Teknoloji hızlandı ama gazeteciliğin ruhu değişmedi.
Bir zamanlar haber için Avrupa yollarında sabahlayan gazeteciler vardı.
Şimdi aynı haberler birkaç saniyede ekrana düşüyor.
Daktilolar sustu, teleksler tarihe karıştı. Ama gerçek gazeteciliğin vicdanı hâlâ ayakta. Yapay zekâ bilgi toplayabiliyor. Ama gurbetçinin gözündeki hüznü hâlâ insan okuyor.
Gazetecilik bir zamanlar sokakta öğreniliyordu. Şimdi ise çoğu zaman ekran başında üretiliyor.
Hürriyet’i var eden gazetecilik ile yapay zekâ gazeteciliği.
Hürriyet’in Avrupa’daki başarısı teknolojiyle değil, habere adanmış muhabir ruhuyla büyüdü.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Bir zamanlar Avrupa yollarında haber peşinde koşan gazeteciler vardı.
Ellerinde bilgisayar değil, daktilo vardı.
İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, sosyal medya hiç yoktu.
Ama habercilik aşkı vardı.
Gurbetçinin derdini kendi derdi bilen, gecenin bir yarısı yola çıkmaktan çekinmeyen,
Pansiyon ve yurt odalarında işçilerle aynı sofraya oturan bir gazetecilik anlayışı vardı.
Hürriyet’in Avrupa’daki büyük yükselişi de işte böyle bir ruhun eseriydi.
Aradan yıllar geçti. Teknoloji değişti, gazetecilik araçları değişti, şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Artık birkaç saniyede haber yazılabiliyor.
Peki bütün bu değişimin içinde gerçek gazetecilik ne kadar değişti?
İşte bu yazı, daktilolu yıllardan yapay zekâ dönemine uzanan gazetecilik yolculuğunun hem muhasebesi hem de tanıklığıdır.
Şimdi ise, teknoloji yazıyı hızlandırdı. Fakat gazeteciliğin mayası hâlâ tecrübedir.
Yapay zekâ cümle kurabilir. Fakat sezgi, sorumluluk ve vicdan hâlâ insana ait.
Daktilodan bilgisayara, bilgisayardan yapay zekâya.
Araçlar değişti ama gerçek gazetecilik değişmedi.
Bugün artık herkesin cebinde bir “yardımcı kalem” var.
Yapay zekâ dediğimiz sistemler, birkaç saniyede dilekçe yazıyor, haber toparlıyor, hatta köşe yazısı bile hazırlıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydasını inkâr etmek mümkün değil.
Teknoloji ilerledikçe insanlar da bu imkânlardan yararlanıyor.
Ben de yararlanıyorum.
Yaklaşık 60 yıldır gazeteciliğin içindeyim. Daktilolu dönemleri de gördüm, teleksli günleri de… Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Arşiv tararken, eski tarihleri bulurken, bazı bilgileri kontrol ederken bu sistemlerin büyük kolaylık sağladığını kabul etmek gerekir. Hele ki zamanla yarışan gazetecilik mesleğinde, hız artık çok önemli bir unsur haline geldi.
Ancak mesele sadece “yazıyı yazmak” değildir.
Gazetecilik, kelimeleri yan yana dizmekten ibaret bir meslek değildir.
Haberin kokusunu almak vardır. Satır aralarını görmek vardır. İnsan tanımak vardır. Vicdan vardır. Tecrübe vardır. En önemlisi de sorumluluk vardır.
Bugün öyle bir dönem yaşıyoruz ki, düne kadar iki cümleyi toparlamakta zorlanan bazı kişiler, yapay zekânın hazırladığı metinlerle bir anda “usta kalem” görüntüsü verebiliyor.
Elbette herkes teknolojiden yararlanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Zaten teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için vardır.
Fakat burada gözden kaçan önemli bir nokta var:
Yapay zekâ da hata yapar.
