De Nederlandse versie van het artikel staat direct onder de Turkse tekst.)
İlhan KARAÇAY yazdı:
DENİZDEN DOĞAN ALMERE MUCİZESİNDEN ÖNCE:
“ALMERE MECLİSİ”
Değerli okurlarım,
Birazdan, Hollanda’nın denizi nasıl dize getirdiğini, suları boşaltarak Flevoland’ı nasıl yarattığını ve denizin dibine Almere gibi modern bir şehri nasıl kurduğunu anlatan çok geniş bir dosyaya dalacağız.
Ancak Hollanda’nın bu en genç şehri, bir Türk oluşumuna da adını vermiş: “ALMERE MECLİSİ”…
Yaşları, deneyimleri ve toplumsal hizmetleri toplandığında birkaç asra ulaşan altı kişi, hemen her hafta aynı masa etrafında buluşuyor.
Bu buluşmalarda ne yok ki…
Türkiye konuşuluyor, Hollanda konuşuluyor; siyaset, eğitim, kültür, göçmenlik yılları ve Türk toplumunun bugünü ile yarını konuşuluyor. Bazen görüşler çarpışıyor, bazen eski hatıralar canlanıyor, bazen de memleket meseleleri masaya yatırılıyor.
Almere dosyasının hemen başında “Almere Meclisi” ile karşılaşmanız, elbette hoş bir tesadüf. Ama bu oluşumun “Almere Meclisi” adını alması tesadüf değil.
Neden bu adı seçtiğimizi, Meclis’in kimlerden oluştuğunu, toplantılarımızda hangi konuları ele aldığımızı ve neler yaptığımızı aşağıdaki görselden okuyabilirsiniz.
Şimdi sözü “ALMERE MECLİSİ” görseline bırakalım…
Şimdi de gelelim dosya habere…
BU DOSYAYI MUTLAKA SAKLAYINIZ
Bu çalışma yalnızca Almere’nin 50 yıllık hikâyesini değil; Hollanda’nın denizle mücadelesini, Afsluitdijk’in inşasını, Flevoland’ın doğuşunu, Türkiye’nin 1916 ve 1953 sel felaketlerinde Hollanda’ya yaptığı yardımları ve Almere ile Mezitli’nin yarım asırlık dönüşümünü tarihî belgeler ve fotoğraflarla anlatıyor.
Bugün okunacak, yarın yeniden başvurulacak ve gelecek kuşaklara bırakılacak bir tarih dosyası…
Hollandalılar için deniz, yalnızca kıyısında yaşanacak, üzerinde gemiler yüzdürülecek veya manzarası seyredilecek büyük bir su kütlesi değildir.
Deniz, gerektiğinde önü kesilecek, sınırları değiştirilecek, içindeki su boşaltılacak ve dibinden yeni topraklar çıkarılacak dev bir çalışma alanıdır.
Dünyanın pek çok yerinde insanlar, şehirlerini kendilerine miras kalan toprakların üzerine kurdular. Hollandalılar ise daha ileri gittiler. Önce toprağı meydana getirdiler, daha sonra o toprağın üzerine yollar, köprüler, kanallar, tarlalar, ormanlar, köyler ve şehirler inşa ettiler.
Bu nedenle Hollanda’nın tarihi, yalnızca kralların, savaşların, ticaret gemilerinin ve sömürge dönemlerinin tarihi değildir. Bu tarih, aynı zamanda insan ile su arasında yüzyıllardır devam eden büyük bir mücadelenin tarihidir.
Hollandalılar, denize karşı verdikleri mücadelede yalnızca kendilerini korumakla yetinmediler. Denizden toprak kazandılar, ülkenin haritasını değiştirdiler ve kendi elleriyle yeni bir coğrafya yarattılar.
Bugünkü Flevoland vilayeti ile Lelystad ve Almere şehirleri, bu cesaretin, bilginin ve insan iradesinin en görkemli eserleri arasında yer aldı.
