Bir şehrin potansiyelini anlamak için bazen tek bir organizasyona bakmak yeterlidir.
Mersin için de bu örnek, ne yazık ki “narenciye festivali” oldu.
Daha en başından belliydi aslında.
Bir festivale isim verirken bile kime konuştuğunuzu belli edersiniz.
Siz “narenciye” dediniz.
Halk “portakal” derken, “limon” derken, siz teknik bir başlıkla yola çıktınız.
İlk mesafe orada kondu.
Oysa festival dediğiniz şey, tabelayla değil, dille başlar.
Diliniz ne kadar halktan uzaksa, kurduğunuz şey de o kadar yapay olur.
Nitekim öyle oldu.
Ortaya çıkan organizasyon; şehre yayılan bir kültür hareketi değil, merkezden yönetilen bir etkinlikler dizisi olarak kaldı.
Arabalar süslendi, konvoylar yapıldı, davetli isimler ağırlandı.
Ama sokak yoktu.
Koku yoktu.
İnsan yoktu.
Bir festivalin en temel meselesi olan “aidiyet” üretilemedi.
Oysa hemen yanı başımızda, Adana’da düzenlenen Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı bunun tam tersini yapıyor.
İsmiyle, diliyle, sokağıyla, insanıyla yaşayan bir organizasyon kuruyor.
İnsanlar o festivale gitmiyor sadece, o festivalin parçası oluyor.
Aradaki fark tam olarak burada.
Biri halkla birlikte büyüyor, diğeri halktan uzaklaştıkça küçülüyor.
Bugün gelinen noktada “narenciye festivali”nin hatırlanmıyor oluşu bir tesadüf değil.
Bu; yanlış isimlendirme, yanlış yaklaşım ve yanlış önceliklerin doğal sonucu.
Daha da önemlisi, bu durum bize başka bir şeyi hatırlatıyor:
Mersin bir zamanlar yalnızca limanıyla değil, organizasyon gücüyle de anılan bir şehirdi.
İzmir’den sonra fuar ve festival kapasitesi en yüksek şehirlerden biri olarak gösteriliyordu.
Bugün ise konuştuğumuz şey, kaçırılmış bir fırsat.
Bir festival kaybedildi belki, ama asıl mesele o değil.
Asıl mesele, bir şehrin ruhunu anlamadan onun adına iş yapmaya kalkmak.
Çünkü festival dediğiniz şey; program değil,
insandır.
Ve insan yoksa, hiçbir şey yoktur.