Avrupa’daki Türk gazeteciliğinin kuruluş yıllarına tanıklık eden Serhat Ilıcak, sadece bir yayıncı değil, aynı zamanda gurbetçinin memlekete açılan penceresiydi.
Tercüman ve Hürriyet arasında yıllarca süren tatlı rekabet ve tiraj savaşlarının merkezinde yer alan Serhat Ilıcak, Avrupa Türk basınının en hareketli dönemlerinin önemli isimlerinden biriydi.
Serhat Ilıcak ile yaşadığım onurlu transfer teklifi ve Avrupa Türk basınının bilinmeyen rekabet yıllarına ışık tutatan bir haber.
İlhan KARAÇAY yazdı:
AVRUPA’daki Türk basınının önde gelen isimlerinden gazeteci, yayıncı ve matbaa işletmecisi Serhat Ilıcak (75), beş gün önce vefat etti.
Serhat Ilıcak’ın vefatıyla ilgili olarak, yakın çevresinden öğrendiğim bilgiler olayın ne kadar acı bir şekilde yaşandığını ortaya koydu.
Olay geçen cuma gecesi Ilıcak’ın Frankfurt yakınlarındaki evinde meydana geldi.
Serhat Ilıcak’ın eşi o gece evde değildi. Zaman zaman kızlarının yanında kaldığı öğrenildi. Evde yalnızca alt katta kalan Polonyalı yardımcı kadın bulunuyordu.
Gece saat 23.00 sıralarında Serhat Ilıcak’ın yatak odasının bulunduğu üst kattan aşağı indiği tahmin ediliyor. Muhtemelen su içmek ya da başka bir ihtiyaç için merdivenlerden inmeye çalışıyordu.
Ancak o sırada talihsiz bir kaza yaşandı.
İddiaya göre ayağı kaydı ya da takıldı. Dengesini kaybeden Ilıcak, merdivenlerden düşerek başını sert şekilde çarptı.
Evdeki mermer kaplı merdiven ve salon zemini darbeyi daha da ağırlaştırdı. Başından ciddi şekilde yaralanan Serhat Ilıcak, kanlar içinde yere yığıldı.
En acı tarafı ise, saatlerce o halde yerde kalmış olmasıydı.
Sabaha karşı alt katta kalan yardımcı kadın durumu fark ettiğinde hemen sağlık ekiplerine haber verildi. Offenbach Sana Klinik’e kaldırıldığında Serhat Ilıcak’ın hâlâ yaşadığı belirtildi.
Ancak doktorların yaptığı ilk incelemede durumun son derece ağır olduğu ortaya çıktı.
Yakın çevresine aktarılan bilgilere göre doktorlar, “Bu aşamada ameliyat mümkün değil. Beynin büyük bölümü kanla kaplanmış durumda. Yapabileceğimiz bir şey kalmadı” değerlendirmesinde bulundu.
Serhat Ilıcak, yapılan tüm müdahalelere rağmen cumartesi sabahı hayatını kaybetti.
Böylece Avrupa’daki Türk basınının yarım asırlık tanıklarından biri daha sessizce aramızdan ayrılmış oldu.
Vefat eden Serhat Ilıcak’ın ardından, internette çıkan haberlere baktım.
Karşıma ağırlıklı olarak rahmetlinin siyasi konuları çıktı. (Enver Altaylı ve Nazlı Ilıcak’ın Türkiye dışına kaçırılma iddiaları)
Oysa ben, Serhat Ilıcak’ı düşündüğümde önce siyaseti değil, gazeteciliği, matbaacılığı ve Avrupa’daki Türk basınının kuruluş yıllarındaki büyük emeği hatırlıyorum.
Her ne kadar, Türk gazetelerinin Avrupa’da yaşama geçmesi AKŞAM gazetesi ile başlamış olsa da, Serhat Ilıcak, Avrupa’daki Türkçe yayıncılığın en önce ve en zor dönemlerinde görev yapmış önemli isimlerden biriydi.
Serhat Ilıcak’ın Avrupa macerası genç yaşta başladı. Üniversite eğitimi için Almanya’ya gitti. Münih Üniversitesi’nde öğrenim gördüğü yıllarda, Avrupa’daki Türk işçi nüfusu hızla büyüyordu. Türkiye’den Almanya’ya gelen yüz binlerce Türk işçisi memleket haberlerine hasretti. O yıllarda televizyon bugünkü kadar yaygın değildi. İnternet ise hayal bile değildi.
