş dünyasında çalıştı.
Ancak O’nun asıl iz bıraktığı alan futbol yönetimi oldu.

1977 yılında Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine giren Şenes Erzik, 1989-1997 yılları arasında federasyon başkanlığı yaptı. Bu dönem, Türk futbolunun dış dünyaya açıldığı, millî takım ve kulüpler düzeyinde daha iddialı hâle geldiği önemli bir değişim süreciydi.

Şenes Erzik, Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığının çok ötesine geçen bir uluslararası kariyer kurdu.
1982 yılında UEFA komitelerinde başlayan görevi, 1990’da UEFA İcra Kurulu üyeliğine uzandı. 1994 yılında UEFA Başkan Yardımcısı seçildi ve bu görevi 21 yıl boyunca sürdürdü.
Şenes Erzik aynı zamanda 1996 yılından itibaren FİFA İcra Kurulu’nda görev yaptı.

UEFA’da kulüp lisans sistemi, kulüp organizasyonları, mali yapı, adil oyun, sosyal sorumluluk, stadyum güvenliği, hakemlik ve ulusal federasyonlarla ilişkiler gibi Avrupa futbolunun temel alanlarında görev üstlendi. Çok sayıda komiteye ve çalışma grubuna başkanlık yaptı.

Bugün Avrupa kulüplerinin mali, idari ve sportif şartları yerine getirmeden UEFA organizasyonlarına katılamamasını sağlayan kulüp lisans sisteminin kuruluşunda da Şenes Erzik’in önemli emeği vardır.

Ancak O’nu farklı kılan yalnızca üstlendiği görevlerin çokluğu değildi.
Şenes Erzik, futbol dünyasının sert güç mücadeleleri içinde, sakinliği, diplomasi yeteneği, ilkeli tutumu ve uzlaşmacı kişiliğiyle saygı kazandı. Türkiye’yi yalnızca temsil etmedi; sözü dinlenen, görüşü aranan ve anlaşmazlıkların çözümünde devreye giren bir futbol devlet adamı oldu.

2015 yılında Viyana’daki UEFA Kongresi’nde görevlerine veda ederken, kongre delegeleri O’nu ayakta alkışladı ve kendisine UEFA Onursal Üyeliği verildi.

Dönemin UEFA Başkanı Michel Platini, Şenes Erzik’i anlatırken, O’nun yalnızca başarılı bir yönetici değil, değerlere, ilkelere ve insanlara saygılı gerçek bir beyefendi olduğuna dikkat çekti. Erzik’in bilgeliğini, dürüstlüğünü, diyalog arayışını ve gereksiz çatışmalardan kaçınan yapısını özellikle övdü.

Uluslararası futbolda bir göreve seçilmek önemlidir.
Ama görevden ayrılırken farklı ülkelerin temsilcileri tarafından ayakta alkışlanmak çok daha büyük bir başarıdır.
Şenes Erzik, Türkiye’nin dünya futbol yönetiminde yetiştirdiği en itibarlı isimlerden biri olarak tarihe geçti. O’nun bıraktığı en değerli miras, yalnızca makamları değil, o makamlarda Türkiye adına kazandığı güven ve saygınlıktır.

ŞENES ERZİK’TEN ÖNCE NECDET ÇOBANLI VARDI

Türkiye’nin FİFA yönetimindeki geçmişi Şenes Erzik ile başlamadı.
Türk futbolunun uluslararası alandaki öncü yöneticilerinden Necdet Çobanlı, 1976 yılında FİFA İcra Kurulu üyeliğine seçildi ve bu önemli görevde 12 yıl kaldı.
Aynı zamanda UEFA’nın Avrupa Futbol Şampiyonası Komitesi’nde görev yapan Çobanlı, hukukçu kimliği ve uluslararası futbol yönetimindeki saygınlığıyla tanındı.
1988 yılında kendisine FİFA Onursal Üyeliği verildi.

Necdet Çobanlı, Türk futbolunun bugünkü uluslararası ilişkilerinin henüz gelişme aşamasında bulunduğu yıllarda FİFA’nın en üst karar organına girmeyi başarmıştı. Bu yönüyle, kendisinden sonra gelen Türk yöneticilere yolu açan öncü isimlerden biri oldu.

SERVET YARDIMCI DA UEFA İCRA KURULU’NA SEÇİLDİ

Şenes Erzik’ten sonra UEFA’nın en üst karar organında Türkiye’yi temsil eden isim Servet Yardımcı oldu. Uzun yıllar Türkiye Futbol Federasyonu’nda yönetici ve birinci başkan yardımcısı olarak görev yapan Yardımcı, 2017 yılında Helsinki’de düzenlenen UEFA Kongresi’nde İcra Kurulu üyeliğine seçildi.
2021 yılında yapılan seçimde 55 federasyonun 47’sinin oyunu alarak yeniden UEFA İcra Kurulu’na girdi.
Servet Yardımcı’nın UEFA’nın en önemli karar organına iki kez seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa futbol yönetimindeki temsilinin Şenes Erzik’ten sonra da devam etmesini sağladı.

LEVENT BIÇAKCI’NIN UZUN HUKUK GÖREVİ

Türkiye Futbol Federasyonu’nun eski başkanlarından hukukçu Levent Bıçakcı da UEFA’da uzun yıllar önemli sorumluluklar üstlendi.
Bıçakcı, 1990 yılından itibaren UEFA Temyiz Kurulu’nda görev yaptı ve 2023 yılına kadar bu kurulun başkan yardımcılığını yürüttü.
UEFA’nın disiplin ve hukuk mekanizması içinde 30 yılı aşan bir süre görev yapmak, her futbol yöneticisine nasip olacak bir başarı değildir.

Bıçakcı ayrıca UEFA Futbol Hukuku Programı’nın İstanbul çalışmalarında ve bilim kurulunda yer aldı. Bunların yanı sıra çeşitli dönemlerde başka Türk futbol yöneticileri, hukukçular, doktorlar ve hakemler de FİFA ile UEFA’nın komitelerinde görev üstlendiler. Ancak en üst karar organlarına seçilme ve uluslararası futbolun yönünü belirleyen masalarda uzun süre bulunma bakımından Necdet Çobanlı, Şenes Erzik ve Servet Yardımcı ayrı bir yerde durmaktadır.

FİFA’NIN GÜCÜ, SORUMLULUĞUNU DA BÜYÜTÜYOR

FİFA, bugün dünyanın en büyük ve en etkili spor kuruluşudur.
Bir Dünya Kupası’nın hangi ülkede düzenleneceğine karar vermek, yalnızca sportif bir tercih değildir. Milyarlarca dolarlık yatırım, turizm geliri, siyasi prestij, yayın hakları, sponsorluk anlaşmaları ve uluslararası ilişkiler de bu karardan etkilenir.

Böylesine büyük bir gücün denetlenmesi, kararlarının şeffaf olması ve yöneticilerinin siyasi veya ticari etkilerden uzak durması gerekir.
Çünkü FİFA’nın yönettiği şey yalnızca bir oyun değildir.
Milyarlarca insanın tutkusu, ülkelerin itibarı ve dünyanın ortak futbol mirasıdır.

Tam da bu nedenle, bugün yaşanan bahis, siyasi müdahale ve özel yatırımcı tartışmaları sıradan birer yönetim anlaşmazlığı olarak görülemez.
FİFA ne kadar büyürse, hesap verme sorumluluğu da o kadar büyümelidir.
Dünya futbolunun geleceği, yalnızca Zürih’teki yöneticilere değil, futbolu seven milyarlarca insana aittir.