Mersin’in sokaklarında çocukluğumu aradım

Balık Pazarı’ndan Atatürk Parkı’na uzanan eski Mersin, yıkılan binaların arasında çocukluk hatıralarını yeniden canlandırıyor.

Abone Ol

Bir şehrin sokaklarında kendi çocukluğumu ararken…
İnsan bazen bir şarkının ilk notasında, bazen bir kokuda, bazen de yıllardır geçmediği bir sokakta bulur çocukluğunu.
Bugün İstiklal Caddesi’nde yürürken öyle oldu.
Adımlarım bugünün Mersin’inde ilerliyordu ama gözlerim yıllar öncesini görüyordu.
Bir an durdum.
Etrafıma baktım.
Ne çok değişmiş Mersin…
Zaman, şehrin üzerinden sessizce geçmiş. Bazı binalar yok olmuş, bazı dükkânların kepenkleri bir daha açılmamak üzere kapanmış. Bir zamanlar insan sesleriyle dolu sokaklarda şimdi başka bir telaş var.
Meşhur Balık Pazarı’nın yıkıldığını gördüm.
Kepçeler çalışıyor, toz ve duman havaya yükseliyor.
Bir binanın daha yıkılışını seyrediyordum ama aslında gözümün önünde başka bir şey yıkılıyordu:
Çocukluğum…
Çünkü şehirleri yalnızca taş, beton ve binalar ayakta tutmaz.
Bir şehri şehir yapan, içinde yaşayan insanların bıraktığı izlerdir.
Şimdiki Meskî’nin olduğu yerde eskiden pazar kurulurdu. Cuma günleri köylüler gelir, kendi yetiştirdikleri ürünleri satardı. Sebzenin, meyvenin, toprağın kokusu birbirine karışırdı.
Karşısında Develi Garajı…
Biraz ileride Alanya Fırını…
Sokağa yayılan sıcak ekmek kokusu daha dün gibi.
Çocuk aklımla o kokunun peşinden yürürdüm.
O yıllarda Mersin’in kendine özgü bir kokusu vardı.
Limon çiçekleri, portakal ağaçları, deniz, sıcak ekmek ve akşamüstü esen hafif bir rüzgâr…
Hepsi birbirine karışırdı.
Akşamüstleri Tepeköylü Kemal Amca görünürdü.
Yanında beyaz ayakkabıları ve şık kıyafetiyle Seyfi Alanya…
Mersinli genç sporculara kendini adamış bir insan.
Bir köşede tavla kurulur, taşların sesi caddeye yayılırdı.
Kemal Amca ile Seyfi Alanya’nın tavladaki tatlı atışmaları hâlâ kulaklarımda.
Şimdi düşünüyorum da…
Biz o günlerde sadece iki insanın tavla oynamasını izlemiyormuşuz.
Bir mahallenin ruhuna tanıklık ediyormuşuz.
İstiklal’e kadar gelmişken İsmail Usta’ya uğramadan olur muydu?
Şekerli börek…
Sıcak künefe…
Tereyağının kokusu…
Bugün aynı yerde aynı tatlıyı yesem belki tadı yine güzeldir.
Ama çocukluğumdaki tadı bulabilir miyim?
Sanmıyorum.
Çünkü bazı lezzetlerin sırrı tarifinde değil,
hatırasındadır.
Sokaktan meyan şerbeti satan Mustafa Amca geçerdi.
Kendine özgü sesiyle bağırırdı:
“Buz bu!”
O ses bugün yok.
Ama yıllar geçmesine rağmen hafızamda hâlâ yankılanıyor.
Sonra Bit Pazarı…
Çekiç seslerinin birbirleriyle yarıştığı o dünya.
Her örste başka bir melodi…
Her çekiç vuruşunda başka bir hikâye…
Mersin’in namıdiğer ayakkabı ustası Ali Amca da oradaydı.
Deriyi ellerinin arasında şekillendirirken:
“Oğlum, bir çay kap gel.”
derdi.
Tahta sandalyesine oturur, onu saatlerce izlerdim.
O zamanlar bunun ne kadar değerli bir an olduğunu bilmiyordum.
Çocukluk böyle bir şey işte…
İnsan yaşarken sıradan sandığı anların, yıllar sonra hayatının en kıymetli hazinelerine dönüşeceğini bilmiyor.
Gün batımına doğru biraz ileriden Keleçi Hulusi’nin üç tekerlekli bisikletiyle sesi duyulurdu:
“Yanıyor bunlar!”
Mersin’in akşamları böyle başlardı.
Sesler birbirine karışırdı.
Dükkânlar yavaş yavaş kapanır, sokakların rengi değişir, denizin üzerinden hafif bir serinlik gelirdi.
Sonra Atatürk Parkı…
