Yunan mitolojisinde Narkissos kendini çok beğenmişliğin öyküsüdür.
Hikaye kısaca şöyledir:Güzel bir genç olan Narkissos, suda kendi suretini görür, ona aşık olur ve bir türlü tatmin edilemez arzularla kendi yansımasını gördüğü suda ölür. Bazı kaynaklara göre öldüğü yerde yerine bir çiçek açar, bu çiçek nergistir. Hikayedeki asıl tema, ilk başta Narkissos’un kendisine duyduğu tuhaf sevgi gibi görülebilir. Kendi suretinin büyüklenmeciliğinden çıkamayan Narkissos'un sonu o görüntüde boğulmak olur.
Böyle baktığımızda kendinden bir başkasını göremeyen, ben merkezciliğinin, kibrinin kendi kendine çektiği bir cezadır bu.Psikolojide "ben merkezcilik" söyleminin epistemolojisi bu hikayedir."Ben" yani ego ve aşkın ego(kibir) psikoljinin önemli bir konusudur.
Psikolojide ve psikiyatride, narsisizm kişilik yapısı, yaygın bir büyüklenme ve kendini beğenmişlik kavramı olarak ifade edilir.
En geniş anlamıyla kibir ve ego, insanın kendi gerçekliğini dev aynasında görmesiyle başlayan, ancak zamanla bu aynanın puslanarak dış dünyadaki "hakikati" görünmez kıldığı bir süreç olarak tanımlanır. Freudcu çerçevede kibir, bir üstünlük yanılsaması, ego ise bu yanılsamayı korumaya çalışan savunma mekanizmasıdır. Bu ikili birleştiğinde, birey hakikati olduğu gibi değil, kendi egosunun onayladığı biçimiyle görmeye başlar.Ayn Rand'a göre,kibirli bir zihin için evrenin merkezi kendisidir. Bu durum, bilimsel gerçeklerden etik değerlere kadar her şeyi kişisel bir çıkara veya onaya indirger. Hakikat, doğası gereği nesnel ve bazen de "can yakıcı" iken; ego, sadece tatlı yalanları ve kendi kusursuzluğunu besleyen bilgileri kabul eder. Burada hakikat, egonun duvarlarını aşamaz.
Sokrates'in “Bildiğini sanmak cehaletin en yetkin biçimidir” sözü bu anlamda üzerinde durulmaya değer.
Buna göre, Sokrates’in meşhur bilgeliği, kendi cahilliğinin farkında olmasından gelir. Kibir ise bireye "zaten bildiği" yanılsamasını dayatır. Her şeyi bildiğini sanan bir zihin, yeni bir hakikate kapılarını kapatmış demektir. Bu noktada ego, bir koruma kalkanı değil, bireyi kendi cehaletine hapseden bir zindana dönüşür.
Ego, salt kendi fikrini destekleyen sesleri duymak ister.Bu durumda zihin dış verilere kapalıdır.
Kibir ise egonun aşkın hâlidir. Bireysel kibir, toplumsal bir körlüğe de yol açar. Kibirli birey, haķikatten kaçarak kendi doğrularının yankılandığı dar koridorlarda yürümeyi tercih eder. Sonuçta ortaya çıkan manzara, gerçeklikten kopmuş, sadece kendi yansımasına aşık bir Narkissos portresidir.Koreli psikolog Byung Chul Han'ın tanımı ile;"kibir, insanın hakikate karşı ördüğü en kalın duvardır.Bu duvarın arkasında sadece kendi sesinin yankısı duyulur."
Kibir ve ego rasyonel düşünceyi felç eder, işlevsiz kılar. Chul Han'a göre bu durum sadece bir karakter özelliği değil, beynin bilgi işleme sürecinde yaşadığı ciddi bir sistem hatasıdır.Kibirli bir birey, mantıklı çıkarımlar yapmak yerine kendi inançlarını korumak için "akla uydurma" yöntemine başvurur.
Dunning-Kruger Etkisi'ne göre, yetkinliği az olan bireylerin kendi becerilerini abartma eğilimi, hakikati görmelerini engeller. Kişi, bir konuyu "en iyi bildiğini" sandığında, yeni ve doğru bilgiye olan ihtiyacı ortadan kalkar. Daha önce de söylendiği gibi, birey dışa kapalıdır ve hakikatin merkezinde sadece kendisi vardır.Bu bağlamda anonim bir sözü hatırlıyorum:
"Işık, ancak açık olan kapıdan içeri sızabilir. Kibir ise kapıyı içeriden kilitlemektir."
Hakikat, kişinin önüne bir dağ gibi dikilse bile, ego onu görmezden gelir veya çarpıtır. Örneğin, hatalı olduğu kanıtlanan bir yönetici, verileri suçlamak yerine "verilerin yanlış yorumlandığını" veya "komplo kurulduğunu" iddia ederek kibrini beslemeye devam eder.
Çelişkiler yumağı kibirli bireyin geldiği patolojik evredir.Sağlıklı bir zihin çelişkiyi hatasını kabul ederek çözer. Ancak yüksek egolu birey için hata kabul etmek bir "ölüm" gibidir. Bu yüzden hakikati reddetmek, egonun hayatta kalma mücadelesine dönüşür.
Egonun panzehiri bireyin yanılabirliği onaylamasıdır.Bunun için de entelektüel alçakgönüllüğe kapı aralamak gerekmektedir.
Bu kavramı açmakta yarar var.
Rasyonel düşüncenin önündeki en büyük engel, "kesinlik" arzusudur. Kibir, bu kesinliği sahte bir özgüvenle sağlar. Entelektüel alçakgönüllülük ise kişiye şunu söyletir: "Şu anki bilgilerimle bu sonuca varıyorum, ancak yeni veriler ışığında yanılıyor olabilirim." Bu davranış, egonun gardını düşürür ve hakikatin içeri sızması için bir boşluk yaratır. Entelektüel alçakgönüllü birey, bilgiyi bir amaç olarak görür. Hakikat, kendi tezini çürütse bile ona değer verir çünkü asıl kazanç, hatadan arınmaktır.