MODERN HARESE
Yazının başlığını okuyunca birçoğunuzun aklına ilk gelenleri düşünüyorum. Deve, diken, çöl, kan, Ortadoğu…
Peki bilmeyenler, hiç duymayanlar için nedir harese? Bana göre en iyi aforizma Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” adlı romanında yapılmıştır.
Harese nedir, bilir misin oğlum?
Arapça eski bir kelimedir.
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.
Harese şudur evladım:
Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan
üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür;
o kadar dayanıklıdır yani.
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır.
Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar,
o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına
doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, boyunca birbirini öldürür
ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur.”
Teknoloji, bilişim, konjonktür, plaza, vizyon, popülarite, trend, ultra lüks, elit, şık, ego, profesyonel, performans, girişimci, modern dünya; ne mi bunlar? Hayatımızı, huzurumuzu, sağlığımızı kısaca bizi bizden alan modern haresemiz.
Bugün artık çölde değiliz. Modern dünyamızda plazalar, bol ışıklı binalar, konfor alanları, renkli ekranlar var. Ancak bu ışıltının içinde; kariyer, vizyon ve başarı arzumuzla nasıl da iştahla hayatımızı için için kemirip bitiriyoruz. Yediğimiz dikenler ise terfi, zam, makam-mevki, daha lüks evler arabalar, alınacak bir alkış uğruna tüketilen her an için iştahlanan, yedikçe kanayan, kanadıkça keyif alan birer deveye dönüştük. Ağzımızda hep aynı metalik kan tadı.
Banka hesaplarındaki artış, alınan beğenilerin, unvanların verdiği, geçici olduğunun çoğu zaman farkında bile olamadığımız ego sarhoşluğunun tadına bayılıyoruz. Sağlığımızı ve zamanımızı uğrana yok ettiğimiz bu yüksek performansa, sistemin verdiği cevap ise “parlıyorsun” oluyor.
Bu uğurda başka neleri feda ediyoruz? Çocuklarımız olabilir mi mesela? Her şeyin en iyisini isterken çocuklarımızı da yarının projesi olarak gördüğümüz ve oyun oynaması gereken saatlerde bir kurstan diğerine koşturup, mutlak başarı beklediğimiz gerçeği ile ne zaman yüzleşeceğiz? Birçok çocuğun gözündeki o saf neşe, ebeveynlerin haresesine kurban edilip gelecek kaygısına takas ediliyor. Bir tatlı tebessüm ya da sıcacık sarılmanın bedeli pahalı oyuncaklar ile ödeniyor. Onlar artık bahçede çamura batmıyor, kirlenmiyorlar. Arkadaşları yok, odalarında en iyi olabilmek adına yapayalnızlar. Her gün sergilenen yüksek performanslar sonrasında yüzlere yansıyan yorgunluğu, sesimiz yerine sadece bildirim seslerini daha iyi tanıyan çocuklarımıza modern hareseyi nasıl açıklayacağız?
Bana göre çocuklar bu ışıklı dünyanın en büyük yetimleri…
Kadınlar ve sahte mükemmellik…
Modern dünya, kadınlara çok daha fazla diken sunuyor. Başarılı bir profesyonel olmanın yanında mükemmel bir anne, bakımlı bir eş ve hep formda bir figür olma zorunluğu gibi. Sistemin dayattığı bu hırs, kadını içinde tutabilmek için damarlarından zerk edilen bir uyuşturucuya dönüşüyor. Üzerine bir de sosyal medyanın filtreli dünyası eklenince; acılar pırıltılı görsellerle, eksikler ise sahte mükemmelliklerle maskeleniyor.
Sonuçta hepimiz, kalabalıklar içinde kendi modern haresemizle yapayalnız boğuşuyoruz. Kendi kanımızın tadına öyle müptelayız ki, tükendiğimizi ancak yere yığıldığımızda fark edeceğiz.