Yusuf Tekin

Abone Ol

Yazımın başlığı utandırıyor beni. Kendimi mahallenin en rezil, en kötü, çok sabıkalı bir üyesine selam vermiş gibi hissediyorum.

Ne yapmak istiyor bu Bakan?

İşte bu sorunun cevabı beni delirtiyor. Ben, elli yıl öğretmenlik yapmış bir insanım. Eğitimin ne olduğunu, ne için ve nasıl yapılması gerektiğini yaşayarak öğrendim. İslam’ı bilmeyen; her türlü hileyi, her türlü yasadışılığı kabullenebilen; Müslüman inancı ile bağdaşmayan her türlü çıkar ilişkisini yücelten insanlar, akla gelen gelmeyen her uygulamayı ilkelliklerini meşrulaştırmak için mübah sayarlar.

Bir insan, bir-iki gün içinde doçentlikten profesörlüğe yükselebilir mi? Bu, hem yasal değil hem akademik hiyerarşiye aykırı hem de etik dışıdır. Bu; emek vererek, hak ederek doçent, profesör olmuş insanların hakkını yemektir. Bu, KUL HAKKI yemektir.

Asıl diyeceğim bunlar değil. Bu Yusuf Tekin’le ve benzerleriyle mücadelenin yolu; "Aman şurada şunu, burada bunu yaptı, burada şunu dedi, burada bunu söyledi" tartışması yapmak değildir. Yusuf Tekin’le mücadele etmenin yolu; onun zihniyetini, aymazlığını, gençliğimizi ve insanımızı götürmek istediği yeri, zamanında eğitimde görülen sapkınlıkları halka anlatmaktır. Herkes doçent olmak için, profesör olmak için gece gündüz çalışıp makaleler, kitaplar yazarken, öğrenciler yetiştirirken o; bir gecede, siyaset yoluyla profesör olmayı kabullenmiş birisi. Onunla uğraşılır mı; onun insanlığı, fikriyatı, zihniyeti teşhir edilmeden?

Bence işe oradan başlamak lazım.

Altmışlı yıllarda Sivas İlköğretmen Okulunda öğretmenim. Kente Millî Eğitim Bakanı (galiba Ali Naili Erdem) gelmiş. "Eğitim kurumlarından ikişer temsilci gelsin" demiş. Okul müdürüm beni aldı yanına, gittik. "Her okuldan bir temsilci görüş bildirebilecek" denildi. Okul müdürüm, "Kalk bir şeyler söyle" dedi. Sıra bize gelince kürsüye gittim. Sözlerime İlköğretim Programı'ndan bir cümleyle başlamak istediğimi söyledim. "Eğitim," dedim, "tüketen, yoğaltan değil; üreten, çoğaltan insan yetiştirmeli." Ben derken Bakan kükredi: "Sen in aşağı!" İndim.

Toplantı bitince yolda iki polis girdi koluma. Bağırdım: "Ne oluyor? Buraya çağırıyorsunuz, sözümüzü söylememize izin vermiyorsunuz, sonra da polis! Suçum ne benim? Polis neden giriyor koluma!" Toplantıya katılanlar homurdandılar. Polisler de bıraktı beni. O gün anladım ki bu cenah; üretimi, ulusallığı, ulusal dili, ulusal töreleri sevmiyor.

Bir zamanlar, Millî Eğitim Bakanlığından bir yetkili beni aradı: "Bilmem nerede bir eğitim enstitümüz var, sorunlu bir okul, gidip o okulu düzeltmeni istiyoruz. Seni o okula müdür olarak atayacağız," dedi. "Olmaz," dedim. "Benim yöneticilik deneyimim yok. Ben eğitim enstitüsü mezunuyum, o statüdeki bir okula nasıl müdürlük yaparım? Bağışlayın," dedim. Bir süre karşılıklı sustuk. Baktım olacağı yok, sözü bitirdim: "O enstitünüzü yönetecek müdür bulamamış da bana kadar düşmüşseniz, bırakın iktidarı!"

Mükafatlandırılmak için arandığım telefonun sonunda cezalandırıldım.