Bir zamanlar mahallelerimizin o tozlu sokak aralarında tek bir ortak hayalimiz vardı: Gün gelip o formayı giymek, stadyumun çimlerine basmak. İki taş parçasının arasına kurulan kaleler, gün batana kadar bitmeyen maçlar... Futbol; bizim için bir spor değil, hayatın en büyük umudu, en coşkulu heyecanıydı.
Peki, ne değişti? Neden artık gençlerimizin gözündeki o "futbolcu olma" ışığı sönüyor?
Bugün parklarda, spor salonlarında bambaşka hikâyeler yazılıyor. Kız çocuklarımız, dünyayı titreten "Filenin Sultanları"nın başarılarıyla uyuyup, voleybolcu olma hayalleriyle uyanıyor. Basketbol, disiplinli yapısı ve uluslararası arenalardaki istikrarlı duruşuyla gençlerimize yeni kapılar açıyor.
Cevap aslında çok basit: Gençler artık masalları değil, başarı hikâyelerini takip ediyor.
Voleybol ve basketbol başarıyı inşa ederken, Türk futbolu neden yıllardır aynı kısır döngünün içinde debeleniyor? Teknik direktör rotasyonları, sonu gelmeyen hakem tartışmaları, saha dışı polemikler, dağ gibi büyüyen borçlar ve her başarısızlıkta "hakemler", "şanssızlık" gibi bahanelerin arkasına saklanmalar...
85 milyonluk, genç nüfusuyla övünen, futbol tutkusu genlerine işlemiş bir ülkenin Dünya Kupası’nı yıllardır televizyon başından izlemesi, sadece bir başarısızlık değil; büyük bir yönetim krizidir. Sorun yeteneksizlik değil; yeteneğin önüne kurulan "duvarlar", liyakatsizlik ve günü kurtarma hırsıdır.
Futboldaki bu yönetim anlayışı, aslında genel tablomuzun bir yansıması değil mi? Eğitimde, ekonomide, kamuda... Liyakatin geri plana itildiği, "ben yaptım oldu" anlayışının hakim olduğu her yerde benzer bir enerji kaybı yaşanmıyor mu?
İnsanlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor. Gençlerimiz, geleceklerini kendi ülkelerinin sınırları içinde değil, başka coğrafyaların hayallerinde kuruyor. Üretim yerine tüketimi, planlama yerine pansuman tedavileri seçtiğimiz sürece, yerimizde saymaya mahkumuz.
Voleybolda gördük; doğru altyapı, doğru insan kaynağı ve sabır bir araya gelince başarı kaçınılmaz oluyor. Unutmamak gerekir ki liyakat varsa başarı gelir, başarıyla birlikte adalet tesis edilir, adalet güveni doğurur, güvenin olduğu yere yatırım akar, yatırımla üretim güçlenir ve nihayetinde üretim refahı getirir.
Futbolun kaybettiği şey sadece üç puan değil; futbolun kaybettiği şey, toplumun ona olan inancı, güveni ve ruhudur. Gençlerimiz artık boş vaatleri değil; disiplini, alın terini ve ülkesini gururla temsil eden gerçek başarı hikâyelerini alkışlıyor.
Bir ülkenin geleceği; konuşanların değil, üretenlerin; torpillilerin değil, hak edenlerin; bahane bulanların değil, sistem kuranların omuzlarında yükselir.
Eğer futbolun o eski, tutkulu ruhunu geri istiyorsak; yeni sloganlara değil, radikal bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var. Futbol sahalarımızı yeniden "Bizim Çocuklar"ın gururla top koşturduğu, liyakatin başrolde olduğu bir sahneye dönüştürmenin tek yolu; adalet, altyapı ve gerçek bir değişimdir.
Çünkü artık biliyoruz: İnsanlar gerçek başarıyı alkışlıyor. Ve sıra, artık futbolda da bir "başarı hikâyesi" yazılmasında.
Fikret Yalçın'ın notuyla; gerçek başarıya, hak edene ve liyakate selam olsun.