Bu topraklarda iyi olmanın, insanı kendine dert etmenin mutlaka bir cezası vardır. Bu ceza daha çok canla ödenir. Klişe deyimle bize kader olan coğrafyanın en berrak hakikati bu olmalı herhalde.
Onat Kutlar da yazgısı böyle olan bir entelektüel, aydın ve iyi insandı. O da bu vasıflara sahip olmanın bedelini canıyla ödedi. Gaziantepli bir ailenin çocuğu olan Onat Kutlar, 30 Aralık 1994’te İstanbul’daki The Marmara Oteli’nde düzenlenen bir yılbaşı kokteylinde meydana gelen bombalı saldırıda ağır yaralandı; 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.
Edebiyatımıza eşsiz eserler kazandıran Kutlar, hem öykücü hem de denemeci kimliğiyle farklı bir tarz yarattı. Gerçeküstücülük tesirde, derin bir ruha sahip olan Kutlar’ın dilinde şiirsellik, yoğun troplar (imgeler bütünü) ve bilinç akışı anlatımlar hâkimdir. Bellek, yalnızlık, ölüm ve düş şokları O’nun poetiğinde başat derinliklerdir.
9 öyküden oluşan Onat Kutlar’ın kült eseri İshak’ta Sartre ve Camus’un varoluşçu etkisi görülür. Gerçekle düş, yaşamla ölüm, masumiyetle suç, sınırda yaşayanların tipik varoluşçu edebiyatın tözüdür. Ishak’ta çocuğun Tanrı’ya benzeyen bir kuşu öldürmesi hem varoluşun trajedisi hem de masumiyet yitimini temsil eder. Kutlar’ın insanlık durumunun trajik farkındalığı,Camus’un ‘’Sisifos Söyleni’’ndeki absürd kavrama bir göndermedir.
Onat Kutlar aynı zamanda bir gazeteciydi. Cumhuriyet gazetesinde çok önemli röportajlara imza attı.1983 yılında Cumhuriyet gazetesi için hazırladığı ‘’Uygarlığın Kaynaklarına Doğru’’ adlı röportaj dizisi tarihsel bir kaynak niteliğindedir. Dizi, Atatürk Barajı’nın suları altında kalmadan önce kurtarma hazırlıklarının başlatıldığı Kurban Höyük,Lidar Höyük ve Samsat Höyük’teki doğal kültür varlıkları kurtarmak için yurtdışında gelen arkeologların çalışmalarını kapsar.
Mezopotomya’nın kadim uygarlıklarına yapılan yolculukta, usta bir edebiyatçı olan Onat Kutlar ve bir fotoğraf sanatçısı olan Yavuz Onar’ın bakışıyla şiirsel bir anlatıya dönüşür. Bilindiği üzere GAP kapsamında yakın bir geçmişte yapılan diğer barajların suları altında kalan Zeugma,Halfeti ve Hasankeyf ile ilgili tartışmalar hala hafizalarmızda diri.Bir çoğumuz için arkeoloji ile baraj yapımının ilişkisi hakkındaki anlam hala netleşmiş değil.Meselenin başka bir yönü ise, kitabın girişinde verilen bilgiden de anlaşılacağı üzere, Bu bölgenin özellikle Mezopotamya Anadolu uygarlıkları sınırında müthiş önem taşıdığını bilen bilim çevrelerinin hazırlıklar yaptığı, 4 yıldır da bir düzineden fazla kazıyı başlatmış olmalarıdır. Uluslararası bilim çevrelerinde büyük heyecan uyandıran bu olay, bugüne kadar sadece New York Times'da yayınlanan kısa bir makalenin konusu olmuş.
Kitap haline getirilen ‘’Uygarlığın Kaynaklarına Doğru’’ adlı röportajda Onat Kutlar’ın bölge ve mekân tasvirlerini okurken insan ayrı bir keyif alıyor. Kutlar,’’Urfa’da bir Çinli’’ başlıklı yazısında şöyle yazar; Bir Ortaçağ kentini anımsatan işlemeli taş yapılarıyla Mardin ve Midyat, vahşi ovası, hızlı ırmakları, derin vadileriyle Hakkari, Huğ biçiminde kerpiç kubbeli evleriyle Harran ve Urfa, daha düşlerken insana geçek üstü bir dünyanın ürpetilerini getirir.
Yukarıda, Onat Kutlar’ın edebi kişiliğini ve poetik mirasını aktarmaya çalışırken aslında bir röportaj olan bu kitaptaki güçlü anlatımının izlerini sürmeye çalışmıştım. Onat, Fırat’ın haşmetiyle karşılaştığında bizi tarihsel bir yolculuğun kollarına atar; Yüzbinlerce yıldır dağları aşındırarak kendine derin ve geniş bir yatak oluşturan Fırat, ay ışığında parlak, güçlü ve sessiz akıyordu. Kıyısında tıknaz, esmer sakallı bir adam duruyordu. Bir Hurri adamı. M.Ö. 2. bin yılın esrarlı kavmi Hurri’lerden bir adam. Ay tanrısına, tanrıların en büyüğüne yalvarıyordu hafif bir sesle. Ey yüce tan Sin..Başkente olan yolumu aç, beni yaban hayvanlardan, düşmanlardan koru.. Sonra az ileride duran eyersiz, yağız atına bindi. Fırat kıyısında yol almaya başladı. Gökyüzü ve yıldızlar yakın. Başkent, Vaşukaani uzaktı. Kıyının sazları uğultuyor, uzaklardan geyik ve baykuş sesleri duyuluyordu. At alışkın adımlarla kuzeye doğru yola koyuldu.