HOLLANDA’NIN KADERİNİ DEĞİŞTİREN MÜHENDİS: CORNELIS LELY
Hollanda’nın denizle mücadelesindeki en önemli isimlerden biri, su mühendisi ve devlet adamı Cornelis Lely idi.
Henüz genç bir mühendisken Zuiderzee’nin kapatılması ve bu büyük iç denizin bazı bölümlerinin kurutularak yeni topraklar kazanılması için kapsamlı planlar hazırladı.
Lely’nin düşüncesi, yalnızca bir sed inşa etmekten ibaret değildi. O, Hollanda’nın su güvenliğini sağlayacak, ülkeye yeni tarım alanları kazandıracak ve gelecek kuşaklara yaşayabilecekleri yeni bir coğrafya bırakacak büyük bir dönüşüm tasarlıyordu.
Ancak bugün hayranlıkla bakılan bu proje, ortaya atıldığı yıllarda herkesi ikna etmedi. Planın çok büyük, pahalı ve gerçekleştirilmesinin son derece güç olduğu öne sürüldü. Zuiderzee kıyılarında balıkçılıkla geçinenler de denizin kapatılmasına karşı çıktı.
Cornelis Lely vazgeçmedi. Mühendisliğinin yanında siyasette de görev aldı, üç kez Su Yönetimi Bakanlığı yaptı ve hazırladığı projenin devlet politikası haline gelmesi için yıllarca mücadele etti.
1916 FELAKETİ, LELY’NİN HAKLILIĞINI ORTAYA ÇIKARDI
Lely’nin yıllarca savunduğu projenin önemini ortaya çıkaran gelişmelerden biri, 1916 yılında yaşanan büyük su baskını oldu. Zuiderzee çevresindeki sedlerin çeşitli noktalarda yıkılmasıyla geniş bölgeler sular altında kaldı. İnsanlar yaşamlarını yitirdi, binlerce kişi evini terk etmek zorunda kaldı ve büyük ekonomik zarar meydana geldi.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı da Hollanda’nın daha fazla tarım alanına ihtiyacı olduğunu gösterdi.
Bir tarafta deniz taşkınlarından korunma zorunluluğu, diğer tarafta yeni tarım arazilerine duyulan ihtiyaç vardı. Böylece Cornelis Lely’nin uzun yıllar fazla cesur ve pahalı bulunan projesi yeniden gündeme geldi.
1918 yılında kabul edilen Zuiderzee Yasası, Hollanda’nın yalnızca su yönetimini değil, coğrafyasını da değiştirecek büyük dönüşümün yolunu açtı.
HOLLANDA’NIN FELAKET GÜNLERİNDE OSMANLI VE TÜRKİYE YARDIMA KOŞTU
Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında Osmanlı’dan gönderilen para yardımı, 1953 felaketinde Türkiye’den ulaştırılan battaniyeler…
Türk halkı, Hollanda’yı iki büyük sel felaketinde de yalnız bırakmadı.
1916 yılında yapılan yardım için Kraliçe Wilhelmina adına gönderilen teşekkür mektubu ile 1953’te Türkiye’den gönderilen battaniyelere sarılan Hollandalı selzedelerin fotoğrafları, iki ülke arasındaki dayanışmanın unutulmaz belgeleri olarak tarihteki yerini aldı.
1916 FELAKETİNİN PEK BİLİNMEYEN TÜRKİYE HİKÂYESİ
Hollanda’yı Afsluitdijk’in inşasına ve Zuiderzee’nin kapatılmasına götüren 1916 sel felaketinin, Türk-Hollanda ilişkileri bakımından pek bilinmeyen, fakat son derece anlamlı bir yönü daha bulunuyor.
13 Ocak’ı 14 Ocak 1916’ya bağlayan gece şiddetli fırtınanın etkisiyle Zuiderzee çevresindeki sedler birçok noktada yıkıldı. Amsterdam’ın kuzeyindeki geniş bölgeler sular altında kaldı. Evler yıkıldı, binlerce insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı. Karada ve denizde toplam 51 kişi hayatını kaybetti.
