Bir zamanlar ‘ağır işçi’ sıfatıyla getirilmişlerdi.
Şimdilerde ise, genç profesyoneller, akademisyenler, doktorlar, avukatlar, mühendisler, eğitimciler, sporcular, işverenler, sanatçılar, siyasetçiler ve girişimciler üzerine ardı ardına dosyalar yazdığım kişiler oldular.
Birazdan okuyacağınız haber, şunu açıkça ortaya koyuyor: Hollanda’da “işçilik” artık Türklerin kaderi değil. Bir zamanlar madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda, mezbahalarda omuz omuza çalışan Türk işçilerin çocukları ve torunları, bugün bambaşka alanlarda varlık gösteriyor. O ağır işlerin yerini artık başka göç dalgaları dolduruyor.
Bu yazıların her biri, aslında tek bir büyük hikâyenin parçalarıydı: Hollanda’daki Türk toplumunun yarım asırlık yürüyüşü.
Funda İleri ve Kamu İlişkileri Akademisindeki Lobiciler Gecesi
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Son haftalarda sizlere peş peşe yayımladığım haberleri hatırlayın. Hollanda’daki Türk Sivil Toplum Kuruluşları, genç profesyoneller, akademisyenler, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve girişimciler üzerine ardı ardına dosyalar hazırladım. Bu yazıların her biri, aslında tek bir büyük hikâyenin parçalarıydı: Hollanda’daki Türk toplumunun yarım asırlık yürüyüşü.
“Betül Aşlı Bayram”ı anlattım, “Hollanda’da Türk Profesyoneller Ağı”nı yazdım. “Emniyet Müdürü Hamit Karakuş”u tanıttım. “Hollanda Türk iş dünyası nereye koşuyor” diye sordum. Günay Uslu’yu ve Avni Kandemir’i “Yılın hanımefendisi ve beyefendisi” olarak sayfalarımıza taşıdım. “Kendi ülkene aidiyet borcu, göç ettiğin ülkeye şükran borcu” başlığıyla bir kuşağın iç dünyasına ışık tuttum. Türk iş dünyasından haberler verdim. “Türk teknoloji ekosistemi sahaya indi” dedim.
Bu yazılardan sonra yüzlerce mesaj aldım. Kimisi “İlk defa kendimizi bu kadar net ve onurlu gördük” dedi. Kimisi “Bizim hikâyemizi sonunda biri doğru yerden anlatıyor” diye yazdı. Kimisi de “Çocuklarımıza okutuyoruz” ifadesini kullandı. Aslında gelen her mesajda ortak bir duygu vardı: Gurur.
Çünkü bu yazılar, sadece bugünü anlatmıyordu. Bir babanın limanda nasır tutmuş ellerinden, bir annenin temizlik kovasından, bir ailenin sabahın karanlığında başlayan mesaisinden bugüne uzanan uzun bir yolculuğu görünür kılıyordu. O yolculukta utanç yoktu, eksiklik yoktu. Emek vardı, sabır vardı, direnç vardı. Ve her evde yankılanan aynı cümle vardı: “Oku ki bizim gibi olma.”
Bugün üniversite sıralarında oturan gençler, mahkeme salonlarında söz alan avukatlar, ameliyathanelerde hayat kurtaran doktorlar, sınıflarda çocuklara yol açan öğretmenler, sahnelerde alkışlanan sanatçılar, şirket yöneten girişimciler, siyaset kürsülerinde konuşan temsilciler, işte o cümlenin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Yazdığım her portre, aslında bu büyük dönüşümün küçük bir aynasıydı. O yüzden bu yazılar birer bireysel başarı öyküsü değil, bir toplumun kendini yeniden inşa edişinin belgeleriydi.
Şimdi ise, tüm o anlattıklarımın duygusal bir anlatıdan ibaret olmadığını, sayıların da aynı gerçeği söylediğini gösteren bir haberi paylaşıyorum. Kaynağım, Hollanda Merkezi İstatistik Bürosu.
