Anketlere bakıldığında tablo ilk bakışta CHP lehine görünüyor. Uzun bir aradan sonra birinci parti konumu, AKP’nin birkaç puan önünde bir CHP… Ancak bu fotoğrafın içine biraz daha yakından bakıldığında rahatsız edici bir gerçek ortaya çıkıyor: Birinci parti olmak, çoğunluk olmak anlamına gelmiyor.
Türkiye, ağır bir ekonomik ve toplumsal krizin içinde. Enflasyon, işsizlik, gelir adaletsizliği ve gelecek kaygısı toplumun neredeyse tamamını kuşatmış durumda. Normal şartlarda böyle bir tablo, iktidar partisini çok daha sert biçimde aşağı çekerdi. Ama olmuyor. AKP oy kaybediyor; evet. Fakat bu kayıp CHP’ye tam olarak yazılmıyor.
Anketlerin alt kırılımları şunu söylüyor: AKP’den kopan seçmenin önemli bir bölümü CHP’ye yönelmiyor. Kararsızlar havuzu büyüyor, sandıktan uzaklaşanlar artıyor, küçük partilere geçici yönelimler görülüyor. Yani CHP yükseliyor ama genişleyemiyor. Bu fark hayati.
Bu noktada mitinglere bakmak gerekiyor. Kalabalık meydanlar, yüksek coşku, güçlü görüntüler… Bunlar teşkilat için moral olabilir. Ama veriler açık: Mitingler yeni seçmen kazandırmıyor. Büyük ölçüde zaten ikna olmuş kitleyi konsolide ediyor. Bugünün Türkiye’sinde alkış ile oy arasındaki mesafe sanıldığından daha uzun.
Sorun motivasyon eksikliği değil; ikna sorunu. Seçmenin önemli bir bölümü CHP’yi hâlâ “muhalefette güçlü ama iktidarda belirsiz” bir yerde konumlandırıyor. Eleştiriler haklı bulunuyor, ancak kriz anında devleti kimin yöneteceği konusunda güven tam oluşmuyor. Bu güven kurulmadan yüzde 50 eşiği aşılamaz.
Seçmenin Sessiz Vetosu
Anketlerde bu yok. Ama sandıkta var. Adı konmamış, yüksek sesle dile getirilmeyen ama sonucu belirleyen bir veto bu.
Seçmenin önemli bir bölümü AKP’den vazgeçmiş durumda. Ancak bu vazgeçiş, otomatik olarak CHP’ye yönelme anlamına gelmiyor. Tam tersine, arada kalan geniş bir kitle, sessizce şunu yapıyor: Hiçbirine tam onay vermiyor.
Bu seçmen açıkça “hayır” demiyor. Mitingleri izliyor, eleştirileri haklı buluyor, hatta kimi zaman CHP’ye sempati duyuyor. Ama kritik noktada geri çekiliyor. Sandıkta ya kararsızlaşıyor ya da sandığa gitmiyor. İşte bu geri çekilme, sessiz vetonun kendisi.
Bu veto birkaç duygudan besleniyor. İlki güvensizlik.
“Evet, iktidar değişsin istiyorum ama sonrası net mi?” sorusu cevapsız kaldığında seçmen risk almamayı tercih ediyor.
İkincisi mesafe hissi.
CHP’nin dili değişmiş olsa da, herkes kendini bu dilin muhatabı olarak hissetmiyor. Özellikle taşrada ve düşük gelir gruplarında “bizi anlıyorlar mı?” sorusu hâlâ masada duruyor.
Üçüncüsü temas eksikliği.
Seçmen kazanılmadığını hissediyor. Miting kalabalık ama bire bir temas zayıf. Kapısına gelinmeyen seçmen, oy vermeye de istekli olmuyor.
Ve belki de en önemlisi: Belirsizlik korkusu.
Türkiye’de seçmen kriz ortamında radikal değişimi isterken bile kontrol duygusunu kaybetmekten çekiniyor. Bu çekince giderilmediği sürece, CHP’nin oyları belli bir tavanın üzerine çıkmıyor.
Yerel seçimler aslında güçlü bir veri sundu. Orada büyük ideolojik anlatılar değil; hizmet, ulaşılabilirlik ve gündelik hayata dokunan çözümler kazandı. Seçmen, “yönetiliyor muyum?” sorusuna olumlu cevap aldığı yerde oy verdi. Bu deneyim genel siyasete taşınmadıkça, anketlerdeki küçük farklar iktidar yolunu açmaz.
Burada asıl tehlike, yanlış başarı tanımıdır. Birinci parti görünmek, kazanmak değildir. Kalabalık mitingler, doğru yolda olunduğunu garanti etmez. CHP bugün önde olabilir; ama hâlâ toplumun çoğunluğunu ikna etmiş değil.
Anketler çok şey söylüyor. Ama seçmenin söylemedikleri daha belirleyici. O sessiz çoğunluk hâlâ bekliyor. Güven görmek istiyor, yönetebilirlik görmek istiyor, kendisine dokunulduğunu hissetmek istiyor.
Birinci parti olmak yetmiyor.
Kazanmak için bu sessiz vetoyu kırmak gerekiyor.