Bugün bir bakın çevrenize.
Televizyonda çalan türküler kimin için söyleniyor?
Radyoda duyduğumuz o “halk müziği” gerçekten halkın sesi mi, yoksa bir reklam fonu mu?
Bir zamanlar köy meydanlarında, imece sofralarında, düğünlerde yankılanan sesler şimdi şirketlerin, medya holdinglerinin elinde birer “ürün” haline geldi.
Kültürümüzü bizden alıyorlar.
Bunu zorla değil, renkli ekranlarla, parıltılı reklâmlarla, popüler dizilerle yapıyorlar.
Kapitalizmin en sinsi araçlarından biri, işte bu: Kültür endüstrisi.
Kapitalist sistem, üretimi olduğu kadar kültürü de denetler.
Bir zamanlar halkın emeğiyle, yaşamıyla yoğrulmuş olan türküler, masallar, danslar, el sanatları artık birer “mal”a dönüşmüştür.
Turizmde “otantik deneyim” diye satılan halay, reklamlarda fon müziğine indirgenen ağıt...
Hepsi, halkın öz kültürünün metalaştırılmış biçimleridir.
Bu süreçte halk, kendi kültürünün öznesi olmaktan çıkar, izleyicisine dönüşür.
Bir zamanlar ürettiği ve paylaştığı değerleri artık ekranlardan izler hale gelir.
Kendi emeğini, kendi kimliğini dışarıdan seyreden insan, farkında olmadan kendine yabancılaşır. Kültür, artık bir yaşam biçimi değil; bir pazarlama aracıdır.
Televizyonlar, diziler, sosyal medya kanalları sürekli aynı şeyi söyler:
“Tüket, değiş, modern ol; ama sorgulama.”
Köylü olmak, emekçi olmak, halktan olmak küçümsenir; Batı tarzı yaşam “ilerilik” diye sunulur. Yerli olan, emekten doğan, dayanışmadan beslenen her şey geri, modası geçmiş ilan edilir. Böylece kültürel yabancılaşma yalnızca estetik bir mesele değil, ideolojik bir silah haline gelir.
Kapitalizm, kimliğimizi de pazarlık masasına sürer.
Bizim türkümüzü, kıyafetimizi, yemeğimizi alır; paketler, markalar, sonra bize “satın al” diye geri verir. Hem kültürümüzü kaybederiz, hem de o kültürü bize sattıkları için bedel öderiz.
Marx’ın “yabancılaşma” dediği olgu, bugün kültürde açıkça görülüyor.
İnsan, kendi yarattığı kültürün sahibi değil, izleyicisi haline geldi.
Köydeki düğün artık televizyonda “nostalji kuşağı”na dönüştü; el emeğiyle dokunan kilim, bir markanın “lüks dekoru” oldu. Halk, kendi emeğine, kendi değerine yabancılaştı.
Bu yüzden kültürel yabancılaşma yalnızca estetik bir kayıp değil, sınıfsal bir meseledir.
Kültür endüstrisi, halkın yaratıcılığını ve emeğini ticarileştirerek sistemin sürekliliğini sağlar.
Halkın türküsü artık kendi sesini değil, sermayenin melodisini söyler hale gelir.
Yine de her şey kaybolmuş değil.
Halkın kültürü, kökleri derinlerde bir ağaç gibidir; dallarını keserler, ama kökünden yeniden filiz verir.
Bir sokak tiyatrosunda, bir mahalle atölyesinde, bir direniş türküsünde o filizleri görmek mümkündür. Gerçek kültür, sistemin vitrininde değil, insanların dayanışmasında yaşar.
Kültür; dayanışmadır, birlikte üretmektir, emeği paylaşmaktır.
Kültür endüstrisi bizi birbirimizden kopardıkça, bu bağları yeniden kurmak gerekir.
Çünkü halkın kültürü, ancak halkın elinde yeniden doğar.
Kültürümüzü korumak sadece geçmişe sahip çıkmak değildir; geleceği özgürleştirmektir.
Her sazın teli, her halayın adımı, her söz bir direniştir.
Kapitalizmin fabrikaları meta üretir, halkın yüreği ise kültür üretir.
Yeter ki o yüreği yeniden birbirine bağlayalım.
Gerçek kültür, ancak özgür bir toplumda, sömürünün zincirleri kırıldığında yeniden filiz verecektir.