Geleceği görmek istiyordu: Güner Kuban dondurulamadı

Atina’da doğup Amsterdam’dan Bodrum’a uzanan renkli bir ömür süren Güner Kuban 91 yaşında vefat etti. Dondurulma hayali gerçekleşmeden toprağa verildi.

Abone Ol


İlhan KARAÇAY yazdı:

Değerli Okurlarım,

Çok eski dostum Güner Kuban’ı kaybettik. Atina’da sürgünde başlayan, Almanya, Paris, Amsterdam ve Miami’den geçerek Bodrum’a ulaşan 91 yıllık o sıra dışı hayat, 16 Eylül 2026 günü saat 03.00 sıralarında sona erdi.

Bodrum Belediyesi kayıtlarında resmî adı “Sabiha Kuban” olarak yer alan Güner, 17 Eylül’de Turgutreis Merkez Yalı Camii’nden son yolculuğuna uğurlanarak Yukarı Akçaalan Mezarlığı’nda toprağa verildi. Bir süredir sağlık sorunları nedeniyle tedavi gördüğü bildirildi.


Yakınlarının yayımladığı veda ilanında ise O, tam da kendisine yakışan kelimelerle anlatıldı: “Bu planet üzerindeki yolculuğunu tamamladı. Arzu ettiği şekilde ebediyete karıştı.”
Aynı ilanda O’nun, “mimar, yazar, âşık ve bon vivant” olarak üç kıtaya yayılan özgür bir yaşam sürdüğü; farklı kişiliği ve yaratıcı yetenekleriyle ün saldığı, hayatı boyunca tabulara karşı çıkmaktan geri durmadığı vurgulandı.

Bu satırları yazmak benim için kolay değil. Çünkü Güner Kuban benim için yalnızca hakkında haber yapılacak renkli bir kişilik değildi. 1971’den bu yana tanıdığım, Amsterdam’da aynı masaya oturduğum, Homolulu gecelerini paylaştığım, Bodrum’daki evinde misafir olduğum ve yatıyla Mavi Deniz’e açıldığım çok eski bir dostumdu.

KENDİNİ DONDURACAK, GELECEĞİN DÜNYASINA UYANACAKTI

Güner Kuban’ın hayata bakışını anlatan en çarpıcı olaylardan biri, ölümden sonra bedenini dondurtma düşüncesiydi. Bu konu yıllarca bir şehir efsanesi gibi anlatıldı. Oysa şahsıma anlattıkları ve eski röportajlarda yer alan kendi açıklamaları, bu düşüncenin gerçek bir sözleşmeye kadar uzandığını gösteriyor.
Kuban, 1986 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren Alcor adlı kuruluşla sözleşme imzaladığını ve bunu yapan ilk Türk olduğunu söylüyordu. Bir dönem kuruluşun Türkiye temsilciliğini de üstlendiğini anlatmıştı. Hayali, ölümün son söz olmadığı bir geleceğe bırakılmaktı.

O’nun sözleriyle amaç, tıbbın ve teknolojinin ilerlediği bir zamanda yeniden hayata döndürülmekti.
Gazete röportajlarına yansıyan “Her 50 yılda bir dirilsem yeter” cümlesi, bu hayalin en çok hatırlanan ifadesi oldu. Yani Güner, yalnızca 50 yıl sonra bir kez uyanmayı değil, her yarım yüzyılda bir dünyanın nereye vardığını görmeyi düşlüyordu. “O zaman yaşam nasılmış?” diye bakmak, değişen dünyayı kendi gözleriyle görmek istiyordu. Yaşlılığın bedenine getirdiği sınırları aşmayı, geleceğin biliminin bugünün çözemediği hastalıkları yenmesini umut ediyordu.

