Gelin Okşaması Türküsünün Hikayesi

Abone Ol

Vakti zamanında, Toros Dağları’nın eteğinde, Göksu’nun sesinin geceyle karıştığı zamanlarda, kına geceleri yalnız eğlence sayılmazdı. Kına; kızın eline değil, kaderine yakılırdı. O gece ağlamayan gelinin evine bereket uğramaz, gülerek çıkan gelinin evi uğursuz olur derlerdi.

Mut’ta, kavakların rüzgârla konuştuğu bir köy vardı. O köyde bir kız büyüdü; saçları iğde çiçeği gibi kokan, yüzü ay ışığı gibi duru… Adını anmazlardı pek, “Allı Gelin” derlerdi ona. Çünkü daha gelin olmadan yazgısı örtülmüştü.

Kına gecesi yaklaştığında, evin avlusu kadınlarla doldu. Kadınların hepsi bir araya geldi. Kimi sessizce çömeldi, kimi içini çekti. Çünkü bilirlerdi: Bu gece kız baba evinden ayrılır, ana yüreği yarılır.

Ocak taşını çattılar. Düğün aşını vurdular. Ve biri ince bir sesle türküye girdi:

“Çattılar ocak taşını Vurdular düğün aşını Çağırın da gelsin anasını Yaksın kızın kınasını…”

İşte o an, evin içi ağırlaştı. Gelin ortaya getirildi. Yüzü allıkla örtülüydü. Gözleri kapalıydı; çünkü gelin o gece gözüyle değil, kalbiyle bakardı. Kına, Akdeniz yelinin kuruttuğu yapraktan dövülmüştü. Su ile yoğrulmuş, koyu kızıl olmuştu. Tepsiyle ortaya getirildi. Ana, kızının başına eğildi. Eli titredi. Çünkü kına, yalnız kına değildi; adanmışlıktı, vedaydı, suskunluktu.

Türkü ağır ağır devam etti:

“Evlerinin önü kavak Kavaktan dökülür yaprak Eli kına başı duvak Uyansana allı gelin uyan…”

Kadınlar ağladı. Ağladıkça türkü daha içli söylendi. Gelinin gözünden yaş süzüldükçe, kadınlar daha ağır havalara geçti. Çünkü ağlamayan gelin, geçmişine veda edemezdi. Gelinin avuçları kapandı. Anası dedi ki: “Gızım, aç elini… Bu kına seni korur. Nazardan, dardan, yalnızlıktan…” Ama kız sustu. Sustu çünkü bilirdi: Bu kına, onu baba ocağından koparıyordu.

Türkü yeniden yükseldi:

“Evlerinin önü iğde İğdenin dalları yerde

Al tavanlı yüksek evde Gün doğmadan neler oldu…”

İşte o dizede gelin çözüldü. Omuzları sarsıldı. Çocukluğu, annesinin diz dibi, babasının sessizliği bir bir gözünden aktı. Ağladı. Ağladıkça kadınlar “oh” dedi. Çünkü gözyaşı, gelinin ardında iz bırakırdı. Kına yakıldı. Eller sarıldı. Ayaklara sürüldü. Kızıl renk tuttu. Siyaha çalan o kızıllık, gelinin artık başka bir eve ait olduğunun işaretiydi. En son yaşlı bir kadın dedi ki: “Bu kına, gelini evine bağlar ama önünü de açar. Ağlatır ama korur. Kız baba evinden ağlayarak çıkarsa, gittiği yerde güler.”

Türkü son kez söylendi:

“Şu yamaçtan ark dolanır Kızın cezvesi bulunur Anası büyütür el gönenir Uyansana allı gelin uyan…”

O gece bitti. Gelin sabaha karşı uyandı. Ama artık o, baba evinin kızı değildi. Kınası vardı, yazgısı vardı.

Ve bu türkü her söylendiğinde, bir gelin daha uyanır… Allı, kınalı ve sessiz…

YAŞAMDAN İZLER İbrahim ARI 20260102