İnsanların Türkiye ile bağı büyük ölçüde gazeteler sayesinde kuruluyordu.
İşte tam bu dönemde, amcası Kemal Ilıcak büyük bir vizyon ortaya koydu.
Tercüman gazetesi, Avrupa baskısı hazırlamak için Almanya’da yapılanmaya başladı.
Bu adım, Türk basını açısından tarihi bir gelişmeydi. Çünkü o güne kadar Türkiye’de basılan gazeteler bir gün sonra Avrupa’ya ulaşıyordu.
Kemal Ilıcak ise gazeteyi Avrupa’da basıp aynı gün Türk okuyucusuna ulaştırmayı hedefliyordu.
Serhat Ilıcak da bu büyük organizasyonun içine genç yaşta dahil oldu.
1967 yılında Tercüman’ın Almanya bürosu kurulurken, üniversite öğrencisi olan Serhat Ilıcak da gazetede görev almaya başladı. Almanya’yı tanıyordu. Dil biliyordu. Avrupa’daki Türk toplumunu yakından gözlemliyordu. Bu özellikleri sayesinde kısa sürede yayıncılık organizasyonunun önemli isimlerinden biri haline geldi.
O yıllarda Avrupa’da Türkçe gazete çıkarmak bugünkü gibi kolay değildi.
Önceleri Türkiye’de basılan gazeteler uçakla Almanya’ya gönderiliyordu. Avrupa’daki Türkler gazeteleri ancak bir gün gecikmeli okuyabiliyordu.
Yani gurbetçiler için memleket haberi bile bir gün eskiydi.
Daha sonra bu alanda tarihi bir adım atıldı.
Tercüman gazetesi, Almanya’nın Zeppelinheim kasabasında kendi matbaasını kurdu. Böylece gazetelerin Avrupa baskısı Almanya’da yapılmaya başlandı. İlk dönemlerde sayfa kalıpları yani matrisler İstanbul’dan gönderiliyordu. Bu yöntem baskıyı hızlandırsa da gazete yine de Türkiye’den bir gün geriden geliyordu.
Daha sonra Hürriyet gazetesi de aynı bölgede matbaasını kurdu.
Böylece Avrupa’daki Türk gazeteciliğinde büyük bir rekabet ve aynı zamanda büyük bir büyüme dönemi başladı.
Ancak teknoloji ilerledikçe sistem de değişti.
Bu kez sayfalar telefoto sistemiyle İstanbul’dan Almanya’ya aktarılmaya başlandı. Böylece Hürriyet gazetesi, Türkiye ile aynı tarihli baskıyı Avrupa’daki okuyucularına ulaştırmayı başardı.
O dönem için bu, Türk basınında adeta devrim niteliğinde bir gelişmeydi.
Hem Hürriyet’in hem de Tercüman’ın matbaaları, sadece Türk gazetelerini basmakla kalmadı. Amerikan, İngiliz ve başka ülkelere ait gazete ve dergilerin baskıları da bu tesislerde yapılmaya başlandı.
Bu gelişme, Avrupa’daki Türk matbaacılığının ulaştığı teknik seviyeyi göstermesi açısından çok önemliydi.
Serhat Ilıcak da işte bu büyümenin ve teknik dönüşümün içinde yer alan önemli isimlerden biriydi.
Bugünün genç gazetecileri için bunları anlamak kolay olmayabilir.
Şimdi bir haber saniyeler içinde dünyaya yayılıyor. Ama o yıllarda gazetecilik aynı zamanda fiziksel bir mücadeleydi. Mürekkep vardı. Kağıt vardı. Kalıp vardı. Baskı makineleri vardı. Gece mesaileri vardı.
Hatta bir dönem Türkiye’de gazete kağıdı sıkıntısı yaşandığında, Kemal Ilıcak’ın Serhat Ilıcak’tan Almanya’dan kağıt bulmasını istediği bile anlatılıyor. Bu bile, onun yalnızca bir gazeteci değil, aynı zamanda yayıncılık organizasyonunun yükünü taşıyan isimlerden biri olduğunu göstermeye yeter.
