Talihsizliği Yenilgiyle Karıştırmayalım

Futbol tarihinde dünyanın en büyük takımları bile beklenmedik mağlubiyetler yaşamıştır. İki talihsiz sonuç yüzünden ne teknik direktörün kellesini istemek, ne de milli futbolcuları yerden yere vurmak Türk futboluna fayda sağlar.

Abone Ol

Futbol tarihinde dünyanın en büyük takımları bile beklenmedik mağlubiyetler yaşamıştır. İki talihsiz sonuç yüzünden ne teknik direktörün kellesini istemek, ne de milli futbolcuları yerden yere vurmak Türk futboluna fayda sağlar.

Bugün yapılması gereken suçlu aramak değil, bu güçlü kadroyu korumaktır. Çünkü kaybedilen iki maç telafi edilir ama kaybedilen bir neslin yerini doldurmak yıllar alır.

(Yazının Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Türk Milli Takımı’nın Dünya Şampiyonası’ndaki talihsiz sonuçlarının ardından yine tanıdık bir manzara ile karşı karşıyayız.
Daha düne kadar göklere çıkarılan teknik direktör ve futbolcular, bugün bazı çevreler tarafından ağır eleştirilere maruz bırakılıyor.
Oysa futbolu biraz olsun yakından takip edenler bilir ki, bu oyunda her zaman mantık kazanmaz.
Bazen rakamlar, istatistikler ve saha içindeki üstünlük bile sonucu değiştirmeye yetmez.

Yaklaşık altmış yıla yaklaşan gazetecilik hayatım boyunca yedi Dünya Şampiyonası, yedi Avrupa Şampiyonası ve sayısız Avrupa Kulüpler Kupası maçı izledim.
Bu uzun futbol yolculuğunda gördüğüm en önemli gerçeklerden biri şudur:
Futbolun hafızası güçlüdür ama mantığı her zaman güçlü değildir.

Yıllar boyunca Dünya ve Avrupa şampiyonalarında tribünlerde, basın tribünlerinde ve karma alanlarda sayısız futbolcuyla karşılaştım. Büyük yıldızların bir maç sonunda gözyaşı döktüğünü, birkaç gün sonra ise kupayı kaldırdığını gördüm. Futbolun kaderi bazen birkaç santimetreyle değişir. Bir direğe çarpan top, kaçan bir penaltı ya da uzatma dakikalarında gelen tek gol, yıllarca anlatılan hikâyelerin yönünü değiştirebilir.
Futbolun büyüklüğü de zaten burada yatıyor. Hiçbir takımın kazanma garantisi yoktur.

DÜNYA ŞAMPİYONLARI DA BÖYLE YIKILDI

Futbol tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz:

1950 yılında dünya futbolunun en büyük gücü kabul edilen Brezilya, kendi evinde oynanan Dünya Kupası finalinde Uruguay’a yenilerek tarihinin en büyük şoklarından birini yaşadı.
1982 Dünya Kupası’nda son dünya şampiyonu Arjantin, turnuvaya büyük favori olarak geldi ama bekleneni veremedi.
2002 Dünya Kupası’nda son dünya şampiyonu Fransa, tek gol bile atamadan grup aşamasında elendi.
2014 Dünya Kupası’nda son şampiyon İspanya daha ilk turda bavullarını topladı.
2018’de dünya şampiyonu Almanya, grubunda son sırada kalarak elendi.

Yani futbol tarihinde başarısızlık yaşamamış büyük takım yoktur.
Bu nedenle dünyanın en büyük futbol ülkeleri bile zaman zaman beklenmedik sonuçlarla karşılaşmıştır.

Şampiyona başlamadan önce kadro değerlerine bakıldığında Türkiye, turnuvaya katılan 48 ülke arasında yedinci sırada bulunuyordu.
Bu sıralamada Hollanda’nın bile önünde yer alıyorduk (11’inci).
Bu nedenle ben de Milli Takımımızı turnuvanın önemli favorilerinden biri olarak görüyordum.
Ancak futbol sahasında değer tablosu değil, skor tabelası konuşur.

Avustralya karşısında yediğimiz erken gol bütün planları değiştirdi.
Maçın büyük bölümünde oyunu kontrol eden taraf bizdik.
Rakip yarı sahaya yerleştik.
Pozisyonlar bulduk.
Baskı kurduk.
Ancak topu ağlarla buluşturamadık.
Avustralya ise disiplinli savunması, fizik gücü ve mücadeleci futboluyla avantajını korumayı başardı.

Bazen futbolun bütün özeti budur.
Top girmezse hiçbir şey olmaz.
İkinci maçta da benzer bir senaryo yaşandı.
Paraguay karşısında da erken gelen gol bütün dengeleri bozdu.

Sonrasında yine oyunu yönlendiren taraf büyük ölçüde Türkiye oldu.
Ancak rakibin direncini kıracak son dokunuş gelmedi.

Kaybettiğimiz için üzgünüz ama Avustralya ve Paraguay’ın ortaya koyduğu mücadeleyi de küçümsememek gerekir. Dünya Kupaları zaten sürprizlerin ve disiplinli futbolun sahnesidir. Rakibin gücünü görmezden gelerek yapılan değerlendirmeler, mağlubiyetin gerçek nedenlerini anlamamıza yardımcı olmaz. Her iki takım da fırsatları iyi değerlendirdi ve sahaya koydukları mücadeleyle sonuç almayı başardı.

