Vicdan ve merhamet, eskiden insanlığın temeli sayılırdı. Günümüzde ise “duyar kasma” ve kahraman olma emellerine hizmet eden birer araca dönüşüyor. İyiliklerin sessizce yapıldığı, teşhir edilmekten çekinildiği o çağ kapandı; yerine algoritmaların önünde alkış toplayan devasa bir dijital tiyatro kuruldu.
“Sağ elin verdiğini sol el görmesin” anlayışından, “Uzattığım eli herkes görmeli” toplumuna dönüştük. Yardım kolilerine artık önce kameralar eşlik ediyor. En can alıcı acı anları görüntüleniyor, ardından sosyal medya vitrinlerinde servis ediliyor. Yapılan iyiliğin değeri, dokunduğu insanın yüzündeki tebessümle değil; paylaşılan fotoğrafın aldığı beğeni ve yorumlarla ölçülür hale geldi.
Sadece bireyler değil, dev markalar da vicdanı bir PR malzemesi, insanlığı ise bir beğeni aracına dönüştürmeye başladı. Evimizde, elimizde, ulaştığımız bütün ekranlarda “En vicdanlı, en iyiliksever biziz” algısıyla bombardımana tutuluyoruz.
Rengârenk afişler, göz boyayan sosyal sorumluluk projeleri, bolca slogan...
Şirketler ticari kaygılarla müşteri kazanmak, insanlar ise “Ne kadar da duyarlı biri” olarak tescillenmek için vicdanı aynı pazarlama tezgâhına çıkarıyor.
Vicdan, insanlık için değil; ışıklı ekranlardaki bir etkileşim uğruna konuşmaya başladı. Yaşanan büyük bir felakette profil fotoğrafını karartmak bile vicdanı rahatlatmaya yetiyor. İki kopyala-yapıştır mesaj atan, hikâyesinde bir görsel paylaşan kendini görevini yapmış sayıyor.
Sahada elini taşın altına koymaktan, cebindeki üç kuruşu paylaşmaktan çekinenler; klavye başında birer dijital kahramana dönüşüyor.
İşin daha da korkunç tarafı ise bu tiyatroya katılmayanların ötekileştirilmesi ve linçlenmesi...
Sırf profil fotoğrafını karartmadın diye, sırf herkesle aynı anda aynı sloganı paylaşmadın diye toplumsal sorunları umursamayan, kalpsiz bir birey olarak yaftalanabiliyorsun.
Sokakta yürürken yüzündeki tebessüm bile suç sayılabiliyor.
Peki, profilin kararması yeterli mi?
Yoksa asıl kararan bizim insanlığımız mı?
Bu kadar şova dönüşmüş iyilik ve vicdan yarışında, sesi çıkmayan, sesini bir türlü duyuramayan gerçek ihtiyaç sahipleri ezilip gidiyor.
Herkes bu kadar “iyi”, herkes bu kadar “duyarlı”yken akan kan neden durmadı?
Ağlayan çocuk neden susmadı?
Karartılan profiller, atılan süslü paylaşımlar zalimin elini neden kıramadı?
Çünkü sesin çok çıkması, davanın haklı ya da çabanın samimi olduğu anlamına gelmiyor.
Sesi en yüksek çıkan, canı en çok yanan mıdır; yoksa en çok işi yapan mı?
Vicdanın sesi hiçbir zaman yüksek çıkmaz.
Çünkü vicdan gösterişten uzak, kalbe yakın olmayı seçer.
Birileri görsün, duysun ve alkışlasın diye değil; akan kan dursun, aç olan doysun, gözyaşları dinsin diye sessizce çabalar.
Kameranın açıldığı yerde samimiyet biter, gösterişin başladığı yerde vicdan susar.
Ve vicdan pazara düşüp bir endüstri haline geldiğinde, maalesef kaybeden yine insanlık olur.