Avrupa’daki Türkler için gazete sadece “gazete” değildi.
Memleketle bağdı…
Hasretti…
Türkiye’den gelen bir gazetenin kokusu bile insanlar için ayrı bir anlam taşırdı…
İşte Serhat Ilıcak’ın kuşağı, o bağı kuran insanlardı.
Ilıcak, daha sonraki yıllarda Türkiye’de yayın hayatına başlayan “Dünden Bugüne Tercüman” girişiminde de yer aldı. Böylece aileden gelen gazetecilik geleneğini sürdürmeye çalıştı.
BENİM, TERCÜMAN MUHABİRLİĞİM
1967 yılında, hayatımın en ilginç yolculuklarından biri olan Çin ve Kanada macerasından sonra Hollanda’ya geldiğimde, yaşadığım ilk şaşkınlıklardan biri, gazete bayilerinde Tercüman gazetesini görmek olmuştu. O günkü heyecanımı bugün bile unutamam.
Çünkü benim gazetecilik hevesim yeni başlamıyordu.
Mersin’de amatör gazetecilik yaptığım yıllardan sonra, Çin’e gittiğim dönemde Mao’nun başlattığı Çin Kültür İhtilali ile ilgili gönderdiğim haberler Türkiye’de Akşam gazetesinde yayınlanmıştı.
O yıllarda Çin’den haber geçmek bugünkü gibi kolay değildi. Dünyanın en kapalı ülkelerinden birinden bilgi aktarabilmek bile başlı başına önemli bir olaydı.
Daha sonra Hollanda’ya yerleşmeyi düşünürken, bir yandan çalışıp bir yandan gazetecilik yapabileceğimi fark ettim. Çünkü Avrupa’daki Türk toplumu büyüyordu ve gazetelerin Avrupa’dan haber alacak muhabirlere ihtiyacı vardı.
O dönemde Tercüman gazetesinin istihbarat şefi, Mersinli dostum Kemal Özbayraç’tı. Kendisine bir mektup yazdım. Hollanda’dan muhabirlik yapmak istediğimi anlattım.
Aslında Tercüman’ın Hollanda’da zaten bir muhabiri vardı. Ama Kemal Özbayraç beni de kadroya dahil etti. O yıllarda sistem bugünkünden farklıydı. Haber başına ödeme yapılırdı. Yani ne kadar haber üretirseniz, o kadar kazanırdınız.
Ben de büyük bir heyecanla çalışmaya başladım.
Özellikle 1968 yılında yazdığım bazı haberler dikkat çekmişti.
Ajax ile Fenerbahçe arasında oynanan maç ve ardından Ajax’ın Paris’te Benfica’yı 3-0 yenerek elediği karşılaşma sonrası yazdığım haber çok ses getirmişti.
“Ajax Benfica’yı Eyfel Kulesi’ne astı” başlıklı haberim, o dönem büyük ilgi görmüştü.
O yıllarda Avrupa’dan Türkiye’ye haber göndermek bile başlı başına bir mücadeleydi. Ne internet vardı ne bugünkü iletişim imkanları. Ama gazetecilik heyecanı çok büyüktü. Avrupa’daki Türk gazetecileri adeta hem muhabir, hem foto muhabiri, hem dağıtımcı, hem de temsilci gibi çalışıyordu.
İşte Serhat Ilıcak’ın içinde bulunduğu Tercüman kadrosu, Avrupa’daki Türk gazeteciliğinin böylesine heyecanlı ve mücadele dolu yıllarında büyüdü.
…ve HÜRRİYET
1969 yılının sonlarına doğru Avrupa’daki Türk basınında çok önemli bir gelişme yaşandı.
Hürriyet gazetesi de Almanya’da basılmaya ve tüm Avrupa’ya dağıtılmaya başladı. İşte benim Tercüman’dan Hürriyet’e transferim de o dönemde gerçekleşti.
Aslında Tercüman’ın Hollanda’da bir muhabiri daha vardı. Bu nedenle benim Hürriyet’e geçmem doğal karşılandı. Ama o geçişle birlikte Avrupa’daki Türk gazeteciliğinde yıllarca konuşulacak tatlı bir rekabet de başlamış oldu.
