Batı ve Doğu toplumlarındaki muhafazakârlık anlayışının birbirinden oldukça farklılaşmasının nedenleri siyaset biliminin tarihsel uğraşları arasındadır. Bir süredir bu keskin farkın nedenleri üzerinde çalışmaktayım. Önümüzdeki aylarda bir kitap hâline gelmesini umduğum bu çalışmadan bugün, size giriş niteliğinde bir bölüm paylaşacağım.
Doğu'nun daha "katı ve gelenekçi" bir yapının baskın olmasının temel nedenleri nedir sorusu bu çalışmanın asıl amacı olacaktır.
Bilinen klişe söylem ile, Batı dünyası, Rönesans, Reform ve Aydınlanma gibi sarsıcı süreçlerden geçti. Bu süreçler,dinin kamusal alandaki gücünü sınırladı ve sekülerleşme kurumsal olarak toplumun inşasında ana gövde hâline geldi.Bu olgu,bireyi merkeze koyan bir felsefeyi de beraberinde getirdi.Bu yüzden Batılı bir muhafazakar, kiliseye bağlı olsa bile genellikle hukukun üstünlüğünü ve bireysel özgürlükleri sistemin bir parçası olarak kabul eder.Sekülerleşme özgürlüğün temel unsurudur.
Batı’da, Modernleşme içeriden, doğal bir süreçle (sanayi devrimi, burjuva sınıfının doğuşu) birlikte gelişirken, Doğu’da,çoğu zaman "yukarıdan aşağıya" veya "Batı taklitçiliği" olarak algılandığı için, yerel halk bu değişimi kimliğine bir tehdit olarak gördü. Bu durum, dini ve geleneği bir savunma mekanizması haline getirerek daha katı bir yapıya büründürdü.
Doğu toplumları genellikle "cemaatçi" (collectivist) bir yapıdadır. Aidiyet, kimler( etnik ve din) üzerinden tanımlanır. Bu yapıda kurallardan sapmak, toplumdan dışlanmak anlamına geldiği için kurallar daha katı uygulanır.
Batı toplumları "bireyci" (individualist) bir yapıya evrildiği için muhafazakârlık, toplumsal bir baskıdan ziyade kişisel bir yaşam tercihi veya değerler bütünü olarak kalır.
Batı’da din (Hristiyanlık), merkezi otoriteler ve kurumlar aracılığıyla rasyonelleştirilip (Reform) modernize edildi.
Doğu’da ise din, çoğu zaman hem bir kimlik kalkanı hem de siyasi bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığı için dogmatik yapısını daha sert korudu. Başka bir ifadeyle, Batı, Aydınlanma değerlerini de içine alan bir sistemi korumaya çalışırken; Doğu, modernitenin aşındırdığını düşündüğü kadim inanç sistemini korumaya odaklanır. Burada ayrı bir parantez açmakta fayda var.
İslam ve Hristiyanlık, "modern dünya" ile karşılaştıklarında sadece ilahiyat farkları nedeniyle değil, dinin yapısal ve tarihsel karakteri nedeniyle de farklı tepkiler verdiler. Örneğin din-hukuk ilişkisi belki de üzerinde durulması gereken kritik bir kırılmadır.
Hristiyanlık,temel olarak bir "muhalefet" dini olarak doğdu. "Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya" prensibiyle, din ile devletin (dünyevi otoritenin) ayrımına dair teolojik bir boşluk mevcuttu. Bu boşluk, modern sekülerizmin (laikliğin) üzerine inşa edileceği bir zemin sundu.Bu olgu bana göre Batı Uygarlığı'nin gelişmesinde önemli bir dönüm noktasıdır.Buna karşın,İslam, başlangıçtan itibaren hem bir inanç sistemi hem de bir hukuk ve devlet düzeni (Şeriat) olarak gelişti. Din ve dünya işleri "iç içe" bir bütün olarak kabul edildiği için, modernitenin "dini kamusal alandan çıkarma" çabası İslam toplumlarında sadece bir inanç değişimi değil, tüm sosyal ve hukuki düzenin yıkılması olarak algılandı. Tekrar edelim, din, eşittir devlet felsefesi İslam dünyasının kurucu unsurudur.
Hristiyanlıkta Modernleşme,Kilise'nin mutlak otoritesine karşı bir isyan olarak başladı. İncil'in yerel dillere çevrilmesi (Matbaa ile birlikte) otoriteyi sarsarak bireysel yorumun önünü açtı. Yani modernleşme, bir anlamda Hristiyanlığın kendi kurumsal yapısına (Katolik Kilisesi) karşı bir zaferidir.
Buna karşın İslam'da ise Modernleşme, hiçbir zaman Katolik Kilisesi gibi merkezi, tekil ve baskıcı bir ruhban sınıfı olmadı. Bu yüzden, Batı tarzı bir "Reform" hareketi için yıkılacak bir merkez yoktu. Ancak bu da modernleşmenin, içeriden bir dönüşümden ziyade dışarıdan (Batı'dan) gelen bir dayatma gibi görünmesine neden oldu. Bu konuda Osmanlı'nın Batılılaşması bu olguya verilecek en doğru örnektir.
