Bazen yanı başınızda bazı değerler, size benden faydalan, beni göremiyorsun diye çağırır. Yaklaşık 25 yıldır yaşadığım Mersin de öyle talihsiz bir şehir. Talihsiz diyorum, çünkü Mersin tarihin, doğanın ve coğrafik kaderin bütün nimetlerini taşımasına rahmen, bu potansiyelleri verimliliğe dönüştürememiş bir kent.
Kentler yalnızca beton, liman ve sokaktan ibaret değildir; onlar zamanın katmanlaştığı, hafızanın mekâna dönüştüğü tarihsel varlıklardır. Bir kentin kaderi, coğrafyasının sunduğu imkânlarla başlar; ancak jeopolitik konumu, ekonomik dolaşım ağları ve kültürel etkileşimleri sayesinde anlam kazanır. Denizle kara arasında duran liman kentleri ise yalnızca ticaretin değil, fikirlerin de dolaşıma girdiği eşik mekânlardır. Mersin, tam da böyle bir kent.
Biraz daha genel bir tarihsel perspektiften bakılırsa:
Doğu Akdeniz havzası, tarih boyunca inançların, mitlerin, felsefelerin ve imparatorlukların birbirine temas ettiği bir düşünsel geçiş alanı olmuştur. Bu coğrafyada kentler, çoğu zaman askeri ya da ticari merkezler olarak anılsa da, gerçekte insanlığın zihinsel serüveninin de sahnesi olmuşlardır. Çünkü ticaret yolları yalnızca malları değil, kültürleri de taşır. Limanlar yalnızca gemileri değil, fikirleri de ağırlar.
Bu bağlamda Mersin, sıradan bir Akdeniz kenti değildir. Doğusunda yer alan Tarsus ve batısında konumlanan antik Soli Pompeiopolis hattı, dünya düşünce tarihinin iki kurucu damarına ev sahipliği yapmıştır. Bir yanda Hristiyanlığın evrenselleşmesinde belirleyici rol oynayan Tarsuslu Aziz Pavlus; diğer yanda Stoacılığın sistem kurucu aklı Chrysippos ve Helenistik kozmoloji ile logos düşüncesini şiirsel bir düzleme taşıyan Solili Aratos.Doğu Akdeniz’in bu kıyısında, her ikisi de,yani Pavlos ve Chrysippos logos’un, farklı tarihsel olguları olarak ortaya çıkmıştır. Sadece liman kenti değil,
Doğu–Batı düşüncesinin kesişim coğrafyası ve inanç ile aklın tarihsel diyalogunun mekânı olan bir kentten söz ediyorum.
Yukarıda talihsiz şehir kavramını da bu potansillerin üzerinde oturan Mersin'in gelişmemesi realitesinden dolayı kullandım.
Mersin'i Önemli Kılan Tarihsel Kırılmalar Nelerdir?
Tarsus, Antik Çağ’da yalnızca bir ticaret merkezi değil; aynı zamanda Doğu ile Batı arasında kültürel bir geçiş kapısıydı. Pers, Helenistik ve Roma hâkimiyetleri etkisinde şekillenen kent, kozmopolit yapısıyla farklı inanç ve düşünce geleneklerini aynı mekânda buluşturdu. İşte bu atmosferde yetişen Tarsuslu Aziz Pavlus, dünya tarihinin yönünü değiştiren bir zihinsel kırılmanın taşıyıcısı oldu.Pavlus’un tarihsel önemi, yalnızca bir din tebliğcisi olmasından kaynaklanmıyor. Onun asıl belirleyici hamlesi, Hıristiyanlığı etnik bir çerçeveden çıkarıp evrensel bir çağrıya dönüştürmesidir. Yahudi geleneğinin içinden doğan bu inanç, Pavlus’un misyonerlik faaliyetleriyle Akdeniz havzasına, oradan Roma dünyasına yayıldı. İnanç, Pavlos dömeminde yerel bir vahiy deneyiminden çıkarak kozmopolit bir hitaba dönüştü.
Tarsus’un batısında (bugünkü Mezitli) yer alan antik Soli Pompeiopolis ise farklı bir zihinsel kültürün merkezidir. Bu kent, Stoacı düşüncenin en güçlü temsilcilerinden Chrysippos’u dünyaya kazandırmıştır.