O yıllarda Tercüman gazetesi Avrupa’da çok güçlüydü. Özellikle muhafazakâr ve dindar kesim tarafından büyük ilgi görüyordu. Tirajını geçmek adeta imkânsız gibi görünüyordu.
Ancak, Hürriyet’in Avrupa yapılanmasını kuran Garbis Keşişoğlu çok farklı düşünen bir yayıncıydı. Kurduğu Avrupa muhabir kadrosu gerçekten güçlüydü. Avrupa’nın birçok ülkesinde çalışan genç, hareketli ve haber peşinde koşan bir ekip oluşturmuştu.
Hedef açıktı:
Tercüman’ın Avrupa’daki üstünlüğünü kırmak.
Tercüman’ın Avrupa’daki güçlü okuyucu kitlesini aşmak kolay değildi. Hürriyet yönetimi bunun için sadece haber rekabetiyle yetinmedi. Avrupa’daki Türk toplumuna ulaşmak için sosyal ve kültürel etkinlikler de düzenledi. Bunun için o dönem çok farklı yayın hamleleri yapıldı.
Örneğin Hürriyet yönetimi, Türkiye’nin ünlü mevlithanlarını Avrupa’ya getirdi. Avrupa’nın birçok kentinde büyük mevlit geceleri düzenlendi. Bu organizasyonlar bir ay boyunca sürdü. Ben de bu geceleri izleyenler arasındaydım.
Bu etkinlikler sadece dini program değildi. Aynı zamanda Avrupa’daki Türk toplumuna ulaşmanın ve okuyucu kazanmanın bir yoluydu.
Ama asıl büyük kırılmalardan biri başka bir haberle yaşandı.
Tercüman gazetesi bir gün, Alman polisinin kaçak Türk işçilerini sınır dışı etmek için büyük bir operasyon başlattığını yazdı. Haber Avrupa’daki Türkler arasında büyük korku yarattı.
Bunun üzerine Garbis Keşişoğlu devreye girdi.
Hürriyet’in işbirliği yaptığı dev Alman yayın kuruluşu Axel Springer aracılığıyla Alman yabancılar polisinin müdürü ile temas kuruldu. Yapılan görüşmede, böyle bir operasyon bulunmadığı açıkladı.
İşte olay tam burada büyüdü.
Hürriyet’in İstanbul’daki Avrupa Baskıları Müdürü Ertuğ Karakullukçu, bu açıklamayı tam sayfa manşet yaptı.
Kocaman bir başlık vardı: “YALAN”
Bu manşet Avrupa’daki Türk basınında adeta deprem etkisi yarattı.
Gazeteler arasındaki rekabet iyice sertleşti. Okuyucular Tercüman’ın haberinin doğruluğunu tartışmaya başlandı. Bu olay, Hürriyet’in Avrupa’daki yükselişinde önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Ve zamanla beklenmeyen gerçekleşti.
Yıllarca Avrupa Türklerinin en güçlü gazetesi olan Tercüman yavaş yavaş tiraj kaybetmeye başladı. Hürriyet ise büyüdü ve sonunda Avrupa’da en çok satılan Türk gazetesi haline geldi.
Solda, Avrupa’da yıllarca zirvede kalan Tercüman’ın tirajına yetişen ve bazı bölgelerde onu geride bırakmaya başlayan Hürriyet’in gazete bayilerindeki rekabetini yansıtan bir kare… Ortada, dağıtım firması Van Gelderen’in, Hürriyet’in 1 milyonuncu gazetesi anısına hazırlattığı özel çanta… Sağda ise, Hürriyet’in Hollanda’daki yaklaşık 30 kişilik dağıtım ve temsilcilik ağını gösteren organizasyon haritası.
Serhat Ilıcak da işte bu büyük rekabet döneminin merkezindeki isimlerden biriydi.
O yıllar sadece gazetecilik yılları değildi.
Aynı zamanda Avrupa’daki Türk basınının altın çağlarıydı.
RAHMETLİDEN BANA ONURLU BİR TEKLİF
Benim de Serhat Ilıcak ile ilgili unutamadığım bir anım var.
1988 yılıydı.