Felaketin meydana geldiği sırada Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’nın ateşi içindeydi. Osmanlı da savaşın yol açtığı büyük askerî ve ekonomik güçlüklerle mücadele ediyordu. Halkın maddî durumu iyi değildi; devletin bütün imkânları savaşın ağır yükü altında bulunuyordu.
Buna rağmen, Hollanda’da felakete uğrayan insanlar unutulmadı.
Osmanlı tarafından Hollandalı selzedeler için 2.387,90 Hollanda florini tutarında yardım gönderildi. Bu meblağın bugünkü satın alma gücüyle yaklaşık 20 bin euroya karşılık geldiği tahmin ediliyor.
Yardımın miktarından daha önemli olan, taşıdığı insanî anlamdı. Kendisi savaşın ve yokluğun içinde bulunan bir ülke, kilometrelerce uzaktaki Hollanda halkının acısına kayıtsız kalmamıştı.
Hollanda Dışişleri Bakanı da Kraliçe Wilhelmina adına gönderdiği mektupla bu anlamlı yardım için teşekkür etti.
O mektup, yalnızca diplomatik bir teşekkür belgesi değildi. Savaşın ülkeleri birbirinden ayırdığı bir dönemde, insanî dayanışmanın sınırları aşabildiğini gösteren tarihî bir dostluk belgesiydi.
KRALİÇE ADINA GÖNDERİLEN TEŞEKKÜR MEKTUBU
Bu bölümde yer alan ilk görselde, 1916 yılında yaşanan sel felaketi sırasında sular altında kalan evler, felaket bölgesinin haritası ve Kraliçe Wilhelmina adına gönderilen teşekkür mektubu görülüyor.
Suların ortasında kalan evler felaketin büyüklüğünü, teşekkür mektubu ise o karanlık günlerde Hollanda’ya uzanan dost elini anlatıyor.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bu belge, Türk ve Hollanda halkları arasındaki ilişkilerin yalnızca resmî ziyaretlere ve diplomatik görüşmelere dayanmadığını gösteriyor.
İki halkın dostluğu, felaket günlerinde gösterilen dayanışmayla da tarihe yazılmış bulunuyor.
37 YIL SONRA TÜRKİYE YİNE HOLLANDA’NIN YANINDAYDI
1916 yılında yaşanan bu dayanışmanın üzerinden 37 yıl geçti.
31 Ocak’ı 1 Şubat 1953’e bağlayan gece Hollanda, bu kez tarihinin en büyük doğal felaketlerinden biriyle karşılaştı.
Kuzey Denizi’nde meydana gelen ağır fırtına ile yükselen sular, özellikle Zeeland, Güney Hollanda ve Kuzey Brabant bölgelerindeki sedleri aştı. Geniş yerleşim alanları birkaç saat içinde sular altında kaldı.
Felakette 1.836 kişi hayatını kaybetti. On binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Binlerce ev ve çiftlik yıkıldı veya ağır hasar gördü. Hayvanlar boğuldu, tarım arazileri deniz suyuyla kaplandı.
Hollanda’ya dünyanın çeşitli ülkelerinden yardım gönderilmeye başlandı. Selden kurtarılan insanların yiyeceğe, giyeceğe, ilaca ve özellikle battaniyeye ihtiyacı vardı.
Türkiye, Hollanda’dan yükselen bu yardım çağrısına da kayıtsız kalmadı.
1916 yılında Osmanlı’nın yaptığı para yardımından sonra, 1953 felaketinde de Türkiye’den Hollandalı selzedeler için battaniyeler gönderildi.
Gönderilen battaniyelerin miktarını belirten kesin bir belgeye ulaşamadım. Ancak Hollandalı selzedelerin Türkiye’den gönderilen battaniyelere sarılmış hâlde çekilen fotoğrafları, yapılan yardımın en açık ve en dokunaklı kanıtıdır.
