VATANDAŞLIK GÖREVİ

Abone Ol

Derler ki, uzak ülkelerin birinde devlet, vatandaşını çok severmiş. Öyle severmiş ki, onun yorulmasına bile gönlü razı olmazmış. Kapısının çalınmasını beklemek yerine kapıyı kendisinin çalmasını daha medeni bulurmuş.

"Devletin de işi gücü var," derlermiş. "Vatandaş biraz fedakârlık etsin."

Eskiden insanlar vergi zamanı gelince vergisini öder, mahkeme çağırınca ifade verir, askerlik vakti gelince askere gidermiş. Hayatın bir sırası, devletin de bir usulü varmış.

Sonra o ülkede yeni bir vatandaşlık görevi doğmuş.

Sıra sana gelmeden gidip teslim olmak.

Hele bir de belediye başkanıysan... Kapının çalınmasını beklemek yerine kapıyı sen çalarmışsın. "Ben geldim." dermişsin.

Dosyanı da yanında götürürmüşsün. İçine birkaç gazete küpürü koyarmışsın. İki üç sosyal medya paylaşımı eklermişsin. Birkaç fotoğraf iliştirirmişsin. Bulabilirsen bir gizli tanık da götürürmüşsün. Bulamazsan üzülmezmişsin. O ülkede eksikler bir şekilde tamamlanırmış.

Görevli memur başını kaldırmadan sorarmış:

"Suçunuz nedir?"

"Henüz bilmiyorum efendim."

"Peki neden geldiniz?"

"Bir gün öğrenirim diye."

Memur da anlayışla başını sallarmış.

"Devletimizin işini kolaylaştıran vatandaşlarımızı görmek sevindirici."

O ülkede çağın en büyük tasarrufu, delilden önce şüpheyi hazır etmekmiş. Delil zahmet istermiş. Toplanacak... İncelenecek... Tartışılacak...

Şüphe öyle değilmiş. Bir kez üretildi mi kendi kendine büyürmüş. Kulaktan kulağa dolaşır, söylentiden kanaate, kanaatten hükme dönüşürmüş. Gerçeğin yetişmesi ise çoğu zaman şüphenin hızına yetişemezmiş.

Eskiden suç araştırılırmış. Sonra ihtimal araştırılmaya başlanmış. "Olmuş mudur?" sorusu yorucu bulunmuş. "Olabilir mi?" daha pratikmiş.

Bir süre sonra insanlar kendilerinden bile şüphe etmeye başlamış.

"Acaba gerçekten hiçbir şey yapmadım mı?"

"Yoksa yaptığımı unutacak kadar masum muyum?"

İhtimaller çoğaldıkça hafızalar küçülmüş. Belirsizlik de insanı yoran bir şeymiş. Kapının ne zaman çalınacağını beklemek yerine takvime not düşenler bile çıkmış.

Salı günü teslim olacağım.

Çarşamba avukatla görüşürüm.

Perşembe gelişmelere bakarım.

Hayatı planlamak isteyenler için büyük kolaylıkmış.

Hatta söylentiye göre bir gün bunun uygulaması da çıkacakmış. Telefonuna bildirim gelecekmiş:

"Tahmini soruşturma tarihiniz yaklaşmaktadır."

Altında iki seçenek bulunacakmış:

Randevu Al.

Erken Teslim Ol.

Bir sonraki güncellemede yapay zekâ desteği de eklenecekmiş. Geçmişini tarayacak... Konuşmalarını inceleyecek... Tanıdıklarını değerlendirecek...

Sonra ekrana tek cümle düşecekmiş:

"İhtimal puanınız güncellenmiştir."

İnsan puanının yükselmesine sevinmeli mi, üzülmeli mi, onu sistem belirleyecekmiş.

İşler böylesine kolaylaşınca yeni bir kamu kurumunun kurulması kaçınılmaz olmuş. Adını da pek gösterişli koymuşlar:

Hayali Teslim Olma Dairesi Başkanlığı

Kapıdaki pirinç levhanın altında küçük harflerle şu not yazıyormuş:

"Henüz hakkında işlem yapılmamış vatandaşlarımızın vakit kaybetmeden başvurmaları rica olunur."

Sabahın ilk ışıklarıyla uzun bir kuyruk oluşurmuş. Kimsenin elinde mahkeme kararı yokmuş. Kimse neden orada bulunduğunu tam olarak bilmiyormuş. Yine de herkes son derece sakinmiş.

Sıradaki yaşlı adam arkasındaki gence sormuş:

"Evladım, seni çağırdılar mı?"

"Hayır."

"Öyleyse neden geldin?"

"Çağırmamış olmaları, çağırmayacakları anlamına gelmiyor."

Yaşlı adam gülümsemiş.

"Demek sen de sistemi öğrenmişsin."

Kapı açılmış.

Görevli seslenmiş:

"Numarası olmayanlar sağ tarafa geçsin."

Kalabalık şaşırmış.

"Numarayı nereden alacağız?"

"Önce teslim olacaksınız."

İçeride ilk masa Şüphe Onay Şubesiymiş.

Görevli elindeki mührü kaldırmış.

"Şüpheniz hazır mı?"

"Hayır."

"Önemli değil."

Mühür dosyaya inmiş.

ONAYLANDI.

Vatandaş çekinerek sormuş:

"Delil ne zaman istenecek?"

Görevli tebessüm etmiş.

"İşlemleri yavaşlatacak ayrıntılarla vakit kaybetmiyoruz."

Koridorun karşısında İhtimal Değerlendirme Komisyonu varmış. Kapısında şu yazıyormuş:

"Kesin bilgiye ulaşılması hâlinde işlemler geçici olarak durdurulabilir."

Koridorun en kalabalık odası ise Gizli Tanık Temin Bürosuymuş.

Görevliye sormuşlar:

"Tanığı nereden bulacağız?"

Görevli şaşırmış.

"Bulmanız gerekmiyor."

"Nasıl yani?"

"Var olduğuna inanılması yeterli."

Kimse ikinci soruyu sormamış.

Koridorun sonunda küçük bir kapı daha varmış. Üzerinde pirinç bir levha:

Masumiyet Karinesi Arşivi

Altına beyaz bir kâğıt yapıştırılmış:

"Restorasyon nedeniyle geçici olarak kapalıdır."

Kapıyı açmaya çalışan yaşlı adama görevli nazikçe seslenmiş:

"Orası uzun zamandır kullanılmıyor."

Çıkış kapısına yaklaşınca son bir tabela dikkat çekiyormuş:

"Henüz teslim olmayan vatandaşlarımızın işlemlerin hızlanması amacıyla en kısa sürede başvurmaları önemle rica olunur."

Yaşlı adam yazıyı uzun uzun okumuş. Sonra yanında duran küçük çocuğa dönmüş.

"Evladım," demiş. "Suçlu olmak zor işmiş."

Çocuk başını iki yana sallamış.

"Görünüşe göre suçlu olmak değil dede..."

Bir an durmuş. Kuyruğa bakmış. Kapıya bakmış. Elindeki boş dosyaya bakmış.

Sonra sessizce eklemiş:

"Sıranın sana ne zaman geleceğini bilmeden yaşamak daha zormuş."

O uzak ülkenin adını soranlar çok olmuş.

Anlatanlar hep aynı cevabı vermiş:

"Adını bilseniz ne değişecek?"

"Şüpheyle yönetilen memleketlerin birbirine benzediğini öğrenmeniz yeter."