Tarih, insanın hem aklını hem de zaaflarını sergilediği dev bir ayna gibidir.
16. yüzyılda Avrupa meydanlarında yakılan “cadılar”, aslında toplumun kendi korkularının ateşinde kavruldu. İnanç, cehaletle birleşince akıl susturuldu; korku, en zalim yargıç oldu. O günün insanlarını suçlamaktan çok, onların karanlıkla nasıl kuşatıldığını anlamaya çalışırız. “Zamanın şartları” deriz, içimizi bir nebze rahatlatırız.
17. yüzyıla geldiğimizde Galileo’nun teleskobundan görünen gerçek, kilisenin duvarlarına çarparak yankılandı: “Dünya dönüyor.”
Ve insanlık, bu cümleyle birlikte hem ilerledi hem de yargılandı. Otoritenin karşısında bilimin dili kesildi; dogma, bir kez daha aklın önüne geçti.
Biz bugün o döneme bakıp “Ne karanlık zamanlarmış” deriz. Ama asıl soru şudur:
Biz gerçekten o karanlığı geride mi bıraktık?
“Padişahım çok yaşa” diye bağıran kalabalıkları hatırlayın.
Sorgulamak ölüm, susmak kurtuluştu. Halk, iktidarın gölgesinde var olmayı öğrenmişti.
O dönemi feodalizmin mirası diye açıklamak kolay.
Zor olan, o refleksin hâlâ içimizde yaşıyor olmasını kabul etmek.
Çünkü 2026 yılında bile, hâlâ cadı avlarının modern versiyonlarını izliyoruz.
Farklı düşüneni linç etmek artık bir refleks, hatta bir toplumsal eğlence hâline geldi.
Sosyal medyada, sokakta, ekranlarda...
Korkunun şekli değişti ama özü aynı kaldı: “Sen bizim gibi düşünmüyorsan, tehlikelisin.”
Bilimi, sanatı, özgür düşünceyi savunan insanlar hâlâ susturuluyor.
Bazıları hapse atılıyor, bazıları hedef gösteriliyor, bazıları sadece korkudan sessiz kalıyor.
Bu çağın insanı, interneti cebinde taşıyor ama zihninde hâlâ Orta Çağ zincirleri var.
Daha da acı olan, bir milletin kendi tarihine ve kurucularına gösterdiği vefasızlık.
Bağımsızlığını borçlu olduğu değerlere sırt çevirip, hâlâ “şehzade” romantizmi yapanlar var.
Oysa bu topraklar, bir imparatorluğun küllerinden özgür bir Cumhuriyet doğurdu.
Ve bu doğuş, kim ne derse desin, bir milletin ayağa kalkış destanıdır.
Bunu inkâr edenler sadece bir geçmişi değil, kendi geleceğini de reddediyor.
2026 yılı…
İnsanlığın bilimde, adalette, düşüncede en ileri seviyede olması gereken bir zaman dilimi.
Ama hâlâ dogmaların gölgesindeyiz.
Hâlâ “zamanın şartları” bahanesine sığınıyoruz.
Hâlâ korkunun ve biatın konforuna teslim oluyoruz.
Artık o bahaneyi bir kenara bırakmanın vakti geldi.
Bu çağın insanı, geçmişin zincirlerini geleceğe taşımayı bırakmalı.
Gerçeklerle yüzleşmekten, doğruyu savunmaktan, haksızlığa “dur” demekten korkmamalıyız.
Çünkü tarih, korkakları değil; hakikat uğruna bedel ödeyenleri hatırlar.
Ve unutmayalım:
Eğer bugün susarsak, yarın birileri yine bizi yakacak.
Ateşin şekli değişir belki ama zihniyet hep aynı kalır.
Gerçek ilerleme, teknolojiyle değil; korkudan özgürleşen akılla başlar.