Hem de bazen öyle hatalar yapar ki, mesleği bilen biri bunu birkaç saniyede fark ederken, tecrübesiz biri o yanlışları olduğu gibi yayımlayabiliyor.
İşte o zaman ortaya “yazılmış ama pişmemiş” metinler çıkıyor.
Ben yapay zekâ ile kavga etmiyorum. Tam tersine, onunla konuşuyorum, tartışıyorum, yanlışını yakalıyorum. Çünkü gazetecilik refleksi bunu gerektirir.
Bir bilgi geldiğinde, “Acaba doğru mu?” diye sormayı öğretmiştir bize bu meslek.
BİR ZAMANLAR AVRUPA’DA GAZETECİLİK BAŞKAYDI
Fakat bütün bunları düşünürken, ister istemez yıllar önceki gazetecilik günleri gözümün önünden geçiyor.
Bir zamanlar Avrupa’da gazetecilik bambaşka bir emekti.
Bugünkü gibi birkaç tuşla bilgiye ulaşılamıyordu. Haber için kilometrelerce yol gidiliyordu. Bir olay duyulduğu anda araba çalıştırılır, trenlere atlanılır, bazen sabaha kadar direksiyon sallanırdı. Çünkü gazetecilik masa başında değil, hayatın içinde yapılırdı.
İşte Hürriyet’in Avrupa’daki büyük başarısının sırrı da burada yatıyordu.
Bugün genç kuşakların çoğu belki tam olarak bilmiyor. Avrupa Hürriyet, yalnızca bir gazete değildi. Avrupa’daki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesi ve zaman zaman da avukatıydı.
İnsanlarımızın derdi manşet olurdu.
Dil sorunları…
İşçi yurtlarındaki sıkıntılar…
Yabancı düşmanlığı…
Konsolosluk kuyrukları…
Emeklilik meseleleri…
Çifte vatandaşlık tartışmaları…
Irkçı saldırılar…
Bir gurbetçinin başına gelen en küçük olay bile bizim için önemliydi.
Çünkü o yıllarda gazetecilik sadece haber yetiştirmek değil, toplumla kader ortaklığı yapmaktı.
GURBETÇİNİN DERDİ MANŞET OLURDU
Hollanda’da Rotterdam ve Schiedam olayları yaşandığında, Türkler’in yaşadığı korkuyu ve gerilimi sayfalarımıza taşıdık. Irkçılık yükseldiğinde bunu manşet yaptık. Avrupa’daki Türk gençlerinin kimlik arayışını yazdık. Fabrikalarda çalışan işçilerin hayatlarını yazdık. Pansiyon ve yurt odalarında yaşanan yalnızlığı yazdık.
Çünkü biz, Avrupa’daki Türk toplumunun sadece uzaktan seyircisi değildik.
İçindeydik.
Onlarla aynı sofraya oturuyorduk.
Kapıkule’de aynı çileyi çekiyorduk.
İstasyonlarda aynı telaşı yaşıyorduk.
Pansiyon ve yurtlarda aynı kuru fasulyeye kaşık sallıyorduk.
Bugün hâlâ hafızamdan çıkmayan yüzlerce gece vardır.
Bir telefon gelir, “Şurada olay oldu” denirdi.
Saat kaç olursa olsun çıkılırdı.
Çünkü muhabirlik bir mesai işi değildi.
Bir yaşam biçimiydi.
HÜRRİYET’İ EFSANE YAPAN RUH
Avrupa Hürriyet’in başarısının ardında işte bu ruh vardı.
Frankfurt’taki merkezden Hollanda’ya, Belçika’dan İsveç’e, İngiltere’den Avusturya’ya kadar uzanan dev bir haber ağı kurulmuştu. O dönemin imkânları düşünüldüğünde bu gerçekten olağanüstü bir organizasyondu.
Üstelik bugünkü gibi internet yoktu.
Cep telefonu yoktu.
Dijital arşiv yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Ama inanılmaz bir habercilik tutkusu vardı.