TÜRKİYE’DEN GELEN BATTANİYELERE SARILAN SELZEDELER
İkinci görselde, 1953 felaketinin ardından Türkiye’den gönderilen battaniyelere sarılan Hollandalı selzedeler, sular altında kalan evler ve felaketin en ağır biçimde yaşandığı Zeeland bölgesinin haritası görülüyor.
Bir battaniye, normal zamanlarda sıradan bir ihtiyaç maddesi olarak görülebilir.
Ama evini, eşyalarını ve yakınlarını kaybetmiş, kışın ortasında suların içinden kurtarılmış bir insan için o battaniye yalnızca soğuktan korunmanın aracı değildir.
O battaniye, kilometrelerce uzaktaki insanların kendisini unutmadığını gösteren bir dostluk işaretidir.
Fotoğraftaki Hollandalı selzedelerin üzerine sarılan battaniyeler de Türkiye’den Hollanda’ya uzanan şefkatin ve dayanışmanın sessiz tanıklarıdır.
İKİ FELAKET, İKİ YARDIM VE UNUTULMAMASI GEREKEN BİR DOSTLUK
1916 yılında Osmanlı’nın gönderdiği para yardımı…
1953 yılında Türkiye’nin gönderdiği battaniyeler…
Biri Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında, diğeri İkinci Dünya Savaşı’nın yaralarının henüz tam olarak sarılamadığı bir dönemde gerçekleştirildi.
Her iki yardım da Türk halkının, Hollanda’nın acılı günlerinde sergilediği insanî dayanışmanın tarihî belgeleri oldu.
Bu yardımların parasal büyüklüğünden çok daha önemli olan, taşıdığı anlamdır.
İnsanlar ve ülkeler arasındaki gerçek dostluk, yalnızca güzel günlerde söylenen sözlerle ölçülmez. Gerçek dostluk, felaket anında gösterilen dayanışmayla, uzatılan bir elle, gönderilen bir battaniyeyle ve acının paylaşıldığını anlatan küçücük bir belgeyle anlaşılır.
Düşmanlıkların sona ermesi ve insanların birbirlerine yaklaşması için mutlaka yeni felaketlerin yaşanmasını beklemek doğru değildir.
En doğrusu, ülkeler ve halklar arasında her zaman karşılıklı anlayışa, saygıya ve dostluğa dayanan ilişkiler kurmaktır.
Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Hollanda’ya yaptığı bu iki yardım da, Türk-Hollanda dostluğunun geçmişten günümüze ulaşan, unutulmaması gereken sayfalarıdır.
DENİZİN ORTASINA ÇEKİLEN 32 KİLOMETRELİK ÇİZGİ
Kuzey Hollanda ile Friesland arasında inşa edilen Afsluitdijk, Hollandalıların su mühendisliğindeki kudretini bütün dünyaya gösteren bir eser oldu.
32 kilometre uzunluğundaki bu dev yapı, teknik bakımdan adı “dijk”, yani sed olsa da iki tarafında su bulunduğu için aslında büyük bir baraj niteliğindeydi.
Çalışmalar sırasında modern çağın dev makineleri henüz yoktu. Binlerce işçi, taşları ve bazalt bloklarını büyük ölçüde elleriyle yerleştirdi. Buharlı tarama makinelerinden yararlanıldı ama yapının önemli bir bölümü insan emeğiyle meydana getirildi.
Yaklaşık 5 bin işçinin aynı anda çalıştığı dönemler oldu. Her taşın doğru yere yerleştirilmesi, suyun akıntısına ve dalgaların gücüne dayanacak bir bütün oluşturması gerekiyordu.
28 Mayıs 1932 günü, Vlieter adı verilen son açıklık da kapatıldı. Böylece Kuzey Denizi’nin bir uzantısı olan Zuiderzee ile açık deniz arasındaki bağlantı kesildi.
