Sessiz bir anda, kendi kendime şu soruyu sordum: “Neyi kaybettik ve neyi geri istemeliyiz?” Ve fark ettim ki mesele sadece nostalji değil… mesele bir ruh, bir düzen, bir aidiyet meselesi.
Acilen bazı şeylerin yeniden hayatımıza girmesi gerekiyor. Disiplinin ve liyakatin sembolü olan askeri hastaneler, doğanın ritmine uyum sağlayan kış saati uygulaması, temeli sağlam atan bir nesil yetiştiren 5+3 eğitim sistemi… Sokakta özgürce oynayan çocukların neşesi, akşam ezanına kadar süren o saf, korkusuz çocukluk…
Kimlik kazandıran Süper Liseler, Anadolu Öğretmen Liseleri ve Askeri Liseler, karakteri şekillendiren bir eğitim anlayışı… Toplumu yansıtan, aileyi anlatan diziler… Süper Baba tadında sıcaklık, Ekmek Teknesi gibi samimiyet, Bizimkiler gibi hayatın içinden gerçeklik…
Coşkuyla kutlanan 19 Mayıs törenleri, eşitliğin simgesi tek tip önlük, birlik duygusunu hatırlatan Andımız… İlkokul yıllarında 23 Nisan kutlamaları… Bir izci olarak bando takımıyla yürüyüşe katıldığım o günler… O yürüyüş sadece bir tören değildi; demokrasinin, birlik olmanın ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı mirasın adım adım taşındığı bir yürüyüştü.
Her köşe başında kimliğimizi hatırlatan T.C. tabelaları, daha dengeli bir yönetim anlayışı için parlamenter sistem… Unutulan ama vazgeçilmez olan köy okulları ve köyler, toplumu aynada gösteren mizah… Olacak O Kadar gibi cesur eleştiriler…
Ama sadece bunlar mı?
Mahallelere kurulan pazartesi, salı… hafta içi, hafta sonu pazarlarımız… Kendi çiftçimizin el emeği, o mis gibi kokan meyve ve sebzeler… Hatırladıkça içimde bir şey kıpırdıyor… Ama o duyguyu tarif etmek zor… ancak yaşanır…
Büyük derbi maçlarını hep birlikte izlemenin keyfi… Neşe içinde bağırışlar, kahkahalar… Aynı anda sevinip aynı anda üzülmenin o tarifsiz hali… Ahh… diyorum…
Bir de yazlık sinemalarımız… Gökyüzünün altında, bir perde, bir hikâye… Ve hayatımıza dokunan o büyük sanatçılar… Kemal Sunal, Zeki Alasya, Adile Naşit, Cevat Kurtuluş, Sadri Alışık… Ruhları şad olsun… Onlarla güldük, onlarla büyüdük… Ve belki de fark etmeden insan olmayı onlardan öğrendik…
Ve en önemlisi… kapısını çalmadan girilebilen evler, birbirine sahip çıkan insanlar, kaybolmaya yüz tutmuş komşuluk ilişkileri…
Bugün geldiğimiz noktada anlıyoruz ki; gelecek sadece teknolojiyle, betonla, hızla kurulmaz. Gelecek; geçmişin değerleriyle yoğrulmuş bir bilinçle kurulur. Köklerimiz dün’de kalabilir… ama o kökler sağlam değilse, dallarımız yarına uzanamaz.
Ve şimdi… içimde ince bir sızı gibi dolaşan o eski zamanlar, bir rüzgâr olur esiyor hatıraların sokaklarında… çocukluğumun sesleri kulağımda yankı, annemin sesi bir akşam ezanı gibi içime dokunuyor… sokak lambalarının altında uzayan gölgem, kaybolan yılları arıyor… ne çok şey geçmiş… ne çok şey eksilmiş meğer… zaman, bizden bir şeyler alıp götürürken fark ettirmeden; geriye sadece kokular, sesler ve yarım kalmış gülüşler bırakmış… şimdi anlıyorum… insan bazen bir şehri değil, bir zamanı özler… bir kapıyı değil, o kapının ardındaki sıcaklığı… bir sesi değil, o sesin içindeki merhameti… eğer bir gün yeniden kurulacaksa yarın, o yarın; geçmişin izini taşıyanların omzunda yükselecek… ve biz… hatırladıkça çoğalacağız… unuttukça eksileceğiz… bu yüzden hafızamıza tutunarak yürüyeceğiz geleceğe… çünkü insan, hatırladığı kadar kendidir… ve unuttuğu kadar yalnız…