İBB DAVASI ve HUKUKTA KOLLEKTİF NARSİZİM

"Sizi besleyen, sizi kontrol eder." Thomas Sankara

Abone Ol

Türkiye'de son yıllarda hukukun devletin içinde bulunduğu bunalımın en büyük nedeni olduğunu şu günlerde gündemin birinci maddesi olan Ekrem İmamoğlu ve İBB davasında bir kez daha görüldü.

Soruna salt tarihsel ve sosyal paradigmadan değil psikolojik açıdan da bakılması gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda bu garabet "narsist kuram" çerçevesinden tahlil edilebilir.

Bir insanı suçu üzerinden yargılamak, sadece teknik bir hukuk bilgisi değil, aynı zamanda etik bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Bir yargıcın "steril" bir zihin yapısına sahip olması, yani kendi önyargılarından, hırslarından ve egosundan arınması beklenir. Ancak narsisizm ve benmerkezcilik (egosantrizm), bu "adalet terazisinin" dengesini bozan en büyük görünmez kuvvetlerdir.

Hukuk sisteminde yargıç, karar verici konumda olduğu için doğal bir iktidar alanına sahiptir. Narsistik eğilimleri olan bir birey için bu makam, kendi üstünlüğünü onaylatma aracına dönüşebiliyor.

Narsist bir bakış açısında sanık, hakları olan bir özneden ziyade, yargıcın kendi ahlaki üstünlüğünü sergileyebileceği bir nesneye dönüşür. Çünkü narsizm, "hata yapma ihtimalini" reddeder. Oysa adalet, sürekli bir şüphe ve kendi kararını sorgulama sürecidir. Narsist bir yargıç, kendi verdiği kararı mutlak doğru kabul ettiği an, hukukun en temel koruma mekanizması olan "vicdani muhakeme" durur.

Adalet, "ötekinin" durumunu, onun şartları içinde anlama çabasını gerektirir. Benmerkezci bir yapı, dünyayı sadece kendi deneyim penceresinden gördüğü için şu sorunlar ortaya çıkar.

Benmerkezci insan, sanığı veya olayı kendi doğrularına uydurmaya çalışır.Eğer olay onun değer yargılarına uymuyorsa, gerçeği eğip bükerek kendi kalıbına sokar.Özellikle Fetö örgütünün adalet kurumunu ele geçirdikten sonra yargılamayı kendi cemaat liderinin sadakatine bağlı kalarak yaptığına hep beraber şahit olduk.

Kendi düşüncelerini merkeze koyan kişi, sadece kendi görüşünü destekleyen kanıtlara odaklanır. Bu durum, savunmanın sunduğu "hafifletici nedenlerin" veya "insani durumların" göz ardı edilmesine yol açar.

İnsani kötülüklerden arınmış olmak", aslında psikolojik bir olgunluk düzeyidir. Narsist birey, kendi içindeki karanlığı kabul etmek yerine onu dışarıya, yani yargıladığı kişiye yansıtır.

​Spinoza'nın determinist penceresinden bakarsak, insanı "özgür iradesiyle kötülük yapan bir varlık" olarak değil, nedenler zinciri içinde hareket eden bir varlık olarak görürüz. Narsist bir yargıç için bu bakış açısı imkânsızdır. Çünkü o, "cezalandırma yetkisini" kendi kişisel gücünün bir parçası olarak görür.

Gerçek adalet, yargıcın kendi egosunu (benliğini) mahkeme salonunun dışında bırakabildiği ölçüde gerçekleşir. Bu da ancak yüksek bir özbilinç ve narsisizmin tam zıttı olan entelektüel tevazu ile mümkündür.