O güne kadar Zuiderzee olarak bilinen tuzlu iç deniz, zamanla tatlı su gölüne dönüştü ve IJsselmeer adını aldı.
Bir yıl sonra Afsluitdijk’in üzerinden araçlar geçmeye başladı. Bugün A7 otoyolunun geçtiği sed, yalnızca bir su savunma yapısı değil; Hollanda’nın kuzeyi ile batısını birbirine bağlayan hayati bir ulaşım yolu haline geldi.
Afsluitdijk, 90 yılı aşkın süredir Hollanda’yı deniz taşkınlarına karşı koruyor. Son yıllarda yeni iklim şartları ve yükselen deniz seviyesi dikkate alınarak güçlendirilen sed, Hollandalıların geçmişte yarattıkları büyük eseri gelecek kuşaklara taşıma kararlılığını da gösteriyor.
AFSLUITDIJK’İN SİYASİ YÖNÜ: FRIESLAND’I HOLLANDA’YA YAKLAŞTIRMAK
Bazı yazar ve siyasetçilerin değerlendirmelerine göre Afsluitdijk’in yapımında, su baskınlarını önlemek ve denizden yeni topraklar kazanmak kadar açıkça ifade edilmeyen siyasi bir amaç da vardı: Kendilerini güçlü biçimde Friz olarak tanımlayan Friesland halkını, Hollanda’nın diğer bölgelerine yaklaştırmak.
Bu düşüncenin yalnızca geçmişe ait olmadığı, Friesland’daki siyasî ve kültürel hareketlerden de anlaşılıyor. De Kanttekening gazetesinde 2017 yılında yayınlanan geniş bir araştırmada, 19’uncu yüzyıldan beri faaliyet gösteren Friz hareketinin kendi dilini ve kültürünü korumak, Friesland’a daha geniş özerklik kazandırmak için mücadele ettiği anlatılıyor. Bu hareketten doğan Fryske Nasjonale Partij de bağımsızlıktan çok, Friesland için daha fazla özerklik talep ediyor.
Bununla birlikte hareket içindeki bazı Friz milliyetçileri daha ileri giderek Hollanda’dan ayrılmayı savunuyor. Tarihçi Kerst Huisman, kendisini “Hollandalı” kavramıyla özdeşleştirmediğini ve bağımsız bir Kuzey Hollanda istediğini belirtirken; eğitimci Sytze Hiemstra da Friz dilinin ve kültürünün merkezi yönetim içinde yeterince korunamadığını öne sürerek daha geniş bir siyasî özerkliği savunuyor.
Bu görüşler bütün Friesland halkını temsil etmiyor. Ancak Friz kimliğinin, yalnızca folklorik bir aidiyet olmadığını; dil, kültür ve özerklik talepleriyle yaşayan güçlü bir siyasî kimlik olduğunu açıkça gösteriyor. Afsluitdijk’in Friesland’ı ülkenin batısına doğrudan bağlamasının neden yalnızca bir ulaşım hamlesi değil, aynı zamanda önemli bir toplumsal ve siyasî gelişme olarak değerlendirildiği de böylece daha iyi anlaşılıyor.
Afsluitdijk yapılmadan önce Kuzey Hollanda’dan Friesland’a ulaşabilmek için Zuiderzee’nin çevresinden uzun bir yol katetmek gerekiyordu. 32 kilometrelik seddin üzerine yapılan yol, iki bölge arasında doğrudan bağlantı kurdu; seddin bir ucundan diğerine geçiş yaklaşık 15 dakikaya indi.
Bu görüşü savunanlara göre Hollanda yönetimi, Friesland’ı ülkeye yaklaştırırken Friz kimliğini ortadan kaldırmak yerine onu tanımayı tercih etti. Frizceye okullarda ve resmî alanlarda kullanım hakkı tanındı; Friesland bayrağının dalgalandırılması ve insanların gururla “Ben bir Friz’im” demesi doğal karşılandı. Leeuwarden başta olmak üzere bölgeye zamanla önemli devlet kuruluşlarının yerleştirilmesi de bu bütünleşme politikasının bir parçası olarak yorumlandı.
