Toprağımızdan Soframızdan Bereketi Çalanlar

"..Kimse bize mazot fiyatlarının, köprü geçişlerinin arkasına sığınarak bahane anlatmaya kalkmasın. Elbette bunların her birinin maliyete etkisi var. Ama ortada, karabasan gibi çöreklenmiş..."

Abone Ol

Toprağından bolluk ve bereket fışkıran bu memlekette, kendi elimizle yetiştirdiğimiz meyveyi sebzeyi pazardan alıp yiyecek gücümüz kalmadı. Doğup büyüdüğümüz, alın teri döktüğümüz topraklarda, kendi emeğimizin ve ürettiğimiz aşın yabancısı haline geldik.
Nasıl mı?
Gelin, sahada yaşanan o acı matematiği birlikte yapalım.
Dalından toplatmak için binlerce lira döktüğümüz mahsul, hale gidene kadar adeta altınla yarışır hale geliyor; oysa gecesini gündüzüne katan üreticiden yok pahasına alınıyor.
Bugün işçi kardeşimiz sonuna kadar haklı. Hayat pahalılığı, ev kirası ve mutfak masrafları karşısında ailesini geçindirebilmek için bir yevmiye belirliyor. Bahçe sahibi ise el mahkûm o parayı veriyor; çünkü tek başına koca bahçeyi toplamasına, zamanla yarışan mahsulü zamanında kaldırmasına imkân yok.
Örneğin domates, tarlada 3,5 ila 18 lira arasında; pazarda ise 40-60 lira arası. Her ikisinin de taban fiyatını baz aldığımızda bile aradaki fark içler acısı. Bir işçi yevmiyesi kişisel inisiyatif ve bölgeye göre değişmekle birlikte 1000-1500 lira arası. Tarla sahibi, çalıştırdığı 8-10 işçiye adeta kârını teslim etmiş oluyor. Kendisine kalan paranın yarısını da geri tarlaya döküyor: gübresi, bakımı, suyu... Yani koca bir sezonun, dökülen onca alın terinin, çekilen çilenin ve riske atılan sermayenin karşılığında çiftçiye kalan pay devede kulak!
Bu uçurumun sebebi ne tek başına genel ekonomidir ne enflasyon ne de nakliye maliyetleri...
Kimse bize mazot fiyatlarının, köprü geçişlerinin arkasına sığınarak bahane anlatmaya kalkmasın. Elbette bunların her birinin maliyete etkisi var. Ama ortada, üretici ile tüketici arasına bir karabasan gibi çöreklenmiş; hiçbir risk almadan, çamur çiğnemeden, dona, doluya ve sıcağa maruz kalmadan en büyük kârı cebe indiren, adeta bir “aracı çetesi” haline gelmiş insafsız bir mekanizma var.
Çiftçi gübre, ilaç ve mazot borçları altında ezilip banka kapılarında, icra köşelerinde sürünürken; tüketici ise evine bir kilo meyve götürebilmek için pazar tezgahının önünde dakikalarca hesabını şaşırıyor, poşetini yarım doldurup başı eğik evine dönüyor.
Kazanan kim?
Ne o canını dişine takıp nasırlı elleriyle üretim yapan çiftçi ne de bin bir hesapla evine iki kilo erzak götürmek isteyen tüketici.
Kazanan, tarlayla pazar arasına kurulan o denetimsiz ve doymak bilmeyen rant zinciri!
Bu durum artık sadece ekonomik bir kriz değil; doğrudan bir toplumsal güvenlik, millî üretim ve adalet sorunudur.
Üreticisini koruyamayan, emekçinin hakkını teslim edemeyen ve aracının insafına terk edilmiş bir piyasayı denetleyemeyen bir sistemde; yarın ne ekilecek bir karış toprak ne de o toprağı emek emek işleyecek bir çiftçi bulamazsınız.
Gençler tarımdan kaçıyor, emektar çiftçi toprağını satıp şehre göçüyor. Çünkü insan, emeğinin karşılığını alamadığı yerde bir süre sonra toprağına da küsmeye başlıyor.
Çiftçi üretime ve toprağa küstüğü gün, çuvalla para da dökseniz tarlada alacak tek bir mahsul bulamazsınız!
İşte bu yüzden artık söze değil icraata ihtiyacımız var.
Hal yasası, denetim mekanizmaları ve üretici kooperatifleri artık kâğıt üstünde kalmamalı. Gerçek ve düzenli bir denetim, zabıtanın sadece pazardaki tezgâh başında etiket kontrolü yapmasıyla sağlanamaz.
Denetim, ürünün tarladan çıktığı ilk andan tezgâha ulaşana kadarki o çarpık serüvende başlamalı.
Aradaki komisyon oranlarına makul üst sınırlar getirilmeli, ürünün hangi fiyattan alınıp hangi fiyattan satıldığı şeffaf hale getirilmeli, doğrudan üreticiden halka ulaşan kanallar açılmalıdır.
Üretici kooperatifleri de göstermelik yapılar olmaktan çıkarılıp gerçek anlamda üreticinin pazarlık gücünü artıracak şekilde işletilmelidir.
Çünkü mesele sadece çiftçinin daha fazla kazanması değildir. Aynı zamanda vatandaşın da üretilen ürüne makul fiyattan ulaşabilmesidir.
Aksi halde üretici emeğini yollara sermeye, toprağını satıp şehre göçmeye; tüketici ise pazar poşetine bakıp iç çekmeye devam edecek.
Yine kazanan tarla ve pazar arasındaki çarpık sistem olacak.
Oysa bu topraklar bize yalnızca ürün vermiyor; alın teri, emek ve gelecek veriyor.
Yapmamız gereken, o bereketi üreticinin elinden yok pahasına alıp tüketicinin karşısına fahiş fiyatla çıkarmak değil; üreticinin de tüketicinin de hakkını koruyan adil bir düzen kurmaktır.
Çünkü çiftçiyi kaybettiğimiz gün, sadece bir üreticiyi değil, soframızın geleceğini de kaybederiz.