O dönemde Hürriyet’ten ayrılanların arasında bulunan Garbis Keşişoğlu bana bir gün şöyle dedi:
“Serhat Ilıcak seninle görüşmek istiyor. Sana Benelüks temsilciliğini teklif edecek.”
Açık konuşayım… O sırada benim kafam başka yerdeydi. Çünkü Asil Nadir’in satın aldığı GÜNAYDIN gazetesi için hazırlık yapılıyordu. Garbis Keşişoğlu da bu oluşumun başındaydı. Ben de oradan gelecek teklifi bekliyordum.
Garbis’e yarı şaka yarı ciddi şekilde: “Ne yapayım ben Tercüman’ı?” dediğimi hatırlıyorum.
Ama Garbis’in verdiği cevap çok netti: “Bir gazete patronu seninle görüşmek istiyorsa, o görüşme yapılmalı. Dinle, sonra kararını ver.”
Bunun üzerine görüşmeyi kabul ettim.
O günlerde SABAH gazetesinde çalışıyordum. Almanya’da yapılan Avrupa Futbol Şampiyonası’nın final maçı olan Hollanda-Rusya karşılaşmasını izlemek üzere Münih’e gidiyordum. Yol üzerindeki Frankfurt’ta Serhat Ilıcak ile buluştuk.
Yaptığımız görüşmeyi bugün bile unutamam.
Çünkü Serhat Ilıcak beni transfer etmek konusunda son derece kararlıydı.
Üstelik bunu gizli kapaklı değil, Yazı İşleri Müdürü ve kadrosunun önünde açık açık söylüyordu.
Bir ara heyecanla ayağa kalktı ve şunları söyledi: “İlhan Karaçay Tercüman’da başlığıyla tam sayfa ilanlar yayınlatacağım. Yetmez… Bunları afiş olarak da bastıracağım. Bütün Benelüks ülkelerinde duvarlara asılacak. Karaçay’ın Tercüman’a gelişi deprem etkisi yaratacak.”
Bugün dönüp baktığımda, bu sözler bana sadece bir transfer teklifini değil, o yıllardaki gazetecilik rekabetinin büyüklüğünü de hatırlatıyor.
Çünkü Avrupa’daki güçlü gazetecilerin transferi gerçekten büyük olay sayılıyordu. Gazeteler arasındaki rekabet sadece haberle sınırlı değildi. Kadro savaşları da yaşanıyordu.
Aslında Tercüman’a dönüşüm neredeyse kesinleşmek üzereydi.
Tam sayfa ilanlar henüz yayınlanmamıştı ama ben bazı önemli haberleri Tercüman’a göndermeye başlamıştım. Ancak o haberlerin imzasız yayınlanmasını özellikle rica ediyordum.
Çünkü transfer resmen açıklanmadan ortalığın karışmasını istemiyordum.
Fakat bir gün gönderdiğim haberlerden biri gazetede benim ismimle yayınlandı.
Hem de küçük bir şekilde…
Buna çok kızmıştım.
Hemen Serhat Ilıcak’a şunu söyledim: “Haberleri benim imzamla yayınlamayı durdurun. Yazı İşlerindeki bazı arkadaşlar benim Tercüman’a gelişimi istemiyor.”
İşte kırılma noktası da bu oldu.
Küçük gibi görünen ama benim için önemli olan bu olaydan sonra transfer gerçekleşmedi.
Ve yollarımız yeniden ayrıldı.
Daha sonra yolum GÜNAYDIN gazetesine uzandı.
Ama Serhat Ilıcak’ın bana yaptığı o teklif, Avrupa Türk basınındaki rekabetin en çarpıcı hatıralarından biri olarak hafızamda kaldı.
Peki, Tercüman’ın Hollanda muhabirliği işi nasıl sonuçlandı?
Hollanda’da bir Türk Futbol Federasyonu vardı. Bu federasyon bir Türk Ligi organize etmişti. Federasyonda görev alan Yalçın Çakır isimli bir dost, maçların hepsine gider ve fotoğraf çekerdi.
Bir gün futbol sahasında Yalçın Çakır’a, “Tercüman muhabir arıyor. Sen her yere gidiyor ve fotoğraflar çekiyorsun. Bu işi sen üstlenebilirsin. İstersen ben senin ismini vereyim. Frankfurt’a gitmende ve konuşmanda yarar var” dedim.