Böylece Afsluitdijk, yalnızca denizin önüne çekilmiş dev bir sed değil, uzun süre birbirinden uzak kalan iki bölgeyi birbirine bağlayan siyasi ve toplumsal bir köprü haline geldi.
HOLLANDA HARİTASINA YENİ TOPRAKLAR EKLENDİ
Afsluitdijk’in tamamlanması, büyük projenin sonu değil, yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Hollandalılar, sedlerle çevreledikleri bölgelerdeki suyu güçlü pompalarla boşaltmaya başladılar. Sular çekildikçe, yüzyıllardır denizin altında bulunan toprak ortaya çıktı.
Fakat suyun boşaltılması tek başına yeterli değildi. Ortaya çıkan toprağın kurutulması, tuzdan arındırılması ve kullanılabilir hale getirilmesi gerekiyordu. Kanallar açıldı, drenaj sistemleri kuruldu, toprak işlendi ve yıllar süren hazırlıklardan sonra tarıma ve yerleşime elverişli hale getirildi.
Yeni toprakların kazanılması aşama aşama ilerledi. Wieringermeer 1930’da, Noordoostpolder 1942’de kurutuldu. Doğu Flevoland 1957’de, Almere’nin kurulacağı Güney Flevoland ise 1968’de tamamen sudan arındırıldı. Dün teknelerin ve balıkçı gemilerinin dolaştığı yerlerde artık traktörler çalışıyor, otomobiller ilerliyor, çocuklar okula gidiyor ve yüz binlerce insan yaşamını sürdürüyor.
Flevoland, 1 Ocak 1986’da Hollanda’nın 12’nci vilayeti oldu. Böylece Hollanda, yalnızca denizden arazi kazanmakla kalmadı; denizin bulunduğu yerde yepyeni bir idarî bölge meydana getirdi.
LELY’NİN ADI, DENİZDEN KAZANILAN ŞEHİRDE YAŞATILDI
Denizin altından çıkarılan yeni topraklarda kurulacak şehirlerden ilki Lelystad oldu.
Şehre, büyük Zuiderzee projesinin mimarı Cornelis Lely’nin adı verildi. Böylece Lely, yalnızca heykellerde ve tarih kitaplarında değil, hayalini kurduğu toprakların üzerinde yükselen bir şehrin adında da yaşamaya devam etti.
Lelystad, daha sonra kurulacak Flevoland vilayetinin başkenti oldu.
Ancak Hollanda’nın, özellikle Amsterdam ve çevresinde hızla büyüyen nüfusu için daha fazla yerleşim alanına ihtiyacı vardı. Başkentte ve Gooi bölgesinde artan konut ihtiyacını karşılamak üzere, Güney Flevoland’da yeni ve büyük bir şehir kurulması kararlaştırıldı.
Bu şehir Almere olacaktı.
ALMERE ADI, YÜZYILLAR ÖNCESİNİN SU HARİTASINDAN GELDİ
Yeni şehir için başlangıçta “Zuidweststad” adı kullanılıyordu. IJmeerstad, Flevostad ve Gooimeerstad gibi başka isimler de gündeme geldi. Ancak hiçbiri kurulmakta olan şehrin ruhunu tam olarak yansıtmıyordu.
1970 yılının son günlerinde, IJsselmeerpolders İdaresi Direktörü Will Otto’nun eline Hollanda’nın eski su yollarını anlatan bir kitapçık geçti. Kitapçıktaki Orta Çağ haritasında, bugünkü IJsselmeer bölgesinde yer alan büyük iç göl “Almere” adıyla gösteriliyordu. Will Otto bu tarihî addan etkilendi; öneri kabul edildi ve “Almere” adı 2 Ocak 1971’de resmen benimsendi.