Birazdan okuyacağınız haber, şunu açıkça ortaya koyuyor: Hollanda’da “işçilik” artık Türklerin kaderi değil. Bir zamanlar madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda, mezbahalarda omuz omuza çalışan Türk işçilerin çocukları ve torunları, bugün bambaşka alanlarda varlık gösteriyor. O ağır işlerin yerini artık başka göç dalgaları dolduruyor.
Bu tabloyu gördüğünüzde, eminim siz de şunu diyeceksiniz: “Evet, anlatılanlar doğruymuş. Bu değişim gerçekten yaşanıyor.”
Ben bu haberi, bugüne kadar yazdığım tüm o portrelerin yanına bilinçli olarak koyuyorum. Çünkü biri insan hikâyesini anlatıyor, diğeri ise bu hikâyenin istatistiklere nasıl yansıdığını gösteriyor. Duygu ile sayının, hatıra ile verinin aynı noktada buluştuğu ender anlardan birini yaşıyoruz.
Ve inanıyorum ki, bu satırları okuduğunuzda, siz de benim gibi düşüneceksiniz:
Bu, yarım asırlık bir göç hikâyesinin sessiz ama çok anlamlı bir zaferidir.
İşte o haber:
HOLLANDA’DA “İŞÇİLİK” ARTIK TÜRKLERİN İŞİ DEĞİL
Hollanda İstatistik Kurumu CBS’nin 2024 verileri, ülkede işgücü haritasının kökten değiştiğini gösteriyor.
Ülkede faaliyet gösteren 2 bin 300’ü aşkın geçici iş ajansı, tam 407 bin kişiye iş sağladı. Bu işlerin yarısından fazlası, Hollanda’da doğmamış ve ülkede sekiz yıldan daha kısa süredir yaşayan kişilere gitti.
Başka bir deyişle, Hollanda’daki geçici işlerin çoğu artık Hollandalıların değil, başka ülkelerden gelenlerin omuzlarında yürüyor.
Bu işçilerin büyük bölümü Polonya, Romanya, Ukrayna ve Bulgaristan’dan geliyor. Sadece Polonyalı geçici işçilerin sayısı 82 bin 500 civarında. Romanya, Ukrayna ve Bulgaristan’dan gelenlerle birlikte bu sayı 150 bine yaklaşıyor. Avrupa dışından gelenler ise 20 bini aşmış durumda.
CBS’nin baş ekonomisti Peter Hein van Mulligen tabloyu net biçimde özetliyor: “İşgücü piyasasında büyük bir daralma var. İşverenler boş pozisyonları dolduramıyor. Çoğu zaman söz konusu olan işler, Hollandalıların yapmak istemediği işler. Tarımda, dağıtım merkezlerinde ve sanayide yoğunlaşan bu işler için Hollandalı çalışanlar genellikle fazla eğitimli. Bu yüzden işverenler yurt dışına yöneliyor.”
Bu sözlerin satır aralarında çok önemli bir gerçek gizli: Hollanda’da yaşayan Türkler artık bu işlerin doğal hedef kitlesi değil.
BİR ZAMANLAR TÜRKLER
Bir zamanlar madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda, mezbahalarda çalışan Türk işçilerin torunları bugün üniversite sıralarında. Hukukçu, mühendis, öğretmen, girişimci, gazeteci, siyasetçi oluyorlar. İşçi sınıfından kopuş, bazı çevrelerin sandığı gibi bir kayıp değil, tam tersine büyük bir kazanım.
Bugün Hollanda’daki geçici iş piyasasında Türklerin adı neredeyse hiç geçmiyor.
Polonyalılar, Rumenler, Ukraynalılar, Bulgarlar ve artık Latin Amerika’dan gelenler bu boşluğu dolduruyor.
Bir zamanlar “Türkler geliyor, işlerimizi alıyorlar” denirdi.
Bugün tablo tersine döndü. Hollanda ekonomisi, giderek başka ülkelerden gelen işçilere bağımlı hâle geliyor. Türkler ise bu çarkın en ağır ve en yıpratıcı dişlisi olmaktan çıkmış durumda.
Sayılar gösteriyor ki, Türk toplumu artık geçici iş bürolarının kapısında bekleyen kitle değil.
