Türkiye’de AKP’nin çeyrek yüzyıla yaklaşan iktidarını yalnızca kendi siyasal gücüyle açıklamak eksik kalır. Bu uzun süreli iktidar, devlet aygıtları üzerindeki hâkimiyet ve medya gücü kadar, muhalefetin –özellikle CHP’nin– kronikleşmiş yapısal sorunlarıyla da yakından ilişkilidir.
CHP’nin büyükşehir belediyelerinde sergilediği yönetim pratiği bu sorunun en görünür alanıdır. İzmir örneği bu açıdan öğreticidir. Uzun yıllardır CHP yönetiminde olan bir kentte dahi belediye performansı, kadro kalitesi ve kurumsal uyum sürekli tartışma konusu olabilmektedir. Sorun tekil hatalardan ya da kişisel yetersizliklerden çok, yapısal bir kadro meselesine işaret etmektedir.
Yerel yönetimler teknik bilgi, idari deneyim ve güçlü koordinasyon gerektirir. Buna karşın CHP’li belediyelerde liyakatten çok siyasal sadakatin, kurumsal süreklilikten çok dönemsel dengelerin öne çıktığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu durum hem hizmet üretimini zayıflatmakta hem de belediyeleri merkezi iktidarın siyasal ve hukuki baskılarına karşı kırılgan hâle getirmektedir. Yönetim zaafı, kısa sürede partinin tamamını etkileyen bir meşruiyet sorununa dönüşmektedir.
Bu yapısal zayıflıklar, parti içi çatışmalarla daha da derinleşmektedir. Eski ve yeni belediye yönetimleri arasındaki karşılıklı suçlamalar, görevden ayrılan yöneticilerin sert açıklamaları ve süregelen hizipleşmeler, CHP’nin kronik sorunları arasında yer almaktadır. Bu gerilimler yalnızca parti içi bir mesele olarak kalmamakta; kamuoyuna yansıdığında iktidarın siyasal müdahaleleri için elverişli bir zemin oluşturmaktadır.
AKP’nin bu tabloyu nasıl değerlendirdiği ise uzun süredir bilinmektedir. Muhalefetin iç sorunlarını görünür kılan, yönetim zaaflarını büyüten ve bunları siyasal meşruiyet argümanına dönüştüren bir strateji izlenmektedir. Yargı süreçleri ve medya kampanyaları çoğu zaman muhalefetin kendi içinden gelen açıklamalarla beslenmektedir. CHP’li bazı aktörlerin bu sürecin parçası hâline gelmesi, sorunun derinliğini daha da artırmaktadır.
Seçim sonrası dönemler bu açıdan özellikle kritik bir kırılma noktasıdır. CHP’den seçilmiş bazı isimlerin farklı siyasal pozisyonlara yönelmesi ya da eski yöneticilerin yeni yönetimleri hedef alan açıklamaları, iktidarın muhalefet üzerindeki baskılarını normalleştiren bir işlev görmektedir. Böylece AKP, muhalefeti zayıflatmak için çoğu zaman ek bir müdahaleye dahi ihtiyaç duymamaktadır.
Medya boyutu bu sürecin tamamlayıcı unsurudur. AKP’nin belirleyici olduğu medya düzeninde, CHP içindeki her çatlak büyütülerek sunulmaktadır. Üstelik bu çatlakların önemli bir kısmı, bizzat CHP’li isimler tarafından görünür kılınmaktadır. Parti içi sorunların stratejik bir çerçeve olmaksızın kamuoyu önünde tartışılması, muhalefetin birlik ve ciddiyet algısını aşındırmaktadır. Siyasal rekabet bu noktada sandıktan çok algı üzerinden yürümektedir.
Sonuç olarak AKP’nin bitmeyen iktidarı, yalnızca kendi gücünden değil, muhalefetin yönetememe hâlinden de beslenmektedir. CHP, kadro yapısını liyakat temelinde yeniden kurmadıkça, parti içi çatışmaları kurumsal mekanizmalarla yönetmedikçe ve kamuoyuna tutarlı bir siyasal dil sunmadıkça, seçim kazanmak tek başına bir anlam taşımayacaktır. Türkiye siyasetinde değişim, yalnızca iktidarın zayıflamasıyla değil; muhalefetin nihayet yönetebilir hâle gelmesiyle mümkündür. Aksi hâlde AKP’nin en büyük avantajı, yine ve yeniden, karşısındaki muhalefet olmaya devam edecektir.