Onat Kutlar,’’tarihin kuyumcuları’’ dediği arkeologların insanlık için önemini aktarırken binlerce kilometre uzaklıkta gelen bu insanların verdiği emeğin ve çabanın içine zaman zaman duygularını da katar ve röportajı adeta bir öykü gibi aktarır:’’Masanın kıyısına oturduk. Mutfak olduğunu öğrendiğim yerde şalvarlı, şark çıbanlı yakışıklı bir genç çıkıp yanımıza geldi. Hoş geldiniz dedi. Bu genç mutfak işlerimizi halleden Arif. Ne içersiniz? Çay, Coca-Cola. Ben çay istemedim. Yavuz ise orijinalitesini korudu. Amerikalıların kampında Coca-Cola'dan başka şey içmek ayıp olur dedi. Arif espriyi anladı mı bilmiyorum ama benim çay istediğimi daha doğru buldu sanırım. Az sonra güzel bir çayla içine iri bir buz parçası konmuş Coca Cola geldi. Burada en büyük lüksümüz buz dedi. Aslıhan Yener en büyük korkumuz akrepler. En büyük zevkimiz de yıldızları seyrederek damda yatmak. Nasıl dedi Yavuz? Odalarda air-condition, banyo, tuvalet ve televizyon yok mu? Bizi dinleyen Arkeologlar ve köylüler henüz Yavuz'un esprilerine alışmamışlardı. Benim gibi gülebilmeleri için birkaç gün geçmesi gerekti’’.
Harran ve Değişen Uygarlığın Merkezleri
Onat Kutlar’ın Mezopotomya uygurlıklarıyla ilgili tarihi notları belki de bu eserin en değerli kılan yönü.’’Büyük Bir Uygarlık Belgeleniyor’’ başlıklı bölümde önemli bir araştırmanın notları her şeyi özetliyor; İngiliz arkeolog Sir Leonard Woolley 1927'de Mezopotamya'da eski Ur kentinin bulunduğu yerde El-Obeid Höyüğü’n de kazılara başladığında, buluşlarıyla uygarlığın ilk beşiğinin yerini değiştiren bir sonuca ulaşacağını belki de biliyordu. Çünkü bilim adamları çoktan beri eski Sümer uyguladıklarının varlığı ve özellikleri hakkında teorik bilgi sahibiydiler. Ama tarih bakımında en eski somut bilimsel bulgulara henüz ulaşamamışlardı. Woolley,bulduğu tapınakta bir de altın boncukla karşılaştı.Boncuğun üzerinde ‘’Ur Kralı Mess-ani-padda'nın oğlu Ur Kralı Ann-padda’’ yazılıydı. Böylece en az M.Ö. 3100 yılına ait büyük bir uygarlık belgelenmiş oluyordu. Yani Mısır'dan önce bir yazılı belge.
Böylece sadece yüzyılımızın başından beri yazılı kaynaklara dair uyarlıkların merkezi üç defa yer değiştirmişti. Son yıllarda ise Kuzey Suriye'de, Anadolu'da yapılan kazılar, Hititlerle ilgili araştırmalar daha Kuzey'de de çok eski uyarlıkların bulunduğunu ortaya koyuyordu.
Başta Harran ve Harput olmak üzere eski çağlardan beri bu bölge önemli bir bağlantı bölgesiydi. Suriye, Mezopotamya ile Anadolu arasında, özellikle Samsat güney ve kuzey doğu ve batı arasında çok önemli bir bağlantı noktası. Buralarda Uruk döneminde beri yerleşmeler var ve işin ilginç tarafı bu bölge bugüne kadar hemen hiç araştırılmamış. Komagena dönemine ait ufak kazlar yapılmış o kadar. Oysa Samsat, Bozova ve Kargamış'ta 3. ve 2. bin yıllarda önemli yerleşmeler olmuş. Burada bir yol başlıyor, Haran'a gidiyor.
3 bin yıl önce tarihin ilk büyük destanı Gılgameş bu topraklarda yani Sultantepe’de yazılmıştı.Onat Kutlar’ın notlarında Gılgameş destanın ayrı bir başlık ayrılmış.Destanın ortaya çıkarılması hikayesi de ilginç gerçekten; "Bugün yeryüzünde birçok bilgin tarafından Homeros'un yapıtlarından daha çok önem verilen, üstün bir anlatım gücüne, yaşam felsefesine sahip olan bu büyük destanı ortaya çıkarılışı da destansı bir olaydır. Bu destanın başlangıcını yani ünlü arkeolog Henry Layard'ın Musul yakınında Konucuk Tepesi'nde kazlara başladığı 1849 yılının bir yaz gününü ve ona şaşkınlıkla bir söylev çeken Şeyh Abdurrahman sözlerini hatırlayacaksınız.
Onat Kutlar’ın Harran’ın baş döndürücü ve gizemli tarihi hakkında yazdıklarını tekrar tekrar okudum.Beş bin yıllık Harran adının yeni değiştirildiğini hayretler içinde öğrendim.Kutlar,Harran’ın ‘’Yeni Adı’’ başlıklı notlarında şöyle bir bölüm var: İbrahim peygamberin memleketi Harran, insan soyunun tarihinin henüz efsaneleriyle karışık olduğu o binlerce yıl öncesinde ünlü Mezopotamya ve Mısır başkentleriyle bir arada anılıyordu. Sultantepe’den ayrılıp bir süre güneye gittikten sonra asfalt yola çıktık bir işaret ‘’Altınbaşak’’ı gösteriyordu.Bozovalı Mehmet'e ‘’Altınbaşak neresi?’’ diye sordum. ‘’İşte Hara'nın yeni adı Altınbaşak'tır’’ dedi. Bu isimleri değiştirenlere güldüm içimden.
Kim bilir ne sanıp değiştirmişlerdi Hara'nın beş bin yıllık adını?