Neo-Ayanlar,Gülümser Doku Davası ve Üniformalı Çeteleşme

Abone Ol

Osmanlı'da ayan sistemi, 18. yüzyıldan itibaren taşrada merkezi otoritenin zayıflamasıyla ortaya çıkan, yerel nüfuzlu ailelerin (kodamanlar, eşraf) devletle halk arasında köprü kurduğu yarı resmi bir yapıydı. Ayanlar, vergi toplama, asker alma ve asayişi sağlama gibi görevleri üstlenirdi ve imparatorluğun taşradaki önemli gücüydü.

Kelime anlamı olarak "ileri gelenler" veya "seçkinler" manasına gelen ayanlar, yerel halk ile devlet arasında bir köprü vazifesi görerek hem ekonomik hem de askeri bir güç odağı haline gelmişlerdir. Devletin nakit ihtiyacı artınca, vergileri toplama işi yerel güçlere (mültezimlere) bırakıldı. Bu kişiler zamanla zenginleşerek toprağa ve köylüye hükmetmeye başladılar.

İmparatorluk, zaman zaman kendi başına hareket eden ve kontrolden çıkan bu yapıya karşı güç kullanmak zorunda kalırdı.

Savaşlar sırasında merkezi ordunun yetersiz kalması üzerine, ayanlar kendi bölgelerinden topladıkları "Sekban" veya "Levend" denilen ücretli askerlerle devlete destek verirlerdi. Bu durum, onlara yasal bir askeri güç statüsü kazandırdı.(Kaynak:Halil İnalcık/Kısa Osmanlı Tarihi)

Yücel Özkaya'nın "Osmanlı İmparatorluğu'unda Ayanlık" adlı kapsamlı çalışmasında yönetime karşı isyan eden bazı ayanlar şunlardır.

1-Pazvantoğlu Osman Paşa İsyanı (Vidin)

18.yüzyılın sonundaki en ciddi başkaldırılardan biridir. Vidin ayanı olan Pazvantoğlu, III. Selim’in reformlarına (Nizam-ı Cedid) karşı çıkmış, kendi adına para bastırmış ve bağımsız bir hükümdar gibi davranmıştır. İstanbul'dan gönderilen orduları defalarca mağlup etmesi, merkezi otoritenin acziyetini kanıtlamıştır.

​2-Tepedelenli Ali Paşa İsyanı (Yanya)

Arnavutluk ve Yunanistan bölgesine hükmeden Tepedelenli, adeta bir "devlet içinde devlet" kurmuştur. Avrupalı devletlerle doğrudan diplomatik ilişkiler geliştirmiş, II. Mahmud döneminde üzerine ordu gönderilinceye kadar bölgenin mutlak hâkimi olmuştur. Onun tasfiyesi sırasında yaşanan kargaşa, Yunan İsyanı'nın (1821) büyümesine de zemin hazırlamıştır.

​3-Alemdar Mustafa Paşa ve Sened-i İttifak (1808)

​Bu olay bir "başkaldırı"dan ziyade bir "darbe ve dayatma" niteliğindedir. Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, ordusuyla İstanbul'a gelerek II. Mahmud'u tahta çıkarmış ve padişaha Sened-i İttifak’ı imzalatmıştır. Türk tarihindeki ilk anayasal belge sayılan bu metinle, padişah ilk kez kendi yetkilerini taşradaki bu yerel güçlerle paylaşmayı kabul etmişti.

II. Mahmud'un sert politikalarıyla bu güç odağı kırılmış olsa da, bu süreç Osmanlı modernleşmesinin ve merkezi devlet yapısının temelini oluşturmuştur. Tarihçi Hamit Bozarslan'a göre devletin her temsilcisi potansiyel bir ayandı.(B.Hamit. Türkiye Tarihi. İmparatorluktan Günümüze. İletişim Yay.S.123)

Osmanlı’nın ayanlık sistemi ile,şu günlerde illerde devletin en üst temsil gücü olan valilik kurumunu son Gülümser Doku cinayetiyle ortaya çıkan tartışmalar bağlamında kıyasladığımızda, bazı çarpıcı yapısal benzerliklerle karşı karşıyayız.Belediyelere atanan bürokratların vali ve kaymakam gibi otoritenin en üst temsilcileri olması bu tartışmayı daha da önemli kılmaktadır.Zira Doku cinayetinde adı geçen eski Tunceli valisi o dönem belediyeye kayyum olarak atanmıştı.

Akademik ve siyasi çevrelerde yürütülen bu tartışmayı biraz açmakta fayda var.

Ayanlar hem toprağa (ekonomi) hem de askere (güç) sahipti. Günümüzde de yerel ihaleler, belediye kaynakları ve siyasi bağlantıların birleşmesiyle oluşan "yerel elitler", merkezi gücün yetkileri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak için yasa dışı işlere girebiliyor.