Böylece denizin altından çıkarılan yeni şehir, adını yüzyıllar önce aynı bölgede bulunan sulardan aldı. Hollanda Hükümeti de Nisan 1971’de Almere’nin kurulmasına karar verdi.
ALMERE’DE ÖNCE TOPRAK, SONRA ŞEHİR YARATILDI
Almere, kendiliğinden büyüyen eski Avrupa şehirlerinden biri değildir.
Burada önce tarihî bir köy, çevresinde gelişen mahalleler ve daha sonra oluşan bir şehir merkezi yoktu. Her şey planlanarak başladı.
Şehrin nerede kurulacağı, yolların nereden geçeceği, yeşil alanların nasıl korunacağı, evlerin, okulların ve alışveriş merkezlerinin nerelere yapılacağı daha ilk sakinler gelmeden önce düşünüldü.
Almere, tek bir yoğun şehir merkezinden meydana gelmek yerine, farklı merkezleri bulunan yeşil bir bahçe şehir olarak tasarlandı. Zamanla Almere Stad, Almere Buiten, Almere Haven, Almere Hout, Almere Poort ve henüz gelişme aşamasındaki Almere Pampus olmak üzere altı büyük bölgeye ayrıldı.
Almere’de konut inşaatının ilk kazması 1975 yılında vuruldu. 30 Eylül 1975’te Bakan Tjerk Westerterp, Schoolwerf’te yapılacak 414 sosyal konut için ilk kazığı çaktı.
Taş evler tamamlanmadan önce, 1 Aralık 1975’te Almere Haven’da “Bivak” adı verilen sekiz geçici ahşap konut kullanıma açıldı. Şehrin ilk görevlileri ve ailelerinden oluşan bu küçük topluluk, henüz yolların ve imkânların bulunmadığı yeni toprakların ilk öncüleri oldu.
Asıl tarihî dönüm noktası ise 30 Kasım 1976’da yaşandı. Tamamlanan ilk 24 taş evin anahtarları, bu evlerde yaşayacak ilk 100 Almereliye café-restaurant De Roef’te düzenlenen törenle teslim edildi.
İlk anahtar, dönemin Ulaştırma ve Su Yönetimi Bakanı Tjerk Westerterp tarafından Henk ve Lia de Clerck çiftine verildi. İki kızlarıyla birlikte Almere’ye yerleşen De Clerck ailesi, yeni şehrin ilk taş evinin resmî sakinleri olarak tarihe geçti.
O gün anahtarı teslim edilen ev, Almere Haven’daki Schoolwerf’te bulunuyordu.
Henüz yolların, mağazaların ve sosyal imkânların son derece sınırlı olduğu bir dönemde buraya gelen ilk sakinler, kelimenin tam anlamıyla yeni bir şehrin öncüleri oldular.
24 EVLE BAŞLAYAN ŞEHİRDE BUGÜN 233 BİN KİŞİ YAŞIYOR
İlk evlerin anahtarlarının verildiği 1976 yılında Almere, harita üzerinde yeni beliren küçük bir yerleşim alanıydı.
Aradan geçen yarım yüzyılda şehir büyük bir dönüşüm geçirdi. İlk 24 evle başlayan yerleşim, bugün yaklaşık 233 bin insanın yaşadığı, Hollanda’nın en büyük şehirleri arasında yer alan çok kültürlü bir kent haline geldi.
Almere’nin nüfusu yalnızca Hollanda’nın farklı bölgelerinden gelenlerle büyümedi. Türkler başta olmak üzere dünyanın çok farklı ülkelerinden gelen insanlar burada yeni bir hayat kurdu.
Bir zamanlar şehir planlamacılarının çizim masasında bulunan Almere’de bugün modern konutlar, geniş parklar, iş merkezleri, okullar, kültür kuruluşları, spor tesisleri, plajlar ve su sporları alanları bulunuyor.
