Annesine “İrinli Hamam Böceği”, Babasına “Sadece Döllendiren” Dedi Ve Şöhret Oldu

Abone Ol

Lale Gül’ün, Hollanda medyası tarafından empoze edilme şekli daha renkli hale çevrildi.

Din, İslam, göç, kadın hakları, toplumsal uyum ve hatta siyaset konularında konuşan bir figür haline getirildi.

Anne ve baba, hele hele geleneksel Türk ve Müslüman aile yapısı, medyada empatiye layık görülmedi. Onların yaşadığı utanç, korku ve toplumsal dışlanma bilinçli biçimde görmezden gelindi.

Çok yakında Lale Gül’ü ‘modacı’ olarak lanse edeceğinden emin olduğum medya, mütedeyyin Türk anneleri üzüyor.


İlhan KARAÇAY inceledi ve yazdı:

Lale Gül, mütedeyyin ve kapalı bir aile ortamında büyüdüğünü anlatan genç bir kadındı.
Kendini bu aile yapısının baskısı altında ezilmiş, susturulmuş ve hayattan koparılmış biri olarak sundu. Yazdığını söylediği şey bir romandı; ama ortaya çıkan metin, edebî bir kurgu olmaktan çok, ailesiyle ve inanç dünyasıyla hesaplaşmaya dönük sert ve çirkin bir iç dökümüydü.

Yayınladığı kitap, edebî nitelikleriyle değil; anneye ve babaya yöneltilen ağır, aşağılayıcı ve insanlıktan çıkarıcı ifadelerle gündeme geldi.
“Roman” etiketi altında sunulan bu metin, kısa sürede bir edebiyat tartışması olmaktan çıktı; medya eliyle büyütülen bir kültürel ve politik simgeye dönüştürüldü.

Asıl dikkat çekici olan ise, bu noktadan sonra yaşananlardı.
Henüz yazarlık yolunun başında olan, tek bir kitabı bulunan ve o kitabı da yoğun redaksiyonla yayımlanan bu isim, bir anda her konuda konuşan bir figüre dönüştürüldü.
Din, toplum, göç, İslam, özgürlük, kadın hakları, hatta uluslararası siyaset…
Sanki bütün bu alanlarda uzmanlaşmış gibi, en ağır ve en karmaşık meselelerde sözüne başvurulan bir “bilirkişi” muamelesi görüyor.

Televizyon ekranlarında, alanlarında yıllarını vermiş akademisyenlerin, hukukçuların, ilahiyatçıların, sosyologların oturduğu masalarda, Lale Gül’e de aynı ağırlıkta söz hakkı tanınıyor. Dergiler, gazeteler ve televizyonlar bu isme açıkça kıyak geçiyor.
Sormak yerine alkışlıyorlar, tartışmak yerine parlatmayı tercih ediyorlar.

Bu durum yalnızca benim değil, geniş bir kesimin de tuhafına gidiyor. Çünkü mesele artık bir bireyin özgürlük arayışı değil; hak edilmemiş bir temsiliyetin, medya aracılığıyla sürekli yeniden üretilmesi haline geldi.
Ve tam da bu yüzden, Lale Gül meselesi artık sadece bir kitap ya da bir yazar meselesi olmaktan çıktı.

Kendisi için bir seçim yaptı, ölüm tehditleri aldı ve ailesini kaybetti ama şimdi çok satan kitabıyla dünyayı fethediyor (solda), Annem tehditkâr oldu (sağda)

HOLLANDA MEDYASI NEDEN BU KADAR İŞTAHLIYDI

Asıl inceleme, tam da bu noktada başlıyor. Lale Gül’ün hikâyesini sıradan bir “bireysel isyan anlatısı” olmaktan çıkaran şey, Hollanda medyasının gösterdiği olağanüstü iştah oldu.
Kitap yayımlandıktan hemen sonra televizyon programları, gazeteler ve dergiler adeta sıraya girdi. Genç yaşına, sınırlı yazarlık geçmişine ve tek bir kitaba rağmen, Gül bir anda din, İslam, göç, kadın hakları, toplumsal uyum ve hatta siyaset konularında konuşan bir figüre dönüştürüldü.