Futbol tarihine bakıldığında bunun yüzlerce örneği vardır.
Defalarca dünya şampiyonu olmuş ülkelerin, çok daha mütevazı rakipler karşısında puan kaybettiğini ya da elendiğini gördük.
Bunun nedeni futbolun sadece kaliteyle değil, bazen şansla, bazen psikolojiyle, bazen de tek bir pozisyonla belirlenmesidir.

İşte bu nedenle iki maç sonunda ortaya çıkan tabloyu yalnızca teknik heyete ya da futbolculara fatura etmek büyük haksızlık olur.
Bugün bazı yorumcuların yaptığı gibi bütün suçu Montella’ya yüklemek kolaydır.
Futbolcuları hedef tahtasına koymak da kolaydır.
Zor olan ise soğukkanlı kalabilmektir.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey de budur.

Unutulmamalıdır ki bu futbolcular aylar boyunca Avrupa’nın en üst düzey liglerinde mücadele ederek bugünlere geldiler.
Birçoğu dünyanın en güçlü kulüplerinde forma giyiyor.
Daha birkaç ay önce alkışladığımız isimleri bugün değersiz ilan etmek ne adildir ne de akıllıcadır.
Üstelik spor psikolojisinin öneminin her geçen gün arttığı bir dönemde, ağır eleştirilerin futbolcular üzerinde nasıl etkiler bıraktığını da görmek gerekiyor.

Milli formayı taşımak zaten başlı başına büyük bir baskıdır.
Milyonlarca insanın beklentisini omuzlarında hissetmek kolay değildir.
Bu baskının üzerine bir de acımasız eleştiriler eklendiğinde, zarar gören sadece futbolcular değil, Türk futbolunun geleceği olur.

Bir teknik direktörü göndermek mümkündür.
Bir futbolcuyu silmek de mümkündür.
Ama yıllar içinde oluşan bir jenerasyonu yeniden yetiştirmek kolay değildir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey öfkeyle karar vermek değil, sağduyuyla değerlendirme yapmaktır.

Evet, büyük bir hayal kırıklığı yaşadık.
Evet, beklentilerimiz çok yüksekti.
Evet, belki ABD karşısında kazanılsa bile kader artık büyük ölçüde başka sonuçlara bağlı hâle geldi. Ama bu durum ne Montella’nın kötü bir teknik direktör olduğu anlamına gelir ne de futbolcularımızın yetersiz olduğu anlamına.

Bazen futbol gerçekten de sadece futbolun cilvesidir.
Kabul etmek gerekir ki bu kez şans bizim yanımızda değildi.
Şimdi yapılması gereken geçmişe takılıp kalmak değil, iki yıl sonra oynanacak Avrupa Futbol Şampiyonası’na bakmaktır.
Çünkü bu kadro hâlâ Türk futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en değerli kadrolardan biridir.
Bugün onları yıkmaya çalışmak yerine ayağa kaldırmak gerekir.
Gerçek futbolseverlik de zaten tam olarak budur.
Çünkü gerçek taraftarlık, takım kazanırken alkışlamak kadar, zor günlerinde yanında durabilmektir.

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK BAŞARILARI DA HEP HAYAL KIRIKLIKLARINDAN SONRA GELDİ

Bugün eleştirilen Türk futbolu, geçmişte çok daha ağır günler yaşadı.
1996 Avrupa Şampiyonası’nda puansız ve golsüz döndük.
1998 Dünya Kupası’na katılamadık.
Ama ardından 2000 Avrupa Şampiyonası çeyrek finali geldi.
Sonra 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü geldi.
2008 Avrupa Şampiyonası yarı finali geldi.
Demek ki bazen büyük başarıların temeli, önce yaşanan hayal kırıklıklarıyla atılıyor.

ASIL TEHLİKE YENİLGİ DEĞİL, SABIRSIZLIKTIR

Türk futbolunun yıllardır çözemediği sorunlardan biri sabırsızlıktır.
Kazanınca dünyanın en iyisi ilan ediyoruz.
Kaybedince yerin dibine sokuyoruz.
Aynı futbolcu bir hafta önce kahraman oluyor.
Bir hafta sonra hedef tahtasına oturtuluyor.
Oysa Avrupa’nın büyük futbol ülkeleri başarısızlık dönemlerinde bile projelerini yarıda bırakmıyor.

Almanya 2000 yılında büyük bir çöküş yaşadı.
Ama sistemini değiştirdi.
Sonra 2014’te dünya şampiyonu oldu.

İspanya yıllarca başarısız oldu.
Ama aynı teknik anlayışta ısrar etti.
Sonunda Avrupa ve Dünya şampiyonlukları geldi.

Bizim de bugün ihtiyacımız olan şey öfke değil, sabırdır.

Yedi Dünya Şampiyonası ve yedi Avrupa Şampiyonası izleyen bir gazeteci olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, futbol tarihinde iki maç yüzünden dağılan takımlar da gördüm, iki maçtan ders çıkarıp yıllarca başarı kazanan takımlar da gördüm. Ben Türk Milli Takımı’nın bu hayal kırıklığından gerekli dersleri çıkararak önümüzdeki Avrupa Şampiyonası’nda yeniden zirve mücadelesi vereceğine inanıyorum.