Liyakatsizliğin UŞAK'ı..

Abone Ol

Türkiye’de siyaset kurumu bir süredir aynı sınavdan geçiyor: Liyakat mi esas alınacak, yoksa sadakat mi? Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım etrafında şekillenen tartışmalar, bu sorunun hâlâ net bir cevabı olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gibi kendisini iktidarın liyakatsizlik politikalarına karşı konumlandıran bir partinin, kendi içindeki örnekler üzerinden bu tartışmayla yüzleşmesi artık bir tercih değil, zorunluluk.. Çünkü siyaset, yalnızca rakibini eleştirerek değil, aynı zamanda kendi pratiğini sorgulayarak güçlenir.
Bugün Türkiye’de asıl mesele, bir kişinin hangi göreve geldiğinden çok, nasıl geldiğidir. Eğer bir aday; bilgi, birikim ve kamu yararı yerine para, akrabalık ilişkileri ya da dar çevre bağları üzerinden belirleniyorsa, orada liyakatten söz etmek mümkün değildir. Ve bu durum, sadece o kişiyi değil; bağlı olduğu partiyi, temsil ettiği kurumu ve nihayetinde toplumun adalet duygusunu zedeler.
Daha da önemlisi, bu tür tercihler kısa vadede “siyasi kazanç” gibi görünse de uzun vadede ağır bir güven kaybına yol açar. Çünkü vatandaş artık yalnızca vaatlere değil, süreçlere bakıyor. Kimin aday olduğu kadar, neden aday olduğu da sorgulanıyor.
Bir diğer kritik başlık ise özel hayat ile kamusal sorumluluk arasındaki sınırdır. Seçilmiş bir kişinin özel yaşamı, kamu gücünü kişisel çıkarları için kullanmadığı sürece siyasetin konusu olmamalıdır. Ancak o sınır aşıldığında mesele artık “özel hayat” olmaktan çıkar; yolsuzluk, usulsüzlük ve görevi kötüye kullanma gibi doğrudan kamu düzenini ilgilendiren bir alana girer.
Öte yandan, son yıllarda sıkça başvurulan bir yöntem olan “özel hayat üzerinden siyaset” de etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Toplum, bu tür hamleleri giderek daha fazla bir algı operasyonu olarak görmekte; hatta çoğu zaman hedef alınan kişiye empati duyarak ters yönde bir reaksiyon vermektedir. Geçmiş yerel seçimlerde bunun somut örnekleri görülmüş, özel hayatı hedef alınan bazı isimler sandıktan daha güçlü çıkmıştır.
Tüm bunlar bize şunu söylüyor: Siyaset artık eski reflekslerle yönetilemez. Ne aday belirleme süreçlerinde ahbap-çavuş ilişkileri sürdürülebilir, ne de özel hayat üzerinden yürütülen yıpratma kampanyaları sonuç üretir.
Bugün yapılması gereken açıktır. Siyasi partiler, aday belirleme süreçlerini dar kadroların insafından çıkarıp; şeffaf, katılımcı ve denetlenebilir mekanizmalara dönüştürmelidir. Kentlerin geleceğini belirleyecek isimler, kapalı kapılar ardında değil; toplumun farklı kesimleriyle yapılan istişareler sonucunda ortaya çıkmalıdır.
Çünkü bir şehri yönetmek, bir gruba sadakat göstermek değil; bir topluma karşı sorumluluk üstlenmektir.
Ve unutulmamalıdır: Liyakatin olmadığı yerde başarı tesadüf, başarısızlık ise kaçınılmazdır.