Burada sorulması gereken temel soru şuydu:
“Lale Gül’e desteğe okey, acı çeken ebeveynler ne olacak?”

Bu soru Hollanda medyasında neredeyse hiç sorulmadı. Çünkü bu hikâyede mağdur rolü tek kişilikti. Anne ve baba, hele hele geleneksel Türk ve Müslüman aile yapısı, empatiye layık görülmedi. Onların yaşadığı utanç, korku ve toplumsal dışlanma bilinçli biçimde görmezden gelindi.

Hatta daha önce aktardığım şu sözler, bu körlüğün en çıplak göstergesiydi:
“Babam, titreyen elleri ile tuttuğu telefondan herkese cevap vermeye çalışıyordu. Zira ben kendilerine bir aşk hikâyesi yazdığımı söylemiştim. Ama babam her gelen telefondan anladıklarıyla, benim neler yazdığımı öğrenmişti. O sırada babam bana ‘Kızım, ne yaptın sen, aile yaşamımızı sokağa döktün’ diye feryat etti.”

Bu feryat, Hollanda ekranlarında yankı bulmadı. Çünkü bu hikâyede dramatik olan, ebeveynlerin yıkımı değil; onları yerle bir eden cümlelerin “cesaret” diye pazarlanmasıydı.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçek daha var. Lale Gül’ün anlattıkları, Hollanda kamuoyunda yalnızca “cesur bir bireysel çıkış” olarak değil, aynı zamanda mevcut önyargıları besleyen kullanışlı bir malzeme olarak da işlev gördü. Türk ve Müslüman aile yapısı, tekil bir hikâye üzerinden genelleştirildi. İstisnai bir deneyim, sanki kuralmış gibi sunuldu.

Bu tür anlatılar, entegrasyon tartışmalarında karmaşık gerçekleri sadeleştirir.
Sorumluluk dağıtılmaz, karşılıklı yüzleşme aranmaz. Bunun yerine, bir tarafın bütün kusurları üstlendiği, diğer tarafın ise sorgulanmadan “ilerici” kabul edildiği bir zemin oluşur. Medya açısından bu zemin konforludur. Çelişki yoktur, gri alan yoktur, rahatsız edici sorular yoktur.

Tam da bu yüzden Lale Gül’ün hikâyesi, kişisel bir anlatı olmaktan çıkarak, belirli bir bakış açısının tekrar tekrar üretilmesine hizmet eden bir şablona dönüşmüştür.

ANNESİNE “İRİNLİ HAMAM BÖCEĞİ”, BABASINA “SADECE DÖLLENDİREN” DEYİNCE ŞÖHRET OLDU

Lale Gül’ün hikâyesi bir edebiyat serüveninden çok, bir şöhret mühendisliği olarak okunmayı hak ediyor. Çünkü bu yolculukta belirleyici olan şey kalem gücü değil, seçilen hedefler ve kullanılan dildir. Anneye ve babaya yöneltilen ifadeler sıradan bir öfke patlaması değil, kamuoyunun dikkatini çekecek şekilde kurgulanmış sertliklerdir. Bu sertlikler, Hollanda medyasında “cesaret” etiketiyle paketlendi, toplumun bir kesiminde ise derin bir yaraya dönüştü.

Burada kritik soru şudur: Edebiyat, en yakınındakini insanlıktan çıkaran sıfatlarla anmayı meşrulaştırır mı. Yoksa bu dil, edebiyatın arkasına saklanan bir hesaplaşma mı. Gül’ün kullandığı kelimeler, bir roman tekniği olmaktan ziyade, tartışmayı büyüten bir provokasyon işlevi gördü. Bu yüzden de tanınırlık hızla geldi.