Çocukluğumun en güzel duraklarından biri.
Pazar günleri ailecek giderdik.
Yanlış hatırlamıyorsam Yelken Çay Bahçesi vardı.
Semaverde çay demlenir, ailece oturulur, çocuklar koştururdu.
Sonra fuar…
Dönme dolaba binerdik.
Mersin’i en yüksekten seyretmek dünyanın en güzel manzarası gibi gelirdi.
Aşağıda şehir…
Uzakta deniz…
Üzerimizde akşamın turuncu gökyüzü…
O zamanlar dünyanın hiç değişmeyeceğini sanırdık.
Meğer değişmeyen hiçbir şey yokmuş.
Akşam Taş Bina’nın oradan belediye otobüsüne biner, eve dönerdik.
Yorgun ama mutlu…
Ertesi pazarın hayalini kurarak.
Bugün aynı sokaklarda yürürken bütün bunlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden.
Akşam çökmeye başlamıştı.
İstiklal Caddesi’nin ışıkları birer birer yanıyordu.
Uzaklardan denizin kokusu geliyordu.
Bir fırının önünden geçerken sıcak ekmek kokusu havaya karıştı.
Bir an durdum.
Gözlerimi kapattım.
Ve Mersin yeniden çocukluğum oldu.
Uzaktan bir otobüsün sesi…
Bir dükkânın kepenginin kapanışı…
Bir yerlerde tavla taşlarının birbirine vurması…
Bir çekiç sesi…
Sonra denizin üzerinde ağır ağır kaybolan gün ışığı…
Her şey bir anda geçmişe dönüştü.
İşte o zaman anladım:
Ben yalnızca eski Mersin’i özlemiyordum.
Ben o Mersin’deki kendimi özlüyordum.
Babamın elinden tutan çocuğu…
Ailece gidilen pazar günlerini…
Sokakta selam veren insanları…
Bir fırının önünde durup ekmek kokusunu içine çeken çocuğu…
Dönme dolabın tepesinden şehre hayranlıkla bakan o küçük adamı…
Bugün Balık Pazarı’nın yıkılışını izlerken aslında bir binanın yıkılışını görmedim.
Bir hatıranın daha yerinden söküldüğünü gördüm.
Elbette şehirler değişecek.
Binalar yenilenecek.
Caddeler büyüyecek.
Hayat devam edecek.
Ama keşke şehirleri yenilerken hafızalarını da koruyabilsek.
Çünkü bir şehrin tarihi yalnızca kitaplarda yazmaz.
Bir ayakkabıcının örsündedir.
Bir fırının ekmek kokusundadır.
Bir tavla masasındaki kahkahadadır.
Bir meyan şerbetçisinin sesindedir.
Bir belediye otobüsünün camından dışarı bakan çocuğun gözlerindedir.
Şimdi akşam tamamen çöktü.
İstiklal Caddesi’nin ışıkları yanıyor.
Ben yürümeye devam ediyorum.
Mersin önümde…
Ama benim Mersin’im başka bir yerde.
Bir eski fotoğrafın içinde…
Bir şarkının arasında…
Bir limon çiçeğinin kokusunda…
Bir yaz akşamının turuncu gökyüzünde…
Ve belki hâlâ Atatürk Parkı’nda, dönme dolabın en tepesinde Mersin’e bakıp dünyanın hiç değişmeyeceğini sanan o küçük çocuğun gözlerinde…
Çocukluğumun Mersin’i…
Sen artık sokaklarda eskisi gibi yoksun.
Ama ben seni her hatırladığımda yeniden buluyorum.
Çünkü bazı şehirler insanın yaşadığı yer değildir sadece.
İnsanın içinde yaşattığı yerdir.
Benim Mersin’im de öyle…
Limon çiçekleri kokan, portakal ağaçlarının gölgesinde insanların birbirine selam verdiği, akşamları denizden rüzgârın estiği o eski şehir…
Belki sen zamana yenildin.
Ama benim içimde hâlâ aynı yaştasın.
Çocukluğum kadar uzak,
hatıralarım kadar yakın…
Ve bugün anladım ki;
Ben Mersin’i değil sadece,
Mersin’de kaybettiğim çocukluğumu özlüyorum.
O yüzden ne zaman bir limon çiçeği kokusu alsam, ne zaman eski bir çekiç sesi duysam, ne zaman gün batımı Mersin’in üzerine o eski turuncu ışığını düşürse…
İçimde bir çocuk uyanıyor.
Elimi tutuyor.
Ve beni yıllar öncesine götürüyor.
Çocukluğumun Mersin’ine…
Benim en güzel, en mahsun, en unutulmaz şehrime…