Ve o tutku sayesinde Avrupa Hürriyet bir efsaneye dönüştü.
Türkiye’de seçim gecelerinde Frankfurt’ta yüz binlerce gazete basıldığı günleri gördük. Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile insanlar sabah erkenden Hürriyet beklerdi.
Çünkü o gazete onların sesiydi.
O dönem Hürriyet’in Avrupa kadrosunda görev yapan arkadaşlarımızın çoğu, bugün bile saygıyla anılması gereken isimlerdir.
Avrupa Hürriyet’i gazeteciliğin başarı doruklarına ulaştıran kadrolara bin selam olsun. O arkadaşlarımızı, Frankfurt Zeppelinheim’daki matbaanın önünde çekilen üstteki fotoğrafta görüyorsunuz.
Ayaktakiler: Yılmaz Övünç, Korkut Pulur, Yalçın Bingöl, İsmail Atlı, Ertuğrul Akçaylı, Nezih Akkutay, Ertuğ Karakullukçu (Yurt dışı Baskılar Müdürü) Şener Apaydın, Mine Çokbilir, Suat Türker (Köln), Çetin Emeç (Genel Yayın Müdürü), Mehmet Demirel (İtalya), Yıldız Kafkas (İsveç), Erdinç Ispartalı (İsviçre), Rodolfo Bella (İtalya), Şerif Sayın (Belçika) Metin Doğanalp (Stuttgart), Sait İşler, İlhan Karaçay (Benelux), Tuğrul Cebeci, Ahmet Külahçı, Orhan İnci.
Oturanlar: Nusret Özgül (Belçika) Kamil Yaman (Avusturya-Berlin-Frankfurt), Ziya Akçapar (Yunanistan), Faruk Zapcı (İngiltere), Tevfik Dalgıç (İrlanda), Serdar Koçak (Münih), Ziya Melikoğlu (Düsseldorf), Ayhan Aydın (Berlin), Adnan Celepoğlu (sonradan Atik soyadını aldı), Abdullah Anapa (Stuttgart)
Garbis Keşişoğlu’ndan Ertuğ Karakullukçu’ya, Nezih Akkutay’da Kemal Şener’e kadar uzanan çok değerli gazetecilerle aynı dönemde çalıştık.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
O başarı kendiliğinden gelmedi.
Çok büyük emek vardı.
Çok büyük fedakârlık vardı.
Çok büyük gazetecilik aşkı vardı.
AVRUPA HÜRRİYET’İN VAR OLUŞU
Spordan, sosyal ve kültürel haberlere, magazinden dış politikaya kadar haberleri yağdırdığımız, İstanbul’daki ekibin başında bulunan Ertuğ Karakullukçu, bu haberleri en iyi şekilde değerlendiriyordu.
Gece saat 01.00’lere kadar gazeteden ayrılmayan Karakullukçu, gazeteden ayrıldıktan sonra, uğradığı dost grubu içinde bir duble rakıyı ihmal etmemesine rağmen, ne hikmetse her sabah saat 09.00’da gazetesindeki görevinin başında oluyordu.
Bakınız, ‘Gazeteciliğin piri’ diyebileceğim Karakullukçu o dönemi nasıl anlatıyor:
“Efsane dönemin Hürriyet gazeteciliği: Avrupa Hürriyet, tam bir mucizedir. Haberciliği ve gelişimi açısından gazetecilik okulları tarafından incelenmeli, tez konusu yapılmalıdır.
Hürriyet, Almanya’da yayına başlarken, piyasaya Tercüman gazetesi hakimdi.
Fakat iyi bir örgütlenme ve gözünü budaktan sakınmayan sıkı habercilikle Hürriyet, kısa zamanda Avrupa’nın mutlak hakimi oldu.
Türkiye’deki bir seçim gecesinde Frankfurt’ta 202 bin gazete basmıştık. Ortalama tiraj, 170 – 180 bin bandında gidiyordu.