TÜRK VE İSLAM KURALLARINI YERDEN YERE VURUNCA HOLLANDA’DA KUCAKLANDI

Hollanda’nın hâkim kamuoyu, uzun süredir “içeriden eleştiren” figürleri seviyor. Gül, tam da bu boşluğu doldurdu. Eleştiri, içerikten çok yönüyle alkışlandı. Hedef Türk ve Müslüman aile yapısı olunca, söylenenlerin ölçüsü ikinci plana itildi. Böylece eleştiri, tartışma üretmekten çıktı, bir doğrulama törenine dönüştü.

Bu süreçte Gül’ün söylediklerinin doğruluğu ya da adaleti değil, kime söylediği önemsendi. Medya için aranan şey buydu. Bir hikâye gerekiyordu ve o hikâye hazırdı. Bedelini ise genelleştirilmiş bir topluluk ve hedefe konmuş ebeveynler ödedi.

YAYINLADIĞI KİTAP KALİTESİNDEN DEĞİL İÇERİĞİNİN ÇİRKİNLİĞİNDEN SATTI

Kitabın çok satması, edebi bir başarıya otomatik olarak işaret etmez. Burada satışın itici gücü merak ve skandaldı. Metnin dili, yapısı ve derinliği, tartışmanın gölgesinde kaldı. Okur, nasıl yazılmış sorusundan çok, kime ne denmiş sorusuna odaklandı.

Bu durum piyasada sık görülen bir fenomendir. Sertlik satıyor. Özellikle kutsal sayılan değerlere ve aileye yönelen sertlik daha da hızlı satıyor. Gül’ün kitabı da bu dalga üzerinde yükseldi. Bu yükselişin edebiyatla değil, içerik şokuyla ilgili olduğu gerçeği ise pek konuşulmadı.

BİR KİTABIN YETMEDİĞİ YERDE POPÜLİZM DEVREYE GİRDİ

Kitabın yarattığı dalga, zamanla sönmeye yüz tuttuğunda, bu kez popülizm devreye girdi. Köşe yazıları, provokatif çıkışlar ve her tartışmada yeniden sahneye taşınan aynı sert dil. Ezan tartışmaları, kutsal kitap yakma olayları ve siyasi partiler üzerinden yürütülen imalar.

Her seferinde ortak bir üslup vardı. Keskin, indirgemeci ve karşı tarafı anlamaya kapalı. Bu noktada mesele artık fikir üretmek değil, sürekli görünür kalmaktı. Düşünce değil, performans dolaşıma girdi.

YAZMAYI BİLMİYORDU, REDAKTE EDİLDİ, ŞİMDİ KÖŞE YAZARI VE TV OTURUMLARININ MÜDAVİMİ

İlk metnin yoğun redaksiyon sürecinden geçmesi, bir yazar için ayıp değildir. Ayıp olan, bu gerçeğin üstünün örtülmesi ve ortaya çıkan ürünün “doğuştan yetenek” diye pazarlanmasıdır. Sonrasında gelen köşe yazarlığı ve ekran davetleri, kalemin olgunlaşmasından değil, figürün işe yaramasından kaynaklandı.

Televizyonlar tartışma sever. Tartışma için de sivri dil ister. Gül, bu beklentiyi fazlasıyla karşıladı. Her oturumda benzer cümleler, benzer karşıtlıklar ve benzer tepkiler üretildi. Böylece düşünce değil, performans dolaşıma girdi.

YETMEDİ, ŞİMDİ DE DEKOLTE GİYİMİ İLE DİKKATLERİ ÜZERİNE ÇEKMEYE ÇALIŞIYOR

Lale Gül’ün, son dönemdeki görsel tercihleri de bu rol değişiminin sembolik bir parçası olarak okunmalı. Burada mesele bir kadının ne giydiği değildir. Mesele bağlamdır. Kış ortasında, herkesin normal kış giysileri içinde olduğu bir stüdyo ortamında, çıplak kollu bir tercih doğal olarak dikkat çeker.