AMA KRİYONİK, CANLI İNSANI DONDURMAK DEĞİL

Burada önemli bir bilimsel ayrımı yapmak gerekiyor. Kriyonik adı verilen uygulama, filmlerde görüldüğü gibi yaşayan bir insanı uyutup yıllar sonra sağ salim uyandırmak değildir. İşlem ancak kişinin yasal ölümünün ilan edilmesinden sonra başlatılabilir. Amaç, bedenin ya da yalnız beynin çok düşük sıcaklıklarda korunması ve gelecekte gelişebilecek tıp teknolojilerinin ölüm nedenini giderebileceği umuduyla bekletilmesidir.

Bugüne kadar kriyonik yöntemle korunup daha sonra yeniden hayata döndürülen tek bir insan bulunmuyor. Bu nedenle yöntem, kanıtlanmış bir tedavi değil; geleceğin bilimine bağlanan son derece tartışmalı bir umut olarak kabul ediliyor.

Güner Kuban da bir röportajında kitabını bitirdikten sonra, ötenazi yaptırarak dondurulmak istediğini söylemişti. Ancak yakınlarının son ilanı ve Bodrum’daki defin bilgisi, bu planın gerçekleşmediğini ortaya koyuyor. Hayatı boyunca geleceğe meydan okuyan Güner Kuban, kendini donduramadan gitti.

Belki de bu cümle, onun ölüm haberinin en hüzünlü ironisidir. Elli yıl sonra uyanıp dünyanın nasıl değiştiğine bakmak isteyen Güner, şimdi kendi seçtiği hayatın hatıralarıyla aramızda yaşayacak.

Güner Kuban’ın Bodrum’daki evinden Ege’ye bakan bu fotoğrafı, O’nun güzelliğe, özgürlüğe ve hayata duyduğu bağlılığı anlatan karelerden biri.

SÜRGÜNDE BAŞLAYAN BİR HAYAT

Güner Kuban 1935 yılında Atina’da dünyaya geldi. Babası, Çerkes Ethem’in ağabeyi ve Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerinden Reşit Bey, annesi ise Seher Hanım’dı. Ailesi Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki büyük hesaplaşmanın ardından Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Güner daha dünyaya gözlerini açtığı anda, Türkiye’nin en tartışmalı tarihî meselelerinden birinin ortasındaydı.

Kendisi de yıllar sonra bu kökenini, “Ben bir sürgün çocuğuyum. Ailemin yaşamak zorunda bırakıldığı üçüncü sürgünde Atina’da doğdum” sözleriyle anlatacaktı. Dedesi Ali Bey’in Kafkasya’dan sürgününü, babası Reşit Bey ile amcası Çerkes Ethem’in yaşadıklarını aile hafızasının ayrılmaz bir parçası olarak taşıdı.

Aile daha sonra Türkiye’ye döndü. Güner, ilkokulu Bandırma’da, ortaokulu Ankara’daki Mimar Kemal Okulu’nda, liseyi ise İstanbul Alman Lisesi’nde okudu. Bir dönem ressam olmayı düşündü; ardından Almanya’ya giderek Stuttgart’ta mimarlık eğitimi aldı. Mesleği ve bitmek bilmeyen merakı, önüne birbirinden farklı ülkelerin kapılarını açtı.

PARİS’TEN AMSTERDAM’A, AMSTERDAM’DAN MİAMİ’YE

Güner Kuban’ın hayatında tek bir ülkeye, tek bir şehre ve tek bir mesleğe sığmak yoktu. Paris’te çalıştı, Hollanda’ya geldi, Amsterdam’da girişimci oldu, daha sonra Miami’de yaşadı ve sonunda Bodrum’a yerleşti. Farklı kültürlerin içinde yaşarken altı dil öğrendiğini anlatıyordu.

Amsterdam’ın O’nun hayatındaki yeri bambaşkaydı. Yaklaşık çeyrek yüzyıl yaşadığı bu şehirde önce Hollanda el sanatlarının yapıldığı, sergilendiği ve satıldığı büyük bir turistik merkez kurdu. Ardından gece hayatına yöneldi ve sıra dışı kişiliğini bir mekâna dönüştürdü.