O güne kadar gazetecilik ile ilgisi olmayan Yalçın Çakır, bundan menun oldu ve daha sonra 1988’in sonunda Tercüman’a muhabir oldu.
Şimdi rahmetli olan Serhat Ilıcak, daha sonraki yıllarda yaptığımız bir konuşmada, Yalçın Çakır’dan memnuniyetini belirterek bana teşekkür etmişti.
Bugün dönüp bakıyorum da…
Ne o eski gazeteler kaldı, ne matbaalar, ne de sabaha kadar çalışan baskı makineleri…
Bir zamanlar Avrupa’daki Türkler için memleketle bağ anlamına gelen kağıt gazeteler, şimdi dijital ekranlara sıkıştı kaldı.
Telefoto sesleri sustu. Mürekkep kokuları kayboldu. Gazete paketlerini kamyonlara yetiştirme telaşı tarihe karıştı.
Yazık ki yazık…
ÇOK SEVİLEN BİR KİŞİYDİ
Serhat Ilıcak, sadece bir gazete yöneticisi ya da matbaacı değildi.
Avrupa’daki basın, yayın ve iş dünyasında geniş bir çevreye sahip, dost canlısı, kadirşinas ve insan ilişkilerinde sıcaklığıyla iz bırakan bir isimdi.
Onu tanıyanların büyük bölümü, yardımseverliğini, insanlara verdiği değeri ve çevresindekilere moral veren renkli kişiliğini bugün hâlâ aynı samimiyetle anlatıyor.
Hayatın güzel yaşanması gerektiğine inanır, çevresindeki insanların da mutlu ve huzurlu olmasını isterdi.
Kurduğu yayın organizasyonları ve yaptığı başarılı girişimlerle Avrupa’da çok sayıda kişiye iş ve ekmek kapısı açtı.
Türk basın dünyasında yetişen birçok insanın yoluna dolaylı ya da doğrudan katkı sundu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ulusal değerlerine yürekten bağlı, Atatürkçü çizgiyi önemseyen bir kişiliğe sahipti.
Aynı zamanda Avrupa’daki Türk toplumunun yaşadıkları ülkelerde uyum içinde, saygın ve güçlü bir şekilde varlık göstermesi gerektiğine inanıyor, bu konuda yoğun çaba harcıyordu.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Serhat Ilıcak’ın ardından sadece bir yayıncı değil; Avrupa Türk basınının emek veren, mücadele eden ve iz bırakan kuşaklarından birinin temsilcisi uğurlanıyor.
ŞİMDİKİ HOŞ OLMAYAN YAYINLAR
Ne yazık ki Serhat Ilıcak’ın vefatından sonra, internet sitelerine ve sosyal medyaya düşen haberlerin önemli bir bölümü yine aynı ezberlerin peşinden gidiyor.
Rahmetlinin yarım asrı aşan gazetecilik emeğini, Avrupa’daki Türk basınının kuruluş yıllarındaki mücadelesini, matbaacılık alanındaki öncülüğünü konuşmak yerine, yıllardır köpürtülen siyasi tartışmalar yeniden gündeme taşınıyor.
Bu yaklaşım, aslında günümüz medya anlayışının nasıl sığlaştığını göstermesi açısından ibret vericidir. Bir insanın arkasından konuşulacak onca emek, onca mücadele, onca meslek hayatı dururken, bazı çevrelerin hâlâ sansasyon peşinde koşması, eski defterleri karıştırması ve ölüler üzerinden bile siyasi hesap yapmaya çalışması gerçekten düşündürücüdür.
Daha acısı ise şudur:
Bugün ahkâm kesenlerin önemli bir bölümü, Serhat Ilıcak’ın görev yaptığı dönemlerdeki gazeteciliğin ne olduğunu bile bilmeyen insanlardır.
Onlar mürekkep kokusunun ne olduğunu yaşamadılar.
Sabaha kadar çalışan matbaaları görmediler.
Bir haberin Avrupa’ya ulaştırılması için verilen emeği bilmediler.
Gazeteciliğin sadece ekran başında yorum yapmak değil, alın teri, organizasyon, cesaret ve mücadele işi olduğunu hiç anlamadılar.
Kolay olanı seçiyorlar.
Çünkü, emek konuşmak yerine dedikodu üretmek daha kolaydır.
