Son günlerde, gazete ve televizyonlardan öğrendiğimize göre İstanbul Valiliği, İstanbul’un tüm ilçe Belediye Başkanlıklarına bir yazı göndererek beldelerindeki başıboş köpeklerin toplatılmasını istemiş ve söz konusu Valilik emrine uymayanlar hakkında yasal işlem başlatılacağını bildirmiş. Kanımca, diğer bazı il valilikleri de bu uygulamayı örnek alan kimi girişimlerde bulunacaklar ve ülke genelinde sokak köpeklerinin toplanması işi yaygınlık kazanacaktır. Tabii şunu açıkça belirtmemiz gerekir ki, Türkiye’de çok ciddi bir sokak hayvanları sorunu vardır. Sokak hayvanları popülasyonu kontrolsüz bir şekilde artmaktadır. Bu hayvanların tamamı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tamamen kayıt altına alınamamış ve kontrolü sağlanamamıştır. Yasal olarak belediyelerin sorumluğu altında olan hayvan barınakları hem nicel ve hem de nitel olarak yetersizdir. Yapılan bazı istatistiki çalışmalara göre hayvan barınaklarına konulan her üç hayvandan biri ölmektedir. Bazı belediye barınaklarında ise, yapılan toplu itlafların görüntüleri televizyon ekranlarına yansımış ve kamuoyunda büyük bir tepki yaratmıştır. Ancak kamuoyumuzun bir kesimi ise ne yazık ki insani ve vicdani olmayan bu ilkel uygulamaları açıkça desteklemektedir. İşte tam da bu noktada, bir durum tespiti yapmak düşüncesiyle ifade etmemiz gerekir ki, bu tür uygulamaları genellikle dinsel inanç temelli olarak destekleyen kimi mezhep ve tarikatlar içerisindeki bazı kimselerin, köpeği necis (murdar/pis) olarak telakki ettikleri ve köpek beslemeyi ise günah veya mekruh saydıkları ve bu nedenlerle ise, köpek beslemeyi hoş karşılamadıkları gözlenmektedir. Hatta halkımızın büyük bir çoğunluğunun da bu görüşte olduğunu söylememiz mümkündür. Dinsel referanslarla Köpek beslemeye karşı olanlar bu görüş ve inançlarını İslam dininin Peygamberi Hz. Muhammed’in bazı uygulamalarına ve hadislerine dayandırmaktadırlar. Bilindiği üzere, Hz. Muhammed’in Medine’de yaşadığı yıllarda “Müezza” isimli bir kedi beslediği bilinmektedir. Ancak bu nedenle olsa gerektir ki, köpeklerin itlafından söz edenler, bu tartışmalar sırasında nedense kedilerden hiç bahsetmemektedirler. Yine bir rivayete göre yaşadığı yıllarda Hz. Muhammed, bir hadis-i şerifinde “içerisinde resim, cünüp ve köpek bulunun eve rahmet melekleri girmez” diyerek Medine’deki bütün köpeklerin itlafını emretmiştir. Ancak daha sonra sürü sahiplerinden ve avcılardan gelen bazı talepler üzerine Hz. Muhammed, “av ve çoban köpeklerini bu itlaftan hariç tutmuştur.” Görüldüğü gibi İslam tarihindeki bu uygulamalarda bile mutlak bir itlaf, hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Bu nedenle söz konusu sünnet ve hadisler, bugünün talep ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yeniden yorumlanabilir. Tabii sokak hayvanları sorunu öyle ilk bakışta görüldüğü gibi sıradan ve basit bir konu değildir. Çünkü bu sorunun kökenleri tarihin derinliklerine kadar gitmektedir. Bu tarihsel süreçte özellikle köpeklerin özel bir yeri vardır. Bilindiği gibi köpekler, insanlara en yakın ve insanların ilk evcilleştirdikleri canlılardır. Köpeklerin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Köpekler, ilk insanın ortaya çıktığı günden bugüne kadar, hep insanlarla birlikte olagelmişler ve bugünlere kadar ulaşabilmişlerdir. Her dönemde insanlara derin duygularla bağlanan köpeklerin günümüzdeki eğitimleri, işlevleri ve insanlara yardım şeklinde yaptıkları hizmetler de değişmiştir. Gönümüzde köpekler genellikle arama kurtarma köpeği, narkotik köpeği, posta köpeği, kızak köpeği, bekçi köpeği, av köpeği, çoban