Güner Kuban, Amsterdam’daki Homolulu günlerinden bir fotoğrafın yanında ve daha sonraki yıllarda Bodrum’daki evinde.

POORT VAN AMSTERDAM VE HOMOLULU

Benim Güner Kuban’la ilk karşılaşmam 1971 yılındaydı. Amsterdam, Johan Cruyff’lu Ajax’ın Londra’daki Wembley Stadı’nda Panathinaikos’u yenerek Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasını kutluyordu. Türk spor basınının unutulmaz isimlerinden, Tercüman Gazetesi Spor Müdürü Necmi Tanyolaç ağabey de kutlamaları izlemek için Hollanda’ya gelmişti.

Ajax’ın şampiyonluk kutlamalarından bir gün sonra Necmi ağabeyle birlikte Güner Kuban’ın açtığı üç katlı büyük restorana gittik. Mekânın adı Poort van Amsterdam’dı. Güner’i ilk kez orada tanıdım.

Necmi ağabey daha ilk karşılaşmada Güner’e dikkatle baktı ve bana, “Ben bu bayanı bir yerden tanıyorum ama nereden?” diye sordu. Saatler sonra hafızası yerine geldi. Birden bana dönerek, “Tamam, hatırladım. Bu kadın İstanbul’dan meşhur lezbiyen Güner yahu!” dedi. O gün başlayan tanışıklık, zamanla yarım asrı aşan bir dostluğa dönüştü. Poort van Amsterdam’dan sonra Homolulu geldi. Güner, Honolulu adından esinlenerek açtığı gece kulübünü kısa sürede Amsterdam’ın en çok konuşulan mekânlarından biri haline getirdi. Homolulu yalnızca eşcinsellerin gittiği bir kulüp değildi. Hollanda’nın sosyete, sanat, eğlence ve medya çevrelerinden pek çok tanınmış isim de oraya gidiyordu.

Güner, yaşam biçimini başkalarının yargılarına göre belirlemiyordu. Türkiye’de henüz cinsel yönelimin konuşulmasının bile büyük tabu olduğu yıllarda, kendisini gizlememesi ve açıkça anlatmasıyla da tanındı. Hollanda’nın LGBTQİ+ tarihini belgeleyen IHLIA arşivi, bugün O’nu Amsterdam’daki Homolulu’nun kurucusu ve Türkiye’de yaşamı ile aşklarını açıkça anlatan öncü bir kadın olarak kayda geçiriyor.

Homolulu bizim için de yalnızca bir haber mekânı değildi. Eşimle birlikte zaman zaman giderdik. Oranın Arnavut ciğerini özellikle severdik. Müziği, insanları, sohbetleri ve Güner’in kendine özgü ev sahipliğiyle o geceler hafızamda hâlâ canlıdır.


Güner Kuban, Homolulu’da dünyaca ünlü sanatçı Donna’nın afişi önünde. Mekân, Amsterdam’ın gece hayatında uluslararası ün kazanmıştı.

HOLLANDA MEDYASININ BİTMEYEN HABER KAYNAĞIYDI

Güner Kuban yaptığı hiçbir işi küçük düşünmezdi. Dünyaca tanınan sanatçıları Homolulu’ya getirir, özel programlar düzenlerdi. Her adımı Hollanda medyasının ilgisini çekiyordu. Gazeteler, dergiler ve televizyonlar O’nun peşindeydi.

Amsterdam’da yaşayan bir Türk kadınının, şehrin en hareketli döneminde gece hayatına böylesine damga vurması başlı başına haberdi. Ama Güner’i asıl haber yapan, sıradan cevaplar vermemesi, sözünü sakınmaması ve hayatını kendi kurallarına göre yaşamasıydı.

Yazar kimliği de aynı cesareti taşıyordu. Sevişmenin Rengi adlı kitabında aşklarını ve cinsel kimliğini açıkça anlatması, Türkiye’de alışılmadık bir çıkıştı. Uzaydan Gelen Kadın ve daha sonra ailesinin tarihini anlattığı Bir Vatan Aşkına adlı kitapları da bu çok yönlü yaşamın başka durakları oldu.

