YENİ NESİL FEODALİZM

"..Sanki Orta Çağ’ın o feodal düzeni sessizce yeniden dirildi; toplum adı konmamış bir kast sistemiyle ikiye ayrıldı..."

Abone Ol

Geçen gün pazardan dönerken elimdeki poşetlerin ne kadar hafif, cüzdanımın ise bir o kadar boş olduğunu fark ettim. Bir kilo soğan alırken bile durup düşünmek, hesap yapmak gerçeğiyle yüzleşiyoruz artık. Mutfağa her girdiğinde “Bugün ne pişirsem?” diye düşünen insan, artık “Aman, bugün bu kadar yeter, yarına da kalsın.” diyerek erzağını böler oldu.
Üstelik bu durum sadece pazar tezgâhlarında değil; hayatın her alanında bu absürt fiyatlar acımasızca normalleşmeye başladı. Bugün bir kişinin bile sığmakta zorlanacağı 1+0 bir daire için 15 bin-20 bin lira kira isteniyor. “Günümüz koşullarında normal.” diyecekler belki... Ama asıl tehlikeli olan da bu ya: Bir anormalliğin “normal” kabul edilmesi.
Bizimki minimalist bir yaşam tercihi veya bilinçli bir sadelik değil. Bir kişinin bile zor sığdığı evlere ailelerin yerleştiği, hayatlarımızın her geçen gün biraz daha daraldığı, mahkûm edildiğimiz bir küçülmüşlük. Hayallerimizi bile bu küçük kutulara sığdırmak zorunda kalıyoruz.
Tabii bu mahkûmiyet herkes için geçerli değil. İşin en acı tarafı da bu...
Sanki Orta Çağ’ın o feodal düzeni sessizce yeniden dirildi; toplum, adı konmamış bir kast sistemiyle ikiye ayrıldı. Bir taraf hayatı “tam kapasite” yaşayıp her şeye zahmetsizce erişirken, diğer taraf için başını sokacak bir ev, tencereye girecek bir kilo sebze bile lüks hâline geldi. Ortadaki o geniş, üreten, hayal kuran sınıf ise gözlerimizin önünde eriyip gitti.
Verilen emeklerin karşılığını bulamadığı bir zamandayız. Eskiden çocuklara “Oku da kendini kurtar, memur ol, amir ol.” denirdi. Şimdi ise “Okuyup ne yapacaksın, bir zanaat öğren, esnaf ol, çiftçi ol.” deniyor.
Peki, esnaf ya da çiftçi çok mu rahat?
Hayır!
Onların da alın terini görmeyen, hakkını teslim etmeyen bir çark dönüyor. Okuyan da üreten de toprağı işleyen de aynı cenderenin içinde sıkışıp kalıyor.
Hayat, ânı kurtarmaktan ibaret olmaya başladı. Bırakın yıllar sonrasını planlamayı, bir gün sonra ne olacağını bile tahmin edemiyoruz. Gerçekler ve hayaller öyle keskin ayrıldı ki birbirinden, artık hayal kurmak için bile cüzdanımıza bakar olduk.
Mesele sadece karnımızı doyurmak, başımızı sokacak bir çatı bulmak değil.
Zaten bizi biz yapan o küçük yaşam alanlarımızı da yavaş yavaş kaybetmeye başladık. Yol kenarında bir bardak çay içip soluklanmak, hafta sonu gideceğin ufak bir tatil artık küçük bir kaçamak değil, bütçeyi sarsacak lüksler hâline geldi. Ruhumuzu besleyen, bize insan olduğumuzu hatırlatan ne varsa “fuzuli masraf” köşesine atıp üzerini kapatıyoruz.
En tehlikelisi de bu duruma her geçen gün biraz daha alışıyor ya da alıştırılıyoruz...
Rakamlar büyüdükçe küçülen sadece pazar poşetlerimiz ya da evlerimiz olmuyor; yaşama sevincimiz, umudumuz da küçülüyor.
Eğer bu düzende serfler bizlersek, soylular kim?
Soylular, ya sistemin açığını bulup hakkı yiyebilenler ya da gözünü açıp hakkını yedirmeyen küçük bir azınlık...
Serfler ise kendilerine sunulan bu daracık hayata mahkûm edilen ve zamanla bu mahkûmiyete alışan geniş kitleler.
Biz o ufacık evlere sığmaya, attığımız her adımın hesabını yapmaya çalışırken hayat akıp gidiyor.
Herkes bir şekilde yaşıyor bu hayatı ama asıl mesele şu:
Biz bu düzende gerçekten “yaşıyor” muyuz, yoksa sadece serf olarak payımıza düşen ömrü mü tamamlıyoruz?