Bu tercih ‘masum bir stil farkı’ olarak da okunabilir, ‘bilinçli bir rol değişimi’ olarak da. Ancak geçmiş anlatıları ve bugün üstlendiği medya rolü birlikte düşünüldüğünde, bu görünüm bir mesaj taşır. ‘Eski kimlikten çıktım’ mesajı. Sorun, bunun sürekli vurgulanmasıdır. Öz kılıktan kopuş, kişisel bir özgürlükten çok, medya vitrininin gereği gibi duruyor.

Lale Gül artık bireysel hikâyesini aşmış bir figürdür. Söylediği her söz, seçtiği her üslup ve kurduğu her cümle, sadece kendisini değil, başkalarını da etkiler. ‘Edebiyat’, hesaplaşma olabilir ama insafsızlık olmak zorunda değildir. ‘Eleştiri’ sert olabilir ama aşağılayıcı olmak zorunda değildir.

Bugün gelinen noktada ortada bir soru duruyor. Bu yol gerçekten yazarlığa mı çıkıyor, yoksa bitmeyen bir şöhret döngüsüne mi. Okur ve izleyici bunu artık daha net görüyor. Çünkü gürültü çoğaldıkça, kelimelerin ağırlığı azalıyor.

Lale Gül’ün bugün sahnede ve medyada temsil ettiği figür, artık bireysel bir özgürlük hikâyesinin çok ötesine geçmiş durumda; Lale Gül, ailesiyle ve inanç dünyasıyla hesaplaşmasını edebiyat kisvesi altında sert ve aşağılayıcı bir dile dönüştürürken, Hollanda medyasının bu dili sorgulamadan parlatmasıyla dokunulmaz bir simgeye dönüştürüldü. Tek bir kitapla, üstelik edebî niteliği değil yarattığı skandal üzerinden ün kazanmış bir ismin din, İslam, göç ve kadın hakları gibi son derece karmaşık alanlarda “yetkili ses” muamelesi görmesi, meselenin özgürlükten çok temsil ve şöhret mühendisliğiyle ilgili olduğunu düşündürüyor. Son dönemde bilinçli biçimde öne çıkarılan daha rahat ve dekolte giyim tercihleri de bu rol değişiminin sembolik bir parçası olarak okunuyor; burada sorun bir kadının ne giydiği değil, bu görünümün eski kimlikten kopuşun sürekli vitrine taşınan bir göstergesi hâline getirilmesi. Böylece kişisel bir hikâye, hem ebeveynleri hem de geniş bir toplumsal kesimi görünmez kılan tek taraflı bir anlatıya, medya tarafından da alkışlanan kalıcı bir şablona dönüşüyor

Lale Gül meselesi, artık bir kitap ya da bir genç kadının hikâyesi değildir. Bu, Hollanda medyasının nasıl figür ürettiğinin, kimi neden konuştuğunun ve kimi bilinçli olarak susturduğunun somut bir örneğidir.

Benim yıllardır sorduğum temel soru hâlâ geçerli:
Bu kadar kıyak neden?
Bu kadar dokunulmazlık neden
?

Ve belki de en önemlisi, bir toplumu anlamak, onu en sert cümlelerle dövmekten mi geçer, yoksa en zor anlarında bile adil kalabilmekten mi?

Bu sorular ortada duruyor.
Ve bu inceleme, o soruların hâlâ cevapsız olduğunu gösteriyor.

BAKINIZ, LALE GÜL’ÜN ÖZEL YAŞAMINDAN MEDYAYA DÖKÜLEN HİKÂYESİ NASIL ANLATILIYOR

Hollanda medyasında yayımlanan son haber ve röportajlar, Lale Gül’ün yalnızca kitaplarını ve fikirlerini değil, özel yaşamına dair ayrıntıları da açık biçimde kamuoyuna taşıdığını gösteriyor. Bu anlatılarda ilişkiler, duygusal tercihler, korkular ve geçmiş deneyimler, Gül’ün kendi sözleriyle aktarılıyor.