“SEVİŞMENİN RENGİ”NİN EL YAZMASI SAYFALARINI BANA GETİRMİŞTİ

Güner Kuban’ın yazarlık serüveninin başlangıcına da yakından tanıklık ettim. İlk kitabı “Sevişmenin Rengi”ni kaleme aldığı günlerde, elle yazılmış yüzlerce sayfayı bir gün bana getirdi.
“Bunları redakte eder misin?” diye sordu.

O dönemde işlerim öylesine yoğundu ki, ne kadar istesem de bu sorumluluğu üstlenmem mümkün değildi. Güner’den özür dileyerek zaman ayıramayacağımı söyledim.

Bunun üzerine, “Peki, kime vereyim?” diye sordu. Ben de kendisine, o yıllarda Hürriyet’in başdanışmanlığını yapan, Türk edebiyat ve basın dünyasının en saygın isimlerinden Doğan Hızlan’ı önerdim. Benim her zaman “Doğan abi” diye hitap ettiğim Doğan Hızlan’ı Güner de yakından tanıyor, O’nun edebiyat bilgisine ve yayıncılık tecrübesine büyük güven duyuyordu. Bildiğim kadarıyla Güner, daha sonra el yazması metni Doğan Hızlan’a ulaştırdı. Redaksiyonu bizzat O mu yaptı, yoksa uygun gördüğü bir başka kişiye mi yaptırdı, bunu kesin olarak bilmiyorum.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda, “Sevişmenin Rengi”nin henüz yüzlerce el yazması sayfadan ibaret olduğu günleri ve Güner’in o sayfaları bana emanet etmek istemesini hiç unutmuyorum.

Kim bilir, belki de daha sonra çok konuşulacak olan “Sevişmenin Rengi” adlı kitabın yayın yolculuğunda, Doğan Hızlan’ı önermem de küçük ama önemli bir dönüm noktası olmuştu.
O kitap daha sonra yalnız Güner Kuban’ın özel yaşamını açık yüreklilikle anlattığı bir eser olmakla kalmadı, Türkiye’de konuşulmayanların cesaretle dile getirildiği, tabuları zorlayan kitaplardan biri oldu.

ÇERKES ETHEM’İN İTİBARI İÇİN MÜCADELE ETTİ

Güner Kuban için Çerkes Ethem yalnızca tarih kitaplarında tartışılan bir isim değildi; amcasıydı. Türkiye’de kuşaklar boyunca Çerkes Ethem adı “vatan haini” suçlamasıyla birlikte anıldı. Güner buna hayatı boyunca karşı çıktı. Millî Mücadele’nin ilk yıllarındaki rolünün görmezden gelindiğini ve tarihî olayların tek taraflı anlatıldığını savundu.

Arşivlerin peşine düştü, belgeler topladı, aile içinde anlatılanları araştırdı ve bütün bu birikimi Bir Vatan Aşkına – Çerkes Ethem ve Ailesinin Gerçek Öyküsü adlı kapsamlı kitabında topladı. Kitap yalnızca Çerkes Ethem’i değil, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e, savaşlardan sürgünlere uzanan bir ailenin yaklaşık 110 yıllık hikâyesini anlatıyordu.

TBMM Dilekçe Komisyonu aracılığıyla ilgili devlet kurumlarından alınan cevaplarda, Çerkes Ethem hakkında resmî olarak verilmiş bir “vatan haini” kararı bulunmadığının bildirilmesi Güner’i çok duygulandırmıştı. Elbette Çerkes Ethem’in Ankara Hükümeti ile çatışması ve Yunan tarafına geçişi tarihçiler arasında tartışılmaya devam ediyor. Güner’in cevabı ise kesindi: “Çerkes Ethem vatan haini değildi.”

“BEN İYİ VE DÜRÜST İNSANLARIN TARAFINDAYIM”

Atina’da doğmuş, Türkiye’ye dönmüş, Almanya’da eğitim görmüş, Paris’te çalışmış, Amsterdam ve Miami’de yaşamış bir insana hangi ülkeye ve topluma ait olduğu sorulmuştu. Güner’in verdiği cevap, hayat felsefesinin özeti gibiydi: Her milletin iyisinin de kötüsünün de bulunduğunu söylüyor, kendisini “iyi ve dürüst insanların tarafında” görüyordu.

Bu cevap O’na çok yakışıyordu. Çünkü Güner Kuban’ı tek bir ülkeye, kimliğe, mesleğe veya döneme sığdırmak mümkün değildi. Mimar, girişimci, gece kulübü sahibi, yazar, tarih araştırmacısı ve tabulara meydan okuyan özgür bir kadındı.

Bodrum açıklarında Güner Kuban’ın yatıyla yaptığımız unutulmaz Mavi Deniz yolculuğu. Amsterdam’da başlayan dostluğumuz Bodrum’da da devam etti.

AMSTERDAM’DA BAŞLAYAN DOSTLUĞUMUZ BODRUM’DA DEVAM ETTİ

Yıllar geçti. Hayat bizi farklı yerlere götürdü ama Güner’le tanışıklığımız Amsterdam’la sınırlı kalmadı. Yolumuz bu kez Bodrum’da kesişti. Bizi denize bakan güzel evinde ağırladı. Bir gün de ünlü yatıyla Mavi Deniz’e açıldık.

Dosyamdaki fotoğrafa bugün baktığımda, bir zamanlar Amsterdam’da Poort van Amsterdam’ın açılışında tanıştığımız Güner’le yıllar sonra Ege güneşinin altında aynı teknede oluşumuza şaşırıyorum. Hayat insanları ne ilginç yollarla yeniden bir araya getiriyor.

Güner bir süre sonra Amsterdam’dan ayrıldı, uzun yıllar Miami’de yaşadı. Ardından Türkiye’ye döndü ve Bodrum’a yerleşti. Şimdi O’nu son kez yine Bodrum uğurladı.

BİR ÖMRE BİRKAÇ ÖMÜR SIĞDIRDI

Güner Kuban’ın hayatını anlatmaya nereden başlanır?
Atina’daki sürgün yıllarından mı, Çerkes Ethem’in yeğeni oluşundan mı, Stuttgart’taki mimarlık eğitiminden mi, Paris’ten mi, Amsterdam’dan mı, Miami’den mi? Homolulu’dan mı, yazdığı kitaplardan mı, ailesinin itibarı için verdiği mücadeleden mi, yoksa 50 yıl sonra yeniden uyanıp geleceğin dünyasını görme hayalinden mi?

Belki de O’nu sıra dışı yapan tam olarak budur. Hayatında tek bir ülke, tek bir şehir, tek bir meslek ve tek bir mücadele yoktu. Kimi insanların hayatı doğum ve ölüm tarihleriyle özetlenebilir. Güner Kuban’ınki ise birkaç ömre bedeldi.

Yarım asrı aşan gazetecilik hayatımda devlet adamları, sanatçılar, sporcular, iş insanları ve gazeteciler tanıdım. Bazılarıyla yollarımız yalnızca bir haber süresince kesişti. Bazıları ise yıllar sonra bile hafızamda bütün canlılığıyla kaldı. Güner Kuban da onlardan biridir.

1971’de başlayan dostluğumuzun ardından şimdi söyleyebileceğim tek şey şudur: Güle güle sevgili Güner. Kendini dondurup 50 yıl sonra dünyanın nasıl değiştiğini göremedin ama bu dünyada bıraktığın iz, seni tanıyanların hafızasında çok uzun yıllar yaşayacak.


Güner Kuban, özel yaşamını ve düşüncelerini açıkça anlatmaktan hiçbir zaman çekinmedi; yıllarca Hollanda ve Türkiye medyasının ilgi odağı oldu.