Bu, yarım asırlık bir göç hikâyesinin sessiz ama çok anlamlı bir zaferidir.
O kuşağın ortak cümlesi şuydu:
“Biz çalışacağız ki çocuklarımız bizim gibi olmasın.”
Bugün o cümle gerçeğe dönüşmüş durumda.
BUGÜNÜN TÜRKLERİ
Artık Türk gençleri geçici iş bürolarının önünde kuyrukta beklemiyor. Üniversite sıralarında, mahkeme salonlarında, ameliyathanelerde, sınıflarda, stüdyolarda ve sahnelerde yer alıyorlar.
Bakınız, bugün Hollanda piyasasında cirit atan Türkler ne diyorlar?
Avukat Ejder Köse:
“Babam limanda çalışıyordu. Ellerindeki nasırları hatırlıyorum. Bana hep ‘Oku’ dedi. Bugün mahkeme salonunda onun hayalini taşıyorum.”
Doktor Ahmet Yılmaz’ın cümlesi daha da çarpıcı:
“Annem temizlik işine giderdi. Ben beyaz önlüğü ilk giydiğim gün ağladı. ‘Biz artık kimseye muhtaç değiliz’ dedi.”
Öğretmen Canan Gönençay:
“Ben sınıfa girdiğimde, özellikle göçmen kökenli çocukların yüzünde bir değişim görüyorum. ‘Demek ki bizim mahalleden biri de öğretmen olabiliyormuş’ diye düşünüyorlar. O an anlıyorum ki, ben sadece ders anlatmıyorum. Onlara, kendi geleceklerinin sandıklarından daha geniş olduğunu da gösteriyorum.”
Mühendis Musa Bağcı:
“Babam fabrikada makine başındaydı. Ben o makineleri tasarlıyorum. Bu sadece meslek değil, bir kuşak sıçraması.”
Futbolcu Ferdi Kadıoğlu:
“Eskiden Türk çocukları saha kenarında izlerdi. Şimdi sahadayız ve tribün bizi alkışlıyor.”
Sanatçı Ümran Özbalcı Aria:
“Göçmen olmak acıdan ibaret değil. Ben o acıyı sahnede hikâyeye dönüştürüyorum.”
Genç gazeteci Furkan Turgut:
“Bir zamanlar Türkler sadece haber olurdu. Şimdi haber yazıyoruz.”
Modacı Zeynep Dağ:
“Annem dikişle para kazanırdı. Ben modayla adımı dünyaya duyuruyorum.”
Kabare sanatçısı Nigün Yerli:
“Eskiden Türkler dizilerde ya yoktu ya da klişeydi. Şimdi hikâyenin merkezindeyiz.”
Girişimci Günay Uslu:
Emirdağlı bir işçi ailesinin kızı olarak Hollanda’da büyüdü. Babası Ata Uslu, yıllarca horeca sektöründe çalışarak ailesini ayakta tuttu. O evde emek vardı, mücadele vardı, “oku” diyen bir baba vardı. Günay Uslu, bu sesle büyüdü. Akademide ilerledi, ardından Hollanda’da Kültür ve Eğitim Devlet Bakanı oldu. Bugün ise uluslararası bir şirket olan Corendon’un CEO’su. Bir zamanlar babasının tezgâh başında verdiği emek, bugün kızının ülke yönetiminde ve küresel bir markanın başında söz sahibi olmasına dönüştü. Bu hikâye, Türk göçünün sessiz ama en çarpıcı zaferlerinden biridir.
Siyasetçi Selçuk Öztürk:
İşçi sınıfının içinden geldi. Siyasete girerken de o kökleri hiç unutmadı. İşçi Partisi’nden ayrılarak, göçmenlerin sesini doğrudan siyasete taşıyan DENK’in kurucularından biri oldu. Parlamentoda yıllarca, “misafir” muamelesi gören bir toplumun eşit yurttaş olduğunu haykırdı. Bugün ise iş dünyasında kendi ayakları üzerinde duran bir girişimci. Selçuk Öztürk’ün hikâyesi, Türk toplumunun sadece çalışmakla yetinmeyip, söz söyleyen, yön veren ve üreten bir konuma yükselişinin simgesidir.