Gül, hayatına kolay kolay insan almadığını açıkça dile getiriyor. “İnsanların beni küçümsediğini, kullandığını ve arkamdan iş çevirdiğini çok yaşadım” diyen Gül, bu nedenle insanlara karşı temkinli olduğunu söylüyor. Kendini zaman zaman insanlık hakkında kuşkucu biri gibi gördüğünü de ekliyor: “Bazen kendimi insanlık hakkında komplo teorileri kuran biri gibi hissediyorum.” Bu ruh hâlinin bağlanma korkusuyla birleştiğini ve terapi sürecinde ele alındığını da saklamıyor.

Özel yaşamına dair anlatılarda en dikkat çekici başlıklardan biri, “Ik ga leven” adlı kitabında yer alan Freek karakteri. Gül, bu kitapta Freek’ten söz ederken onun “gerçek bir kişi değil,” bilinçli olarak kurgulanmış bir karakter olduğunu özellikle vurguluyor. “Freek, daha özgür, daha Batılı bir yaşam tarzının sembolü” diyen Gül, onu “özgür düşünen ve zeki bir erkek” olarak tanımlıyor.

Kitapta Freek ile yaşanan ilişki, ailesinin katı kuralları nedeniyle gizli tutuluyor. Gül, bu durumu şöyle özetliyor: “Ailem beni başka biriyle evlendirmek istiyordu. Freek’le olan ilişkim bu yüzden gizliydi.” Freek karakteri, Gül’ün anlatımında ailesinin katı kuralları ile kendi “sevgi ve özgürlük arzusu” arasındaki çatışmanın simgesi olarak yer alıyor.

Hollanda medyasında yer alan haberlerde, Gül’ün kitapta anlattıklarıyla gerçek yaşamındaki ilişkiler arasında da bağ kuruluyor. Ailesinin katı yetiştirme tarzından kopmasının ardından üç yıl süren bir ilişki yaşadığını anlatan Gül, bu ilişkiyi “tam bir karşıt kutup” olarak tanımlıyor. “Partilere düşkün, sürekli festivallere giden biriydi” diyen Gül, ilk başta kendisini çekse de bu kişinin aslında kendisine hiç uymadığını söylüyor.

Röportajlarda Gül’ün kendi karakterine dair yaptığı tanımlar da yer alıyor. Kendini “evcimen ve içe dönük” olarak nitelendiren Gül, “Kitap okumayı, gazete takip etmeyi ve podcast dinlemeyi seviyorum. Zihnimi beslemek benim için çok önemli” diyor. Uyuşturucu kullanmadığını, yalnızca ara sıra bir kadeh şarap içtiğini de özellikle belirtiyor.

Özel yaşam anlatıları bununla sınırlı kalmıyor. Gül, 2021 yılında Instagram üzerinden tanıştığı Tim ile yaşadığı ilişkiyi de açıkça anlatıyor. Bu ilişki sırasında ikinci kitabı üzerinde çalıştığını belirten Gül, Tim’in kitapta yer alıp almayacağını sorduğunu ve kendisinin şu cevabı verdiğini aktarıyor: “Kitapta yer alması kaçınılmazdı ama cinsel hayatımız hakkında yazmayacağıma söz verdim.” Bunun nedenini ise “Bu konuları ilk kitabımda zaten anlatmıştım, tekrar etmek istemedim” sözleriyle açıklıyor.

Tim ile olan ilişkisinde kendini güvende hissettiğini anlatan Gül, “Onu sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim” diyor. Tim’in bu ilişki için “Belki Tanrı gerçekten vardır” dediğini, kendisinin ise buna karşılık “Ben Tanrı’dan nihayet kurtulduğum için mutluydum” dediğini de röportajlarda aktarıyor. Buna rağmen ilişkinin uzun sürmediği de özellikle belirtiliyor.