köpeği ve görme engellilerle yaşlılara yol gösterme köpeği olarak kullanılmakta ve insanlara yardım ve hizmet etmektedir. Kimi zaman bazı sirklerde çok özel ve güzel gösteriler yaparak insanları eğlendirmektedir. Bizim kültürümüzde köpeklerin çok önemli bir yeri vardır. Köpek kelimesinin bizim dilimize Kıpçak dilinden geçtiği tahmin edilmektedir. Köpek sözcüğünün Türkçesi “it”tir. Bu sözcüğe ilk olarak Orhun Yazıtlarında yer verilmiştir. Günümüz Türkçesinde hala köpek sözcüğü ile birlikte “it” sözcüğü de kullanılmaktadır. Aynı sözcük yine günümüz Yakutçasında “ıt” olarak yer almaktadır. Kıpçak dilinde “kabarmak, irileşmek” anlamına gelen köpek sözcüğünün ülkemizdeki kullanımı ise muhtemelen 1400’lü yıllarda yaygınlaşmıştır. 1200’lü yıllarda yaşamış olan ünlü Selçuklu vezirlerinden birisi ise, bilindiği üzere Sadettin Köpek adını taşımaktadır. Tabii o yıllarda “köpek” sözcüğü hakaret anlamı taşımıyordu ve “sadık, güçlü ve korkusuz” gibi istendik anlamlar taşıyordu. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalı göçebe toplumlarda köpek besleme alışkanlığı adeta zorunlu bir ihtiyaç olarak varlığını hep hissettirmiştir. Bu nedenle, Osmanlılar döneminde yaşayan Osmanlı tebaalarında sokak hayvanları ve özellikle de köpek sevgisi hep yüksek ve yaygın olmuştur. Bunun en
önemli nedeni Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra İstanbul’a girişi sırasında yaşanan bir olaydır. Fatih, görkemli bir törenle İstanbul’a girerken; onu insanlarla birlikte köpeklerde de karşılamıştır. Köpeklerin bu tören sırasında saldırmadan, havlamadan ve itiş kakışa neden olmadan sessizce töreni izlemeleri Fatih’in çok hoşuna gitmiştir. Bunun üzerine Fatih, köpekleri İstanbul’un uğuru olarak ilan etmiş, köpeklere kötü davranılmasını yasaklamış, köpeklere iyi davranılmasını ve köpeklerin iyi beslenmesini emretmiştir. Bu emrin etkisi yüzyıllar boyunca sürmüştür. Tabii köpek popülasyonunun arttığı dönemlerde de bazı sürgün ve itlaf olayları yaşanmıştır. Tarihimizdeki bilinen ilk köpek sürgünü ve itlafı olayı 19'ncu yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Padişahı II. Mahmut Döneminde meydana gelmiştir. O zamanki Başşehir İstanbul'da gece saatlerinde dolaşan bir İngiliz vatandaşının sokak köpekleri tarafından saldırıya uğraması ve bunun sonucunda yaralanması nedeniyle İngiltere hükûmetinin verdiği bir ültimatom üzerine Osmanlı Padişahı Sultan II. Mahmut, aniden çıkartmış olduğu bir kararla kentteki bütün köpeklerin Sivri Ada’ya gönderilmesini emretmiştir. Bu emir gereğince, İstanbul'da belki de tek bir köpek kalmayana kadar tüm köpekler toplanmış ve Sivri Ada’ya götürülerek oraya terk edilmiştir. "Hayvanlara ve özellikle de köpeklere eziyet etmenin uğursuzluk getireceğine inanan halk, bu olaya tepki göstermeye ve isyan etmeye başlamıştır. Bu tepki üzerine; sürgünde sağ kalan köpekler, adadan alınarak yeniden İstanbul sokaklarına salıverilmiştir. Çok ilginç bir tesadüftür ama, halkın söz konusu ettiği 'uğursuzluk' da II. Mahmut’un başına gelmiş; Mısır’da isyan eden Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın orduları Kahire'den kalkarak Kütahya sınırlarına kadar dayanmış ve II. Mahmut’a çok sıkıntılı günler yaşatmıştır. İkinci olarak Sultan Abdülaziz döneminde sokak köpeklerinin tekrardan toplanarak Sivri Ada’ya sürgüne gönderilmesine yönelik bir karar alınmış ve İstanbul’daki köpekler toplanarak yeniden bu adaya gönderilmiştir. Garip bir tesadüftür ki, bu olaydan sonra Çemberlitaş'tan Kumkapı'ya kadar uzanan büyük bir yangın çıkmıştır. İstanbul halkının büyük bir çoğunluğu bu olayı "köpeklerin laneti" olarak değerlendirmiş ve dönemin Hükûmetine tepki göstermeye başlamıştır. Bunun üzerine Padişah, söz konusu iradesini geri çekerek köpeklerin tekrardan şehre geri dönmesini sağlamıştır. Köpekler için üçüncü ve asıl büyük facia ise, 3 Haziran 1910 günü yaşanmıştır. 