Hristiyanlık,Orta Çağ boyunca aklı inancın emrine sundu, ancak Aydınlanma ile birlikte akıl ve inanç sert bir şekilde birbirinden ayrıldı. Modern Hristiyan muhafazakârlığı, bilimi inançla çelişmediği sürece kabul eden bir "uzlaşı" modeli geliştirdi.
Aslında İslam'ın "Altın Çağı"nda (8..ve 14.yüzyıl arası) akıl ve iman (Mu'tezile ekolü gibi) büyük bir uyum içindeydi. Ancak Moğol istilaları ve iç karışıklıklar sonrası, "içtihat kapısının kapandığı" düşüncesi hâkim oldu. Modernite kapıyı çaldığında, İslam dünyası kendi içindeki felsefi tartışmaları dondurmuştu.Özellikle Gazali bu dondurucu çağın baş mimarlarından birisiydi.İmam Gazali ve onun felsefeye yönelik eleştirileri, Doğu ile Batı arasındaki makasın açılmasında genellikle "dönüm noktası" olarak kabul edilir. Ancak bu mesele, sadece bir alimin bir kitabı yazması kadar basit değildi elbette. Bir zihniyetin yer değiştirmesidir.
Burası önemli!
Gazali'den önce İslam dünyasında Meşşâîlik (Aristocu ve Platoncu ekol) hâkimdi. Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar, akıl ile vahyi uzlaştırmaya çalışıyordu.Gazali,Tehâfüt el-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserinde, filozofları 20 noktada eleştirdi. Bunlardan 3 tanesinde (Evrenin sonsuzluğu, Tanrı’nın cüz’iyatı bilmemesi ve bedensel dirilişin reddi) onları küfürle itham etti.
Sonuç olarak bu radikal eleştiri, felsefeyi "tehlikeli bir uğraş" kategorisine soktu. Akıl, artık özgürce at koşturabileceği bir alan değil, dinin sınırlarını koruyan bir "hizmetçi" (Kelâm ilminin aracı) haline geldi. Gazali sonrasında felsefe, medreselerden dışlanarak tasavvuf ve kelâmın içine çekildi. Rasyonel çıkarımların yerini "keşf" (kalbe doğan ilham) ve "nakil" (geleneğin aktarımı) aldı. Nizamiye Medreseleri ile birlikte müfredat "devletin ve dinin bekası için gerekli olan bilgiler" ile sınırlandırıldı. Bu durum, eleştirel düşünceyi ve yeni buluşları teşvik eden "merak" duygusunu törpüledi. Ancak Gazali'ye tüm suçu yüklemek haksızlık olur sanırım. Çünkü o dönemde İslam dünyası Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası ile sarsılıyordu.
Siyasi otorite, toplumun dağılmasını önlemek için "katı ve birleştirici" bir ideolojiye (Sünni ortodoksi) ihtiyaç duyuyordu.
Gazali, aslında bu toplumsal ihtiyaca cevap verdi. Durkheim’in tezle söylersek,din toplumun ayakta kalması için sağlam bir harçtır.
İslam toplumlarında modernleşme süreci genellikle sömürgecilik ile eş zamanlı yaşandı. Bu yüzden Doğu toplumları için modernleşmek,sadece "yeni bir yaşam tarzı" değil, "celladına benzemek" veya "kimliğini kaybetmek" gibi algılandı. Hristiyanlıkta modernite içeriden doğan bir "evlat" iken, İslam coğrafyasında modernite kapıya dayanan "yabancı bir misafir" gibi görüldü.
Bu tarihsel kırılma,Doğu muhafazakârlığını reaksiyoner (tepkisel) kıldı. Reaksiyon arttıkça da kurallar daha katı birer zırha dönüştü.
Yayınlanacak çalışmada, doğu ile batı arasındaki keskin farkı genel olarak Hristiyanlık ile İslam'ın teolojik epistemesi bağlamında ele alıyorum.
İslam kelime anlamı itibariyle "teslimiyet" demektir. Felsefe ise doğası gereği "şüphe" ve "sorgulama" üzerine kuruludur. İslam’da hakikat, vahy ile bildirilmiş ve tamamlanmıştır. Felsefe ise hakikati bitmek bilmeyen bir arayış olarak görür.
Eğer cevaplar zaten kutsal metinde verilmişse, aklın görevi "yeni bir hakikat bulmak" değil, "var olan hakikati anlamlandırmak" ile sınırlı kalır. Bu durum, felsefeyi özgür bir disiplinden ziyade, dinin bir alt dalı (Kelâm) haline getirir.
İslam'ın özü olan Tevhid, her şeyin kaynağını tek bir noktaya (Allah'a) bağlar.
Felsefe, doğası gereği farklı perspektiflerin, karşıt fikirlerin ve diyalektiğin alanıdır. Tevhide inancının toplumsal ve zihinsel yansıması bazen "tek doğru" anlayışına yol açabilir. Bu da Doğu'da farklı düşünenin "hikmet sahibi" değil, "bozguncu" veya "mülhit" (dinden sapmış) olarak görülmesine neden oldu.
Doğu'da felsefenin bitişiyle, nihayetinde akıl, kendi sınırlarını geleneğin çizdiği bir alana hapsetti. Dogmanın olduğu yerde felsefenin yaşaması elbette mümkün olmayacaktı.