Hollanda basınında yer alan haberlerde, Gül’ün çocukluk ve gençlik yıllarına dair anlatımlar da geniş yer buluyor. Büyüdüğü aile ortamında erkeklerle arkadaşlık kurmasının yasak olduğunu söyleyen Gül, “Evlilik dışı ilişkiler günah, yasak ve ahlaksız olarak görülüyordu. Erkeklerle arkadaşlık kurmam bile yasaktı” diyor. Akşamları dışarı çıkmasına izin verilmediğini, bu nedenle gençlik yıllarında pek çok şeyi gizli yaşamak zorunda kaldığını da ekliyor. “Evde yasak olan kıyafetleri ve makyajı dışarıda yapardım” sözleri, bu dönemin nasıl geçtiğini özetliyor.

Tüm bu anlatımlar, Hollanda medyasında yalnızca metinle değil, fotoğraflarla da destekleniyor. Haberlerde yer alan görseller, Gül’ün özel yaşamının artık kapalı bir alan olarak değil, kendi anlatımıyla kamusal bir hikâye hâline getirildiğini gösteriyor. Kitapta kurgusal bir figür olarak yer alan Freek ile, gerçek yaşamda yaşanan ilişkiler arasındaki sınır da bu haberlerde birlikte ele alınıyor.

Ortaya çıkan tablo net: Lale Gül’ün özel yaşamı, başkaları tarafından gizlice ifşa edilmiş bir alan değil. Aksine, verdiği röportajlarda kendi sözleriyle anlattığı, detaylandırdığı ve medyanın da bu anlatımı olduğu gibi aktardığı kamusal bir hikâye söz konusu. Bu tablo, Lale Gül’ün artık yalnızca fikirleriyle değil, özel yaşam anlatılarıyla da kamusal bir figür hâline geldiğini gösteriyor.

Bu tablo, Lale Gül’ün artık yalnızca fikirleriyle değil, özel yaşam anlatılarıyla da kamusal bir figür hâline geldiğini gösteriyor.

LALE GÜL, ÖZEL YAŞAMINI AÇIKLAMAKTAN DA İMTİNA ETMEDİ

Bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. Normal şartlarda bir yazarın ya da kamuoyunda tanınan bir ismin özel hayatı, gazetecilik açısından dikkatle ele alınması gereken bir alandır. Ancak Lale Gül söz konusu olduğunda, bu sınırın bizzat kendisi tarafından defalarca aşıldığını not etmek gerekir.

Hollanda medyasında yer alan son haberlerde, Lale Gül’ün özel yaşamına dair ayrıntılar yalnızca ima yoluyla değil, açık anlatımlarla ve fotoğraflarla da servis edildi. İlişkileri, birlikte görüntülendiği kişiler ve geçmişte yaşadığı özel deneyimler, doğrudan röportaj metinlerinin ve haber kurgularının bir parçası hâline getirildi. Kullanılan fotoğraflar da bu anlatının tamamlayıcı unsuru olarak sunuldu.

Burada belirleyici olan nokta şudur: Bu bilgiler üçüncü kişiler tarafından ifşa edilmiş gizli ayrıntılar değil, Lale Gül’ün kendi beyanlarına, verdiği röportajlara ve medyanın onun anlatımını merkeze alan haberlerine dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle, özel yaşam artık mahrem bir alan olarak korunmamış, kamusal anlatının bilinçli bir unsuru hâline getirilmiştir.

Bu nedenle konuya değinmek, bir özel hayat ihlali olmaktan ziyade, kamuoyuna sunulmuş bir anlatının eleştirel biçimde değerlendirilmesi anlamını taşımaktadır. Zira Lale Gül, yalnızca fikirleriyle değil, yaşam tarzı, ilişkileri ve kişisel tercihleriyle de bir medya figürü olarak konumlandırılmıştır. Medya da bu figürü oluştururken, özel alan ile kamusal alan arasındaki sınırı bilerek bulanıklaştırmıştır.

Dolayısıyla bugün tartışılan mesele, bir yazarın özel hayatı değil; özel hayatın nasıl ve neden kamusal bir vitrine taşındığıdır. Ve bu vitrin, yalnızca okurun merakını değil, anlatının tutarlılığını ve samimiyetini de sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.