İKTİDARİN YARGICI OLMAK

Adaletin siyasi iktidarın etkisine girmesi, narsizm ve benmerkezcilik kavramlarını bireysel bir psikopatolojiden çıkarıp kurumsal bir patolojiye dönüştürür. Siyasi iktidarlar, kendi ideolojilerini ve varlıklarını mutlak doğru olarak kabul etme (kolektif narsisizm) eğilimindedirler. Bir yargıç, kararlarını hukuk normlarına değil de iktidarın beklentilerine göre verdiğinde, aslında iktidarın kollektif narsist amacına hizmet etmiş olur.(Agniesszka Golec de Zavala.Narcytzm Grupowy)

Yargıç, bağımsız bir figür olmaktan çıkıp iktidar tarafından "makbul" görülmek isteyen bir figüre dönüştüğünde, narsistik bir beslenme döngüsüne girer. Adalet dağıtmanın verdiği manevi tatmin yerini, "güçlü olanın yanında olmanın" verdiği sahte güvenlik hissine bırakır.

Benmerkezci bir yapı, dış dünyayı sadece kendi amaçları için bir araç olarak görür. Siyasi etki altındaki hukukta da benzer bir "araçsallaştırma" söz konusudur. Adalet,toplumsal barışı sağlayan bir denge mekanizması olmaktan çıkıp, muhalifleri veya "ötekileri" tasfiye eden bir cezalandırma aracına dönüşür. Burada yargıcın benmerkezciliği, "Benim ve temsil ettiğim gücün bekası için her yol mübahtır" düşüncesine evrilir. Yargıç, siyasi bir ajandaya hizmet ettiğinde, sanığın insani durumuna karşı tamamen körleşir. Çünkü artık sanık bir insan değil, "siyasi bir düşman" veya "alt edilmesi gereken bir engeldir."

Michel Foucault’nun "nüfus devleti" ve "iktidarın teknolojileri" kavramları bağlamından değerlendirirsek, yargıç burada iktidarın bir memuru haline gelir. Narsist bir liderlik veya yapı, hukuku kendi iradesinin bir uzantısı olarak görür. Yargıç, bu yapıda kendi vicdani muhakemesini (yani o arınmış olması gereken benliğini) iktidarın iradesine teslim eder. Bu, bireysel narsisizmin, kurumsal bir itaat mekanizmasına eklemlenmesidir.

İnsani kötülüklerden arınma" hali, aslında yargıcın devletin gücüne karşı bireyi koruma refleksidir. Eğer yargıç bu koruma görevini bırakıp devletin gücüne eklemlenirse, orada hukuk biter ve "egemenin şiddeti" başlar.

Güncel siyasi stratejiler, hukuku artık sadece bir "kurallar bütünü" olarak değil, bir "siyaset yapma biçimi" olarak kullanmaktadır. Bu durum literatürde genellikle "Lawfare" (Hukuk Yoluyla Savaş) olarak adlandırılır. Hukuk, iktidarın önündeki bir engel olmaktan çıkıp, bizzat iktidarın stratejik bir silahı haline getirilmektedir. Klasik demokrasilerde hukuk, azınlığı çoğunluğun tahakkümünden korumak için tasarlanmıştır. Ancak güncel stratejilerde bu durum tersine dönmektedir. Yargı süreçleri, rakipleri oyun dışı bırakmak için bir "yasal kalkan" veya "saldırı birimi" olarak kullanılır. Siyasi itirazlar, hukuki kavramlar (terör, casusluk, dezenformasyon) genişletilerek suç kapsamına alınır. Böylece siyasi bir tartışma, teknik bir "ceza davasına" dönüştürülerek meşruiyet zemininden koparılır. Normal şartlarda hukuk, kriz anlarında (savaş, afet vb.) geçici olarak askıya alınabilir. Modern siyasi strateji ise bu "istisna hali"ni kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürmektedir.

Bireysel özgürlükler, "ulusal güvenlik" veya "kamu düzeni" gibi muğlak kavramlar adına feda edilir. İktidarın stratejilerine uygun olarak yargı, mevcut yasaları yazılı metnine aykırı şekilde geniş yorumlayarak iktidarın yolunu açar.