1910’lu yıllarda ülkeyi tek başına ve mutlak bir otoriter yönetimle yönetmekte olan dönemin İttihat ve Terakki Hükûmeti, modernleşme hareketleri kapsamında İstanbul'daki köpeklerden kurtulmanın bir yolunu bulmak için tekrardan çeşitli arayışlar içine girmiştir. Bunun için İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Suphi Beyi görevlendirmiştir. Belediye Başkanı Suphi Bey, İstanbul'daki bütün köpeklerin toplanarak yeniden Sivri Ada' ya gönderilmesini emredince; birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek toplanmıştır. Büyük bir acele ve koşuşturmaca içerisinde yürütülen bu toplama işlemi devam ederken halk bu toplama işlemine adeta isyan etmiştir. Ve bir baskın yaparak, adaya gönderilmek üzere Tophane rıhtımında demir atan bir gemide bekletilen binlerce köpeği bu esaretten kurtararak sokaklara salıvermiştir. Kurtarılan bu 80 bin köpek, kısa sürede yeniden toplanmıştır. Bu kez aynı baskın olayının yaşanmaması için Tophane rıhtımındaki geminin etrafı askerlerle çevrilmiştir. Köpekleri artık Tophane’de daha fazla bekletme olanağı kalmayınca, 3 Haziran 1910 tarihinde köpeklerin kentten uzak bir yer olan Sivri Adaya gönderilmesi emri verilmiştir. Bundan sonra Sivri Ada’ya götürülerek oraya bırakılan köpekler, tamamen kaderlerine terk edilmiştir. Bazı hayvanseverler bir süre onlara yiyecek taşımışlardır ama, bir süre sonra bu yardım işi de olanaksız hale gelmiştir. Bunun sonucunda tamamen aç ve susuz kalan Köpekler, çaresizlikten birbirlerini yiyerek can vermeye başlamışlardır. O zamanki bazı görgü tanıklarının anlattığına göre bu şekilde açlık ve susuzluktan can veren köpeklerin acı çığlıkları Anadolu Yakası sahillerinden duyuluyor ve sabahlara kadar dinmiyordu. Köpek ölümleri nedeniyle 2-3 yıl boyunca tüm Anadolu Yakası sahilleri kokudan yaşanamaz duruma geldi. İstanbul halkı bu suçtan dolayı çok üzgün ve çok çaresizdi. Pek çokları sahildeki evlerini kapattılar. Bu olay nedeniyle son derece üzgün ve şaşkın olan halk arasında köpeklere dokunmanın büyük bir uğursuzluğa ve lanete yol açacağı düşüncesi yayılmaya başladı. Yine ilginç bir rastlantıdır ki, Köpeklerin adaya gönderilmesinden iki yıl sonra Marmara Denizi'nde şiddetli bir deprem meydana geldi. Bu deprem, İstanbul ve Tekirdağ gibi illerde ciddi hasar ve zararlara neden oldu. Yine aynı yıl, Balkan Savaşları başladı. Bu savaşlarda büyük bir bozgun yaşayan Osmanlı Devleti, Balkanlar'da hemen hemen şimdiki Türkiye kadar olan topraklarını kaybetti. Bu olaylar sonucunda bazı
vatandaşlar, başlarına gelmiş olan bu felaketleri; Fatih’in vasiyetine uymamanın “uğursuzluğu” ve adada acımasızca katledilen "köpeklerin laneti" olarak değerlendirdiler. Ve Sivri Aday’ı artık Hayırsız Ada olarak anmaya ve adlandırmaya başladılar. Hayırsız Ada’nın trajik öyküsü kısaca böyle. Şimdi başlıktaki sorumuza dönecek olursak. Acaba yeni “Başıboş köpekleri toplama emri” yeni bir Hayırsız Ada faciasına neden olabilir mi? Tabii köprülerin altından çok sular aktı. Öyle zannediyorum ki hayvanseverlerimiz, duyarlı halkımız ve her zaman haksızlık ve hukuksuzlukların karşısında olan tarafsız basınımız ve sorumluluğunun bilincinde olan özellikle CHP’li belediyelerimiz böyle bir facianın bir daha yaşanmasına asla müsaade etmeyeceklerdir.
MEÜ E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL