KARA KUTU
Televizyon, geçmişten günümüze birçok farklı isimle eşleştirildi; sihirli kutu, cam ekran, renkli kutu... Bana kalırsa şimdilerde en çok hak ettiği isim “Kara Kutu”. Neden mi?
Televizyonu her açtığımızda yeni bir kara haberin sesi yankılanıyor kulaklarımızda. Evde bir ses olsun, kafamız dağılsın diye açtığımız o “kara kutu”, insanlığımızın nasıl dağıldığı gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi.
Sahi, ne oldu bize?
Hayatın rengi, neşesi nereye gitti?
Sokakta oynayan çocukların sesinden rahatsız olan dedeler çıkıp en fazla toplarını keserdi. Şimdi toplar sağlam ve evin bir köşesinde kaldı; ya çocuklarımız?
“Okula gitsin, eğitimli bir genç olsun” dedik; okul yoluna felaket serildi. “Parka çıksın, oynasın” dedik; önüne gelen cellat kesildi. Sosyalleşsin diye kurslara, kreşlere gönderdik; insanlıktan çok uzak davranışlarla karşılaştılar...
Ve daha anlatmaya dilimin varmadığı pek çok şey yaşadı bu millet!
Kim yaşattı peki? Yüzümüzdeki tebessümden rahatsız olan kimdi ki bu kabusları yaşattı?
Ya da bunları bu millete yaşatmaya nasıl cesaret etti?
İşte bu sorunun cevabı, bir soruyu daha doğuruyor:
Cezalar mı yetersiz kaldı?
Bir insanı öldürmek, tecavüz, toplu katliam, canlı bomba, hayvana, çocuğa, kadına şiddet... Konuşurken bile kanımızı donduran bu acı olayların cezaları, bu caniliği yapanın kanını donduracak kadar ağır olmalı!
Aksi takdirde elbette birbirlerinden cesaret bulup her seferinde bir adım daha ileriye gidecekler.
Hiçbir ceza giden canın yerini alamaz. Dökülen kanın, kırılan onurun telafisi olmaz. Ama en azından yüreklere bir su serper.
“Cezasını buldu.”
İki kelime belki ama en derin yaralara bile merhem olur.
Maalesef cellat cezasız, yara merhemsiz kalıyor bazen. Bir teselli iliştiriveriyorlar ağır dönen çarkın yanına:
“Elbet bir gün hak yerini bulacak.”
Madem o hak benim, neden bir gün beni bulmuyor? Ben hakkımı ararken bulması gerekmez mi?
Eskiden olayları çocuk aklımın anlamadığını düşünürdüm. Oysa insan olanın vicdanı anlamazmış bazı olayları.
Peki, ihtiyacımız olan umut nerede?
“Şurada” demeyi o kadar çok isterdim ki...
“Şöyle yaparsak ya da yaşarsak her şey yoluna girer” demeyi...
Ama maalesef bu kadar acı için tek bir reçetemiz yok.
En temelden başlamalıyız:
Eğitim...
Belki önce eğitimi eğitmeliyiz.
Dönüp kendimize bakmalıyız. Yerini unuttuğumuz vicdanımızı hatırlamalıyız.
Menfaate dönüşmüş disiplin boşluğunu öyle bir doldurmalıyız ki bir daha içi boşaltılamasın.