Chrysippos, Stoacılığı sistematik bir felsefeye dönüştüren isimdir. Onun katkısı, yalnızca etik öğretiler değil, mantık alanında geliştirdiği argümantasyon teknikleriyle de belirleyicidir. Stoacılıkta “logos”, evreni düzenleyen rasyonel ilkedir. İnsan aklı, bu kozmik düzenin bir parçasıdır ve erdem, doğaya uygun yaşamaktır.Soli hattı,bu bağlamda “logos’un (bilginin) rasyonel yorumu”nun mekânı hâline geldi. Burada evren, ilahî müdahalelerle değil, içkin bir akıl düzeniyle anlaşılır. Dayanıklılık (apatheia), kader (heimarmene) ve kozmik bütünlük düşüncesi, bireyi evrensel düzenle uyum içinde konumlandırır.
Bugünkü Mersin ise daha çok limanı, göç dinamikleri ve ticari potansiyeliyle anılmaktadır. 19. yüzyıldan itibaren bir liman kenti olarak büyüyen şehir, ekonomik işlevi sayesinde nüfusu artarak dağınık bir metropol kimliği kazandı. Ancak bu hızlı dönüşüm, tarihsel hafızanın sürekliliğini zayıflatmıştır.Bu yazıda üzerinde durmak istediğim asıl konu da burası.Kent, dünya tarihini etkileyen iki büyük düşünsel hattın coğrafyasında durmasına rağmen, bu mirası kültürel kimliğinin merkezine yerleştirememiştir.Oysa Mersin, yalnızca bir ticaret kapısı değil,Doğu Akdeniz’de akıl ile inancın tarihsel diyalogunun mekânıdır. Eğer bu bilinç kurumsal hafızaya, kültürel politikalara ve eğitim anlatılarına yansıtılabilirse, kent kendini dünyaya daha iyi tanıtabilir. Bu durumda akla gelen ilk krşılaştırma Antalya.
Antalya, 1980’lerden itibaren turizm politikalarıyla birlikte kendini “Akdeniz’in tatil başkenti” olarak konumlandırdı. Kültürel miras (Perge, Aspendos), doğal güzellikler ve sahil turizmi, devlet politikası ve özel sektör yatırımıyla birlikte küresel bir marka kimliğine dönüştürüldü. Kentin tarihi, turizm anlatısına entegre edildi. Geçmiş, ekonomik bir değere dönüştürüldü.
Mersin ise bir liman kenti olarak büyüdü. Sanayi ve ticaret merkezli bir gelişim gösterdi. Ancak tarihsel potansiyeli Tarsus’un erken Hristiyanlık içindeki yeri, Soli’nin Stoacı mirası küresel ölçekte bir kimlik anlatısına dönüştürülemedi. Tarsus ve Soli Pompeiopolis, dünya düşünce tarihi açısından yüksek sembolik değere sahipken, bu değer turizm, kültür diplomasisi ve akademik etkinliklerle küresel bir dolaşıma sokulmadı. Mersin’in de içinde yer aldığı Doğu Akdeniz son yıllarda enerji, göç ve güvenlik politikalarıyla anılan bir bölge hâline geldi. Bu durum, Mersin’in algısını ekonomik ve stratejik bir çerçeveye sıkıştırdı, kültürel bir merkez olarak görünürlüğünü sınırladı.
Bu algıyı kırmak ve Mersin'in talihsiz kaderini değiştirmek için yeni makro politikalara ihtiyaç var.
Sonuç olarak, günümüz küresel turizm ekonomisi, büyük ölçüde kültürel miras ve tarihsel deneyim üzerinden şekillenmektedir. Uluslararası turist hareketliliği incelendiğinde görülen şudur: İnsanlar başka ülkelere fabrikaları, organize sanayi bölgelerini ya da liman altyapılarını görmek için gitmezler. Onları cezbeden unsur; tarihsel hafıza, kültürel anlatı ve simgesel mekânlardır.2025 yılında Mersin'e gelen turist sayısı 1.2 milyon iken aynı yıl içinde Antalya'ya gelen turist sayısı ise yaklaşık 17.5 milyon.
Matematik yanlış yapmaz.