Dünyada 1 numara: Ben görevden ayrıldıktan sonra Frankfurt Hürriyet‘teki arkadaşlar benden gazeteyle ilgili bir yazı istemişti.
O zaman, Avrupa Hürriyet’in tirajını Hindistan, Çin, Amerika dahil olmak üzere, dünyanın en çok satan gazetelerinin tirajlarıyla kıyaslamıştım. Bunu yaparken, ülke nüfuslarını, gazetelerin tirajlarına bölmüştüm.
Sonuç, umduğum gibiydi. Avrupa Hürriyet, ülke nüfusuna göre (gazetemiz için Avrupa’daki Türk sayısı) dünyanın en çok okunan 1 numaralı gazetesi çıkmıştı.
Hiç abartı yok, dileyen hesaplayabilir.
Emsalsiz emek: Bu büyük başarının ardında çok büyük bir emek vardı.
Başta, kurucu babalar Nezin Demirkent ve Garbis Keşişoğlu‘nun muazzam emeği…
Benim, görevde olduğum sürece tek gün bile izin yapmadan geceyi gündüze karıştıran tutkulu emeklerim…
Frankfurt merkezimizde, başta Nezih Akkutay olmak üzere arkadaşlarımızın tüm Avrupa’yı kucaklayan fedakâr emekleri…
Ve en başta da, Avrupa’nın her köşesinde habercilik destanları yazan muhabir arkadaşlarımızın kan ter içindeki şahane emekleri…
O emekler, bugün artık tekrarlanamaz.
Önce muhabir: Bir kere, Avrupa’yı fetheden o kadro, bugün Türkiye’de bile hiçbir gazetede yok.
Zaten o gazetecilik anlayışı da artık maalesef mevcut değil.
O dönemde muhabir, gazeteciliğin baş tacıydı…
Yakın geçmişten bu yana ise, ne acıdır ki, her tensikatta öncelikle muhabirler akla geldi. Düşünülmedi ki, asker olmadan savaşılmaz; muhabir olmadan da gazetecilik yapılamaz.
Okurla bütünleşme: Hürriyet’in Hürriyet olduğu dönemde, Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile muhabir kazanma gayreti içinde olundu.
Haber için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmadı. Haber isterse Antarktika’da olsun, anında atlar giderdik.
Ve her koşulda vatandaşın yanında olundu…
Heim’larda, fabrikalarda, Bahnhof’larda, hastanelerde, tercüme bürolarında, emeklilik işlemlerinde, Kapıkule ve Yeşilköy hava limanı gibi sınır kapılarında…
“Gurbetçi”nin derdi derdimiz, sevinci sevincimiz oldu…
Aşımızı bölüştük, Heim odalarında kuru fasulyeye birlikte az mı kaşık salladık ?
Gülle gibi manşetler: Avrupa Hürriyet‘in tirajındaki ilk hareketlilik, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki gazetecilik başarısıyla ortaya çıkmıştı.
Ama sonraki süreçte yaşanan yurttaşla bütünleşme, kesintisiz tiraj tırmanışını beraberinde getirdi.
Dil, eğitim, emeklilik, konsolosluk, ikinci sınıf insan muamelesi, çifte vatandaşlık, yabancı düşmanlığı gibi ana sorunlar, Hürriyet‘in manşetlerinde top gibi patlardı.
Gazete, derdini o manşetlerden haykıran okur ile et ve tırnak gibi kaynaştı, yurt dışındaki insanımızın kimliğinin ayrılmaz parçası oldu.
Tiraj, etkinlik, saygınlık: Avrupa’daki Türk’lerle, Ankara ve Avrupa başkentleri arasında köprü kurduk.
Sadece gerçeğin peşinde koşan objektif ve sansürsüz gazeteciliğimiz, gazeteye tiraj yanında benzersiz bir etkinlik ve saygınlık kazandırdı…
O dönemlerde Avrupa kamuoyunun gündeminde Hürriyet hep var oldu.
