68 ve 20.Yüzyılın Laneti

Abone Ol

Tarihçi Eric Hobsbawm ,Kısa 20.Yüzyıl adlı çalışmasında,1968'e kadar dünyanın hala Viktoryen ahlakın, katı hiyerarşilerin ve sömürgeci kodların etkisinde olduğunu iddia eder. O,20. yüzyılı 1914’te (I. Dünya Savaşı ile) başlatıp 1991’de (SSCB’nin dağılışı) bitirir.

Ancak ​20.yüzyılın takvimsel olarak değil de "zihinsel ve sosyolojik" olarak 1968 olaylarıyla başladığı fikrini savunan tarihçiler de var.

Bu görüşe göre, 1900 yılı sadece rakamsal bir başlangıçken, 1968 modern dünyanın "ergenlikten yetişkinliğe" geçtiği, eski kalıpların kırıldığı gerçek kırılma miladıdır.1968'i başlangıç kabul edenler, asıl kültürel devrimin bu tarihte yaşandığını savunur.

1968'in en önemli özelliği olayların sadece bir bölgede değil, tüm dünyada eş zamanlı patlak vermesidir.Dünyanın değişik ülkelerinde sanki aynı anda bir işaret fişeği ateşlenmiş gibi;Paris'de öğrenci barikatları ve genel grevler,Prag'da Sovyet işgaline karşı "İnsancıl Sosyalizm" arayışı (Prag Baharı).ABD'de Vietnam Savaşı karşıtlığı ve sivil haklar mücadelesi,Meksika ve Türkiye'de Üniversite işgalleri ve siyasi hareketlilik başlamıştı.

Gerçekten de eğer 20. yüzyıl "bireyin ve özgürlüklerin" yüzyılıysa, bu bilincin kitleselleştiği yıl 1968'dir. Bu dönemle birlikte şunlar dünyanın gündemine oturdu:

Kadın hakları, çevrecilik ile birlikte doğayı koruma bilincinin siyasileşmesi, ,tabuların yıkılması özel hayatın politikleşmesi ve "kurumlar (devlet, aile, okul) neden var?" sorusunun yüksek sesle sorulması.v.s

20.yüzyılın 68'olaylarıyla başladığını savunan fikirlere katılmamak mümkün değil,çünkü 1968, "eski dünyanın" otoriter yapısıyla "yeni dünyanın" özgürlükçü (ve bazen kaotik) yapısı arasındaki büyük çarpışmadır. Bugün konuştuğumuz pek çok hak ve özgürlük kavramı, o yıl sokaklara dökülen gençlerin attığı sloganlarda filizlendi.

Tabii bir de karşı görüş var. Bazıları 68'in sadece bir "illüzyon" olduğunu, siyasi olarak başarısız olduğunu ve aslında kapitalizmin bu isyanı hızla tüketime (moda, müzik, yaşam tarzı) dönüştürerek yuttuğunu savunur. Hatta 20.yüzyıl için "Lanetli Çağ" nitelendirmesinde bulunan tarihçiler de var.

Burada bir parantez açmakta yarar var.

Lanetli Çağ" (veya bazen ifade edildiği şekliyle "Karanlık Çağ/Yüzyıl") kavramı, genellikle 20. yüzyılın parlak teknolojik ilerlemelerinin arkasında yatan muazzam yıkım kapasitesine atıfta bulunmasıyla ilişkilidir. Eğer 1968'i bir doğum sancısı olarak görürsek, bu sancıyı doğuran geçmişin "lanetli" mirasıdır.

İnsanlık, 20. yüzyıla girerken bilimin her şeyi çözeceğine inanıyordu. Ancak bu "ilerleme" inancı, tarihin en büyük hayal kırıklığına dönüştü. Bilim, insanlığı iyileştirmek yerine, insanlığın kendi türünü dakikalar içinde yok edebilecek güce (atom bombası) ulaşması,toplama kampları ve teknoloji yardımıyla sistemli hale getirilen soykırımlar… Bu durum, 20. yüzyılın "akıl tutulması" yaşadığı ve kendi icatları tarafından lanetlendiği şeklinde yorumlanır.

20.yüzyılın ilk yarısı (1914-1945), insanlık tarihinin gördüğü en yoğun şiddet dönemidir. Yaklaşık 100 milyon insanın savaşlar, kıtlık ve salgınlar nedeniyle ölmesi, bu çağa dair "ilerici" tüm umutları baltalamıştır. Bu yüzden bazı düşünürler, 20. yüzyılı "insanlığın intihar girişimi" olarak adlandırır. Nietzsche’nin "Tanrı öldü" tespiti 20. yüzyılda tam anlamıyla hissedildi. Eski değerlerin (din, gelenek, mutlak ahlak) yıkılması ama yerine yenisinin konulamaması, büyük bir anlam krizine yol açtı.

1968 olayları aslında bu "lanetli" mirasa bir başkaldırıydı. Genç kuşak şunu diyordu: "Bize bıraktığınız dünya; savaş, atom bombası ve ruhsuz fabrikalardan ibaret. Biz bu laneti kabul etmiyoruz."

Ancak paradoksal olarak, bu isyanın daha sonra sol üzerinde bir hayal kırıklığı yarattığını belirtmemiz gerekir. Mesela sermaye yapıları değişmedi ve bürokrasi yeniden örgütlendi.Neoliberalizm, 68’in bireysel özgürlük söylemini alıp onu piyasanın hizmetine soktu.

Kaldırım taşlarının altında kumsal var!" (Paris sloganı) veya "Savaşma, seviş!" gibi sloganlar, dünyayı kökten değiştirecek bir devrimin kapıda olduğu hissini yaratmıştı. Ancak 70’lere gelindiğinde, bu büyük iyimserlik yerini derin bir melankoli ve hayal kırıklığına bıraktı.68 eylemleri statükoyu sarstı ama yıkamadı. Paris’teki barikatlar kalktıktan sonra yapılan seçimlerde, muhafazakâr De Gaulle hükümeti oylarını artırarak geri döndü. Gençler sokaklarda "devrim" derken, sessiz çoğunluk düzenin bozulmasından korkup otoriteye daha sıkı sarıldı. Bu durum, "hiçbir şeyi değiştiremeyeceğiz" düşüncesini tetikledi. Barışçıl protestoların sonuç vermediğini gören bazı gruplar radikalleşerek silahlı mücadeleye yöneldi. Bu da 68’in o romantik havasını dağıtıp yerine karanlık bir kaos bıraktı.