DE TELEGRAAF, ALMERE’NİN YARIM ASIRLIK SERÜVENİNİ İKİ SAYFADA ANLATTI
De Telegraaf gazetesi, 22 Ağustos 2026 tarihli hafta sonu sayısında Almere’nin 50 yıllık gelişimine iki tam sayfa ayırdı.
Gazete, 1976 yılında ilk taş evin anahtarını alan Henk ve Lia de Clerck çiftinin hikâyesinden yola çıkarak, kuruluşundan bu yana şehrin geçirdiği büyük değişimi anlattı. Haberde, bir zamanlar denizin altında bulunan topraklarda kurulan Almere’nin, yarım asır içinde yaklaşık 233 bin nüfuslu modern ve çok kültürlü bir şehre dönüşmesine dikkat çekildi.
“ALMERE HENÜZ BÜYÜMESİNİ TAMAMLAMADI”
Almere Belediye Başkanı Hein van der Loo’ya göre şehir, ilk anahtarın teslim edilmesinden 50 yıl sonra bile gelişmesini tamamlamış değil.
Van der Loo, Almere’nin hâlâ büyümek ve olgunlaşmak için geniş imkânlara sahip bulunduğunu belirterek, şehrin yalnızca konut sayısını artırmakla yetinmemesi gerektiğine dikkat çekti.
Yeni konutların yanında daha fazla iş imkânı, eğitim kurumu ve şirket merkezi oluşturulması gerektiğini söyledi.
Şehir yönetimi, önümüzdeki 20 yıl içinde Almere’nin yaklaşık 350 bin nüfusa ulaşabileceğini öngörüyor. Belediye Başkanı Van der Loo ise bakışını daha da ileriye taşıyarak, 50 yıl sonrasının Almere’sinde 500 bin kişinin sağlıklı ve mutlu bir hayat sürebileceği imkânların şimdiden düşünülmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu büyük öngörü gerçekleşirse Almere, bir zamanlar denizin altında bulunan toprakların üzerinde yükselen, yarım milyon nüfuslu bir dünya şehri haline gelecek.
HOLLANDA’NIN EN BÜYÜK ESERİ, YALNIZCA SEDLER DEĞİLDİR
Afsluitdijk, Flevoland, Lelystad ve Almere’ye bakıldığında Hollandalıların başarısı çoğu zaman pompalarla, sedlerle, kanallarla ve dev makinelerle açıklanıyor.
Oysa bu büyük başarının arkasında makinelerden daha önemli bir güç bulunuyor: Uzun vadeli düşünme, bilimsel bilgiye güvenme, sabırla çalışma ve gelecek kuşaklar için yatırım yapma iradesi.
Cornelis Lely’nin hazırladığı planların sonuçları, onun ilk çizimleri yapmasından onlarca yıl sonra ortaya çıktı. Projeyi başlatanların çoğu, denizin altından çıkarılan topraklarda kurulacak şehirleri göremedi. Ama onlar, yalnızca kendi dönemleri için çalışmadılar.
Denizin önüne sed çeken işçiler, suları boşaltan mühendisler, toprağı işleyen çiftçiler, yolları açan görevliler ve ilk evleri yapan inşaatçılar; bugün yüz binlerce insanın yaşadığı bir geleceğin temelini attılar.
Bu nedenle Almere’nin 50’nci yılı, yalnızca bir şehrin doğum günü değildir.
Bu yıldönümü, denizle çevrili küçük bir ülkenin, bilgiye, emeğe ve insan iradesine güvenerek kendi coğrafyasını nasıl değiştirdiğinin yıldönümüdür.
Hollandalılar denizden yalnızca toprak kazanmadılar.
Suyun bulunduğu yerde yeni bir vilayet, yeni şehirler ve yeni bir hayat kurdular. Almere de bu büyük insan iradesinin yaşayan eserlerinden biri oldu.