KORGENERAL FASİH KAYABALI: MERSİN’DEN SİPERLERE, HAFIZADAN ŞEHRE UZANAN BİR İSİM

Abone Ol

Mersin, Akdeniz’in kıyısında yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda hafızanın da denizle buluştuğu bir eştir. Fasih Kayabalı’nın hikâyesi bu eşikte başlar. 1894 yılında Mersin’de doğduğu, Malatya’dan göç etmiş bir gümrük memurunun oğlu olduğu anlatılır. Babasının erken ölümü, onun çocukluğunda yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda kaderin yön değiştirdiği bir kırılma olur.

Bu kırılmadan sonra şehir onun yerine konuşmaya başlar. Limanın sesi, sokakların ritmi, insanların geçip gidişi… Hepsi bir çocuğun iç dünyasında yeni bir dil kurar. Yerel anlatılarda, Mersin’de etkili bir askerî figür olarak anılan ve halk hafızasında “Cemal Paşa” diye geçen bir ismin onun eğitim yolunu açtığı, Harp Okulu’na girişine destek olduğu aktarılır. Bu detay, tarihsel belgelerden çok şehrin kendi anlatı geleneğinde yaşar.

Harp Okulu’na girişiyle birlikte Fasih’in hayatı artık bireysel bir yol olmaktan çıkar; devletin ve çağın içine karışır. Henüz öğrenciyken Birinci Dünya Savaşı’nın en sert cephelerinden biri olan Çanakkale cephesine gönderilir. Bu cephede savaş, uzak bir kavram olmaktan çıkar; nefesin, toprağın ve bekleyişin içine yerleşir.

Siperlerin içinde zaman ağırlaşır. İnsan, yalnızca düşmanla değil, sessizlikle de mücadele eder. Yaralandığı, geri çekildiği ve yeniden cepheye döndüğü anlatılır. Bu döngü, onun karakterinde bir kırılmadan çok bir alışkanlığa dönüşür: devam etmek.

Savaşın başka bir yüzü onu Filistin’e götürür. Çöl, bu kez farklı bir gerçeklik sunar. Toprak açıktır, gökyüzü geniştir, ama insanın kaderi yine dardır. İngiliz kuvvetlerine esir düştüğü anlatılır. Esaret, onun yaşamında bir durak değil, zamanın başka bir biçimde aktığı bir alan olur.

Günler birbirine benzer, ama hiçbir gün aynı değildir. Esaretin içinde insan, yalnızca özgürlüğünü değil, geçmişini de yeniden düşünür.

İstanbul’a dönüşü bir bitiş değil, Anadolu’ya uzanan yeni bir yolun başlangıcıdır. Kurtuluş Savaşı’na katıldığı, Afyon hattında görev aldığı ve Büyük Taarruz sırasında yeniden yaralandığı anlatılır. Bu dönem, onun “gazi” kimliğinin şekillendiği zaman olarak hafızalarda yer eder.

Toprak artık yalnızca savaş alanı değil, yeni bir ülkenin kurulduğu zemindir. Fasih Kayabalı da bu zeminde yürüyen isimlerden biri olur.

Cumhuriyet sonrasında askerî kariyerine devam eder. Kurmay görevlerde bulunur ve Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yükselerek Korgeneral rütbesine ulaşır. Bu rütbe, onun yalnızca savaş meydanlarında değil, devletin yeniden yapılanma sürecinde de etkin bir isim olduğunu gösterir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Harp Harekât Merkezi’nde görev aldığı, 1943 diplomatik temasları sürecinde askerî heyetlerle ilişkilendirildiği ifade edilir. Bu süreç, dönemin askerî atmosferine denk düşen stratejik bir sorumluluk dönemidir.

Ancak onun hikâyesi yalnızca cephelerle, görevlerle ve devletle sınırlı değildir. Fasih Kayabalı, Mersin ile bağını hiçbir zaman koparmaz. Yerel dergilerde yazılar kaleme aldığı, özellikle İçel ve Kuvayı Milliye yayınlarında yer aldığı anlatılır. Yazı, onun için bir ifade biçiminden çok bir bağlılık biçimidir; şehre uzanan sessiz bir konuşma.

Bu bağ, zamanla daha da görünür hale gelir. Mersin’de bir caddeye onun adı verilir. Artık isim, yalnızca bir kişiyi değil, bir hafızayı taşır.

Nihayetinde, Fasih Kayabalı Mersin Mezarlığı’nda toprağa verilir. Yolculuğu başladığı şehre geri döner. Ama bu dönüş, fiziksel bir geri geliş değil; bir hafızanın kendi köküne kapanmasıdır.

Bugün onun adı, bir okul, bir cadde levhasında, bir mezar taşında ve şehir hafızasında aynı anda yaşar.

Fasih Kayabalı, anlatıların ve sessiz belgelerin arasında ince bir çizgi gibi uzanır. O çizgi, kimi zaman bir askerin adımı olur, kimi zaman bir şehrin kaldırım taşı, kimi zaman da hatırlamanın kendisi.

Fasih Kayabalı’nın hikâyesi tam burada durur: belgelerin, anlatıların ve zamanın birbirine değdiği o kırılgan eşikte.

Fasih Kayabalı, anlatıların ve sessiz belgelerin arasında ince bir çizgi gibi uzanır. O çizgi, kimi zaman bir askerin adımı olur, kimi zaman bir şehrin kaldırım taşı, kimi zaman da hatırlamanın kendisi.

Ama o eşik, aslında bir son değildir.

Bir başka başlangıcın gölgesidir.

Çünkü şehirler, bazı insanları yalnızca doğurmaz; onları taşır. Mersin de Fasih Kayabalı’yı böyle taşımıştır: limanına sinmiş rüzgâr gibi, sokaklarına karışmış ayak izi gibi, akşam ezanına karışan uzak bir hatıra gibi…

Onun adı bir kez söylenince artık yalnız bir kişiye değil, bir döneme dokunur. Savaşın içinden geçen, Cumhuriyet’in kurucu sabrına karışan, sonra yeniden şehrine dönen bir ömrün ağırlığına…

Bugün geriye bakıldığında, onun hayatı büyük zaferlerin keskin ışığından çok, arada kalmış anların solgun aydınlığıyla görünür.

Bir siperde susmak…

Bir çölden geçmek…

Bir esaret gününü sabaha bağlamak…

Bir şehre dönüp yeniden onun dilini öğrenmek…

Ve en sonunda, o şehrin toprağına karışmak…

Belki de bu yüzden Fasih Kayabalı, yalnızca askerî bir biyografinin adı değildir.

O, bir şehrin hafızasında yürüyen görünmez bir cümledir.

Nokta konuldu sanıldığında bile devam eden bir cümle…

Bazı hayatlar bitmez; sadece şehrin içine çekilir ve orada yaşamaya devam eder.

Mersin, deniziyle birlikte onu saklamayı sürdürür.

Dalgaların her geliş gidişinde, sanki çok eski bir ismi yeniden çağırır gibi…

Sessizce.

Derinden.

Unutmadan.