İşte o ruh ve İlhan Karaçay:
Evet ne olduysa, en başta Avrupa’ya kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş temsilcilerimiz, saat mefhumunu sözlüklerinden silmiş Hürriyet muhabirleri sayesinde oldu.
Hepsi aynı gazetecilik ruhunu taşıyan arkadaşlarımıza bir örnek olarak, İlhan Karaçay’ı gösterebilirim. İsterseniz gecenin 04’ünde arayın, anında telefonun öteki ucunda, anında göreve hazır, “Full Time” gazeteci…
‘Hollanda’ denince, akla gelen ilk isimlerden biridir İlhan Karaçay…
Benelüx ilavesi ile bölgedeki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesiydi İlhan Karaçay…
Muhabir, yazar, ilan temsilcisi, matbaacı, gazete pazarlama uzmanı…
Aynı anda hepsi.
Hollanda’daki her kapıyı açacak bir çilingir yoktur ama bir habercilik sihirbazı İlhan Karaçay iyi ki vardır.
Ve tıpkı diğer temsilcilerimiz gibi, İlhan Karaçay’ın da baş gıdası haberdir.
O da haberle yatar, haberle uyanır.
MUHABİRLİK BİR MESLEKTEN ÇOK DAHA FAZLASIYDI
Orta sıra soldan sağa: Ahmet Denk (Rotterdam-Rahmetli oldu), Kemal Özen, Hüseyin Torunlar (Zwolle-rahmetli oldu), (Leiden?), Nizam Sunguroğlu, Ramazan Ardıç, (Heerlen?) Arka sıra soldan sağa: Yahya Yiğittop, Necati Çavuşğlu (Utrecht), Şenol Ocaklı (Hoorn), ( ?), Ali Esmer,
Ben de Hürriyet Benelüks’te yöneticilik yaptığım dönemde yaklaşık 30 kişilik bir muhabir kadrosuyla çalıştım.
Gelen haber notlarının çoğunu yeniden toparlar, redakte eder, haberi adeta yeniden kurardım.
Çünkü haber sadece bilgi değildir.
Haber aynı zamanda anlatım disiplinidir.
Bazı iyi kalemlerin bile redaktörlüğünü yaptığım günler oldu.
Demek istediğim şu:
İyi yazı sadece kelime meselesi değildir.
Birikim işidir.
Bugün yapay zekâ sayesinde insanlar daha düzgün CV hazırlıyor, daha iyi dilekçe yazıyor, iş başvurularında kendilerini daha iyi ifade ediyorlar. Bunlar çok güzel gelişmelerdir. Kimsenin buna burun kıvırmaması gerekir.
Ama gazetecilikte ve yazarlıkta asıl mesele hâlâ aynıdır:
Kalemin arkasındaki insan.
Çünkü yapay zekâ size cümle verir ama sezgi vermez.
Bilgi verir ama hayat tecrübesi vermez.
Metin üretir ama vicdan üretemez.
YAPAY ZEKÂ HIZLI OLABİLİR AMA İNSANI HİSSEDEMEZ
Bugün bilgisayar ekranında birkaç saniyede hazırlanan haberler görüyoruz.
Fakat ben bazen eski günleri düşünüyorum.
Bir gurbetçi işçinin evine gidip saatlerce çay içmeden yazı yazılmazdı. Bir annenin gözyaşını görmeden o haber tamamlanmış sayılmazdı.
Bir fabrikanın önünde sabaha kadar beklemeden o manşetin hakkı verilmiş olmazdı.
Çünkü gazetecilik yalnızca “bilgi aktarmak” değildi.
İnsan hikâyesini taşımaktı.Bugün yapay zekâ çok hızlı düşünüyor olabilir.
Ama bir gurbetçinin iç çekişini hissedemez.
Bir annenin sesindeki kırgınlığı anlayamaz.
Bir işçinin cebindeki son parayı hesaplayamaz.
Ve en önemlisi: İnsanın içine dokunan haber refleksini taşıyamaz.
Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı. Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir. Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek yazar yapmaz.
Bu yüzden gelecekte de gerçek gazeteciyi belirleyecek olan şey, kullanılan teknoloji değil; o teknolojiyi kullanan insanın birikimi olacaktır.
Yapay zekâ bir araçtır.
Kalem ise hâlâ insanın elindedir.
O GÜNLERİN RUHU HÂLÂ YAŞIYOR
Ve ben bugün dönüp geriye baktığımda, Avrupa’nın yollarında haber peşinde koşan o eski Hürriyet kadrolarını saygıyla hatırlıyorum.
Frankfurt matbaasının önünde çekilen fotoğraflara baktığım zaman sadece gazeteciler görmüyorum.
Bir dönemin ruhunu görüyorum.
Ne mutlu ki o kadroların içinden, gazeteciliği ruhuna işlemiş çok değerli meslek insanları çıktı.
Bugün teknoloji değişmiş olabilir.
Ama gerçek gazeteciliğin özü hâlâ aynıdır:
İnsanı anlamak.
Doğrunun peşinden gitmek.
Ve gerektiğinde gecenin dördünde bile telefona sarılıp, “Ben gidiyorum” diyebilmektir.
HABERİN İÇİNDE YAŞAMAK
Ajax sahasından yapay zekâ çağına uzanan gazetecilik hikâyesi…
Gazetecilik bazen bir masanın başında başlar ama gerçek anlamını hayatın içine girince kazanır.
Bir olayın kenarında durarak haber yapılabilir. Ama olayın içine girildiği zaman gazetecilik başka bir kimliğe bürünür. Çünkü o zaman yalnızca bilgi toplanmaz; atmosfer hissedilir, insanlar tanınır, duygular anlaşılır ve haberin ruhu yakalanır.
Benim gazetecilik anlayışım da yıllar boyunca hep böyle oldu.
Yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca, haberi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca içinde yaşamaya çalışan gazetecilerden biri oldum.
Belki de bu yüzden, bugün dönüp geriye baktığım zaman hafızamda yalnızca yazdığım haberler değil; yaşadığım olaylar, birlikte güldüğüm insanlar, tartışmalar, yolculuklar ve unutamadığım anılar kalıyor.
Son günlerde Hollanda Kraliyet ailesi mensuplarının spora olan ilgileri ve spor organizasyonlarındaki görüntüleri medyada geniş yer alıyor. Bir gazeteci için böylesi görüntülerin anlamı farklıdır. Çünkü sporun içinde bulunmak, yalnızca maç seyretmek değildir. Spor dünyasının havasını solumak, insanların davranışlarını gözlemlemek ve olayların perde arkasını görmek de gazeteciliğin önemli parçalarındandır.
Naçizane şahsım, gazetecilik yaşamım boyunca özellikle futbola büyük ilgi duydum.
Hollanda futbolunun dünyaya armağan ettiği en önemli kulüplerden biri olan Ajax ile yıllarca yakın temas içinde oldum. Ünlü Ajax Kulübü’nün efsane başkanlarından Jaap van Praag, futbola ve özellikle Ajax’a duyduğum ilgiyi fark edince beni kulübün “Onursal Üyesi” yapmıştı.
Elbette bir gazeteci için bu büyük bir avantajdı.
Ajax’ın pek çok organizasyonunda yer aldım.
Kimi zaman futbolcularla sohbet ettim.
Kimi zaman yöneticilerle bir araya geldim.
Kimi zaman da olayların tam ortasında bulundum.
Bu yer alışlardan biri de Ajax’ın antremanına katılmak oldu.
Düşünün…
Dünya futbol tarihinin en önemli teknik direktörlerinden biri kabul edilen ve “General” lakabıyla anılan Rinus Michels’in yönettiği bir takımın antremanında yer alıyorsunuz.
Bir gazeteci için bundan daha özel ne olabilirdi?
Ama o gün benim için önemli olan yalnızca sahaya çıkmak değildi.
Asıl önemli olan, gazeteciliğin olayların içine girerek yapılması gerektiğini bir kez daha anlamaktı.
Çünkü gerçek gazetecilik bazen tribünde değil, sahanın kenarında öğrenilir.
İnsanların yüz ifadelerine bakarak…
Soyunma odası koridorlarında dolaşarak…
Bir teknik direktörün bakışını hissederek…
Bir futbolcunun ruh hâlini anlayarak…
Bir kulübün atmosferini yaşayarak…
İşte o günlerde gazetecilik bana bunu öğretti.
Üstelik bir antremanda gol attığım sırada sırtımda Johan Cruyff’ın unutulmaz 14 numaralı forması vardı.
Futbolu seven herkes bilir.
O 14 numara yalnızca bir forma değildir.
Bir futbol devrimidir.
Bir futbol kültürüdür.
Bir futbol ruhudur.
Alttaki fotoğrafta yer alan 10 numara ise Hollanda futbolunun ve Ajax’ın bir başka unutulmaz yıldızı Piet Keizer’di. Ben de golümü attıktan sonra santraya yürüyordum.
Bugün bunlar belki sadece güzel birer anı gibi görülebilir.
Ama benim için bu anılar aynı zamanda gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini gösteren derslerdi.
Çünkü gazeteci, hayatın içinde olmalıdır.
Haberin içinde yaşamalıdır.
İnsanlarla aynı havayı solumalıdır.
Sokağı tanımalıdır.
Tribünü anlamalıdır.Ve gerektiğinde olayların tam ortasına girebilmelidir.
GAZETECİLİKTE MESLEK DAYANIŞMASI
Gazetecilik yalnızca haber yazmak değildir.
Gazetecilik aynı zamanda karakter işidir.
Ve bu mesleğin en önemli taraflarından biri de meslek dayanışmasıdır.
Yıllar boyunca bunun çok önemli örneklerini yaşadım.
İşte bunlardan biri de Luis van Gaal ile yaşadığım olaydır.
Luis van Gaal, futbol dünyasında başarıları kadar sert mizacı ve zaman zaman küstahlığa varan tavırlarıyla da gündeme gelen bir isim oldu.
Benim de kendisiyle unutamadığım bir tartışmam yaşandı.
Aslında mesele tamamen Türk meslektaşlarımı savunmak için ortaya çıkmıştı.
SHOW TV’nin o zamanki spor müdürü sevgili dostum İlker Yasin, bir Beşiktaş maçı öncesinde benden Luis van Gaal ile röportaj yapmamı istemişti.
Ben de o dönem “Onur Üyesi” olduğum Ajax’ın basın yetkilisini arayarak gerekli randevuyu aldım.
Ajax’ın eski stadına gittiğim zaman Türk medya mensuplarının pek çoğu oradaydı.
Futbolcuların bulunduğu cafede Van Gaal’ın gelmesini beklerken diğer meslektaşlarım da yanıma geldiler.
Derken Luis van Gaal içeri girdi.
Herkesin bulunduğu ortamda beni işaret ederek:
“Seninle randevum var.” dedi.
Sonra diğer Türk gazetecileri göstererek:
“Sen, sen, sen, sen ve sen dışarı!” diye son derece çirkin bir tavır sergiledi.
İşte o an çok kızdım.
“Hop hop…” dedim.
“Sen benim meslektaşlarıma nasıl böyle davranırsın? Bu davranışından sonra benim seninle görüşmeye ihtiyacım kalmadı.”
Ve arkadaşlarımı da alarak oradan çıktım.
Olayın ardından anında Hollanda’nın ünlü ANP Ajansı’nı aradım.
Türk gazetecilerin Van Gaal ve Ajax’ı boykot edeceğini söyledim.
Bu haber kısa sürede yayıldı ve Hollanda spor dünyasında büyük yankı uyandırdı.
Akşam eve geldiğim zaman Ajax’ın o dönemki Başkanı Jaap van Praag’ın oğlu Michael van Praag telefonla aradı.
Neler olduğunu sordu.
Ben de durumu anlattım.
“Aaah o hep böyledir… Yarın gel, sizi barıştırırım.” dedi.
Ben ise sadece:
“Bakarız…” demekle yetindim.
Durumu sevgili İlker Yasin’e anlattığım zaman çok üzüldü.
“Abi madem Başkan araya girdi, ne olur git ve bizim röportajı da yap.” dedi.
Kendisini kıramadım.
Ertesi gün için yeniden randevu ayarladım.
Ajax stadına gittiğim zaman Van Gaal’ın saha ortasında beni beklediğini söylediler.
O’na doğru yürürken iğneleyici bir şekilde: “Ooooo… Boykot sona erdi galiba…”
demeden geçemedi.
Sonunda röportajı yaptım.
Ajax ile ilgili bir de klip hazırladım.
Ama benim hafızamda kalan şey röportaj değil, o gün Türk gazetecilerin onurunu savunmuş olmaktı.
Çünkü gazetecilikte rekabet olabilir.
Ama meslek onuru daha önemlidir.
Bugün hâlâ geriye dönüp baktığım zaman, o gün verdiğim tepkinin doğru olduğuna inanıyorum.
Nitekim Luis van Gaal’ın ilerleyen yıllarda da pek çok tartışmalı davranışı gündeme geldi.
YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA GAZETECİLİK
Şimdi dünya çok değişti.
Teknoloji inanılmaz bir hızla ilerledi.
Daktilolar tarihe karıştı.
Teleksler müzelik oldu.
Gazeteciler artık çantalarında daktilo taşımıyor.
Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz.
Bugün birkaç saniye içinde haber toparlayan sistemler var.
Bir zamanlar saatler süren işler artık dakikalar içinde yapılabiliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydalarını inkâr etmek mümkün değildir.
Ben de yapay zekâdan yararlanıyorum.
Arşiv tararken…
Eski tarihleri bulurken…
Bilgileri karşılaştırırken…
Bazen unutulmuş ayrıntıları araştırırken büyük kolaylık sağlıyor.
Fakat bütün bunlara rağmen değişmeyen bir gerçek var:
Gazeteciliğin ruhu hâlâ insanın içindedir.
Yapay zekâ size cümle verebilir.
Metin hazırlayabilir.
Başlık atabilir.
Ama yaşanmışlık veremez.
Bir teknik direktörün bakışındaki kibri hissedemez.
Bir futbolcunun ses tonundaki kırgınlığı anlayamaz.
Bir gurbetçinin gözlerindeki yalnızlığı okuyamaz.
Bir gazetecinin öfkesini yaşayamaz.
Ve en önemlisi:
Meslek refleksi geliştiremez.
Bugün yukarıda anlattığım Ajax anılarını ben yapay zekâya da yazdırabilirdim.
Belki daha süslü kelimeler kullanırdı.
Belki daha etkileyici cümleler kurardı.
Belki metni daha parlak gösterirdi.
Ama o gün Ajax stadındaki atmosferi…
Van Gaal’ın küçümseyici tavrını…
Türk gazetecilerin yaşadığı kırgınlığı…
Ve benim içimde oluşan öfkeyi gerçekten hissedebilir miydi?
İşte asıl mesele budur.
Çünkü gazetecilik yalnızca yazı yazmak değildir.
Gazetecilik, hayatın içine girmektir.
Olayı yaşamaktır.
İnsanları anlamaktır.
Ve gerektiğinde tavır koyabilmektir.
Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı.
Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir.
Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek gazeteci yapmaz.
Gerçek gazeteciyi belirleyen şey, kullandığı teknoloji değil; yaşadığı hayat, birikimi, vicdanı ve meslek refleksidir.
İşte bu yüzden ben bugün hâlâ gazeteciliğin özünün değişmediğine inanıyorum.
Araçlar değişebilir.
Teknoloji gelişebilir.
Ama haberi gerçekten hisseden kalem hâlâ insanın elindedir.