Bu bağlamda bazı otoriterler tarafında güçlenen bu modern yapılara "neo-ayan" tanımı yapılıyor. Bu kavram gerçekten de AKP'nin son yıllarda devlet gücünü orantısız bir şekilde kullandığı düşünüldüğünde tam da yerine oturan bir kavram. İhale mafyası, uyuşturucu çeteleri ve buna benzer birçok hukuk dışı güç odakları Türkiye'de bir otorite boşluğu olduğu yönündeki tartışmaları gündemde tutmaya devam ediyor.

Eğer bir bölgede kamu otoritesi, suç soruşturmalarında veya kaynak dağıtımında hukuktan ziyade yerel dengeleri, aile bağlarını ve siyasi lobileri gözetmeye başlıyorsa, orada modern devlet geri çekilmiş, yerini ortaçağın 'ayan' usulü pazarlıklarına bırakmış demektir."

Osmanlıda merkezi otoritenin zayıflamasıyla devleti temsil eden en büyük güç olan ayan sınıfı çeteleşerek kendi hukukunu uygulamıştı.

Osmanlı ayanı ile günümüzdeki bürokratik çeteleşmeler arasında da benzer bir durum vardır. O çeteleşen ayan geleneğinin bir örneğini günümüzde "üniformalı çete" (devletin tanımıyla suç örgütü) diyebileceğimiz yapılarda görüyoruz.

Osmanlı'da devlet, taşrada asayişi sağlayamadığı veya vergi toplayamadığı noktada ayana "Sen orada düzeni kur, bana da asker/para gönder, gerisine karışmam" demiştir.

Bugün bürokrasi içindeki bazı odakların (polis, yargı, mülki idare) çeteleşmesi de merkezi iradenin "beka" veya "siyasi sadakat" uğruna bu odakların hukuk dışı faaliyetlerine göz yummasıyla başlar. "Benim işimi gör, geride ne yaptığınla ilgilenmem" anlayışı, modern bürokratı birer "yerel dük" veya "modern ayan" haline getirir.

Günümüzde bazı bürokratik yapıların suç örgütleriyle iç içe geçmesi veya belirli cinayet dosyalarında (Gülümser Dokun davasında olduğu gibi) delillerin karartılması, hukukun genel bir kural olmaktan çıkıp bir "pazarlık unsuru" haline geldiğini gösterir. Bu tam anlamıyla bir "ayan hukuku"dur; kural, güçlünün çıkarına göre eğilip bükülür.

Gülümser Doku cinayeti ve benzeri vakalar(Ordu'da eski bir valinin karıştığı olaylar iddiası) üzerinden yapılan tartışmalar, aslında Türkiye’de devletin "modern ve şeffaf bir kurum" olma iddiası ile "geleneksel/yerel güç ağları" arasındaki gerilimi yansıtıyor. Valiler veya diğer bürokratlar şahsen birer ayan olmasalar da, eğer yerel güç odaklarının (günümüzün iş adamları, aşiretleri veya siyasi nüfuzluları) etkisi altında kalıyorlarsa, bu durum bir "ayanlık hortlaması" olarak yorumlanabilir.

Aslında bu tespit, siyaset bilimi ve hukuk sosyolojisi literatüründe sıkça tartışılan "Kural Devleti" ile "İstisna Devleti" veya "Şahıs Devleti" arasındaki makasın açılmasına dair yapısal bir eleştiriye dayanıyor.

Özellikle son çeyrek asırlık süreçte, yerel güç odaklarının (günümüzün modern ayanlarının) devletle kurduğu ilişkinin niteliğini kökten değiştirdi. Devleti temsil eden bürokrasi devletin gücünü hukuk dışında kullanmaya başladı.12 Eylül Darbesi'yle başlayan bu süreçte özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgesinde faaliyet gösteren özel tim benzeri uygulamalar "devlet odaklı" suçların artmasına yol açtı. Çatlı,Jitem ve Yeşil kodlu faili meçhul olaylar Türkiye'nin gündeminden hiç kalkmadı.

Klasik bir hukuk devletinde kurallar genel, soyut ve herkes için geçerlidir. Ancak özellikle taşrada kuralların yerini sadakat ağları almıştır. Tıpkı 18. yüzyıl ayanlarının vergi toplama imtiyazı karşılığında merkeze asker vermesi gibi, bugün de yerel güç odakları, siyasi destek karşılığında hukuki dokunulmazlık veya ekonomik imtiyaz (ihaleler, imar izinleri) elde edebiliyor.

Gülümser Doku davası gibi örneklerde toplumun hissettiği "cezasızlık" algısı, kuralın yerini bu yerel güçlere bırakmasından kaynaklanıyor.