Geçmişin büyük emek insanlarını anlamak yerine, onları siyasi tartışmaların içine çekmek daha kolaydır.
Oysa Serhat Ilıcak’ın adı, bütün tartışmaların ötesinde, Avrupa’daki Türk basınının kuruluş ve büyüme yıllarıyla birlikte anılacaktır.
Bugün onu gerçekten tanıyanların hafızasında kalan şey; entrikalar değil, çalışkanlığıdır.
Kavgalar değil, üretkenliğidir.
Sansasyonlar değil, Avrupa’daki Türk toplumuna yıllarca hizmet etmiş bir yayıncının bıraktığı izdir.
EN ÇOK ÜZÜLENLER VE KAYBEDENLER
Bugün geriye dönüp baktığımda, aslında hepimizin aynı devrin insanları olduğunu daha iyi anlıyorum.
Bir zamanlar Avrupa’daki Türk basınında kıyasıya rekabet eden isimlerdik.
Ama yıllar geçtiğinde geriye rekabet değil, dostluklar kaldı.
Çünkü bizler aynı dönemin insanlarıydık.
Aynı matbaa gürültülerinin içinde yaşadık.
Aynı gazetecilik heyecanını taşıdık.
Bazen rakip olduk, bazen karşı karşıya geldik ama birbirimizin emeğine daima saygı duyduk.
Avrupa’daki Türk basınında kıyasıya rekabet vardı.
Manşet savaşları vardı.
Tiraj kavgaları vardı.
Bir gazetenin attığı başlığa ertesi gün diğeri cevap verirdi.
Bazen geceler boyu süren telaşlar yaşanır, bazen bir haber Avrupa’daki bütün Türk toplumunda günlerce konuşulurdu.
Ama bütün o rekabetin içinde bile görünmeyen başka bir şey vardı:
Meslek dayanışması…
Birbirinin emeğine duyulan saygı…
Aynı gurbet yollarında yürümüş insanların birbirini sessizce anlayışı…
Ilıcak’ın ölümüne çok üzülen ailesi ve yakın akrabalarının yanında, ölümünden en çok hüzün duyan isimlerin başında, yıllarca ona rakip olmuş üç eski gazeteci geliyor:
89 Yaşına giren Garbis Keşişoğlu…
83 Yaşını bu ay tamamlayan Ertuğ Karakullukçu…
83 Yaşındaki bu satırların yazarı…
Ilıcak ile farklı gazetelerin saflarında yer aldık.
Bazen birbirimizin manşetlerine kızdık.
Bazen birbirimizi geçmeye çalıştık.
Ama hiçbir zaman birbirimizin emeğini inkâr etmedik.
Çünkü bizler aynı devrin insanlarıydık.
Telefoto seslerini duymuş kuşaktık.
Matbaa makinelerinin gürültüsü içinde sabahlayan insanlardık.
Mürekkep kokusunu hayatının bir parçası yapmış gazetecilerdik.
Şimdi birer birer eksiliyoruz…
Ve her gidenle birlikte, Avrupa’daki Türk basınının bir dönemi daha sessizce tarihe karışıyor.
Önce matbaalar sustu.
Sonra gazeteler küçüldü.
Sonra o eski rekabetlerin heyecanı kayboldu.
Şimdi ise o yılları yaşayan insanlar yavaş yavaş aramızdan ayrılıyor.
Serhat Ilıcak’ın vefatıyla birlikte, sanki Avrupa’daki Türk basınının koca bir dönemi daha sessizce toprağa veriliyor.
Geriye ise sadece anılar kalıyor…
Bir de artık hiçbir yerde rastlayamadığımız o eski gazetecilik ruhu…
BUGÜN TOPRAĞA VERİLECEKTİ AMA ERTELENDİ
Artık kaybolan gazetecilik döneminin son temsilcileri arasında yer alan Serhat Ilıcak evli ve iki çocuk babasıydı.
Ilıcak’ın cenazesi bugün ( 15 Mayıs 2026) Almanya’da toprağa verilecekti. Ama, dünyanın dört bir yanına dağılmış aile efratları ve yakın dostlarının da rahatça katılımı için, defin işlemi Salı gününe kaldı.
Allah rahmet eylesin.