Atalarımız, günlük yaşantımızda bazen art arda gelen, bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntı ve zorluklarımızı “gün biter, dert bitmez” atasözüyle ifade etmişler. Bu anlamlı söz, içinde yaşadığımız çalkantılı ekonomik ve siyasal süreçleri, çektiğimiz acıları, umutlarımızı yitirişimizi, yaşadığımız insanlık dramlarını, hayat pahalılığını, işsizliği, çaresizliği ve en önemlisi de karamsarlıklarımızı veciz bir şekilde çok da güzel dile getiriyor. Sanki bizlere, sabahtan akşama bin bir zorlukla geçirdiğimiz sıkıntılı günlerimizin kısa bir özetini veriyor. Evet, bugüne kadar eşi ve benzeri görülmemiş olağanüstü zorlu bir dönemden geçiyoruz. Ama, bir taraftan da günlük görev ve sorumluluklarımızı yerine getirebilmemiz için özel bir çaba göstermemiz adeta zorunluluk haline geliyor. Öte yandan yaşantımızı tekdüzelikten çıkartan, bizleri özgürleştiren, eğlendiren ve neşelendiren, yaşantımıza renk ve anlam katan toplumsal kültür varlıklarımızı, moral değerlerimizi, toplumsal simgelerimizi ve ritüellerimizi de unutmamamız ve unutturmamamız gerekiyor. Vazgeçilemez ve ertelenemez nitelikteki bu toplumsal simge ve ritüellerimizin başında anma günlerimiz ve bayramlarımız geliyor. Geçmişte, her hal ve koşulda bu bayramlarımızı kutladığımız gibi, bu yıl da yine çok zorlu süreçlerden geçiyor olmamıza rağmen binlerce yıllık bu bayram geleneğimizi sürdüreceğiz. İsterseniz işe önce bayram kavramının anlamından başlayalım. İnsanoğlunun, bilinen en eski çağlardan beri kimi zaman tapınma, kimi zaman eğlenme ve anma amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlediği bilinmektedir. Bu etkinliklere; yerine, zamanına ve niteliğine göre; ayin, tören, anma, karnaval, festival, fiesta, şenlik ve bayram gibi adlar verilmiştir. Türkler, Müslümanlığı kabul etmeden önce, mevsim dönüşümlerini esas alan kimi tören ve şenlikler düzenliyorlardı. Ancak Müslümanlığı kabul ettikten sonra Ramazan ve Kurban Bayramları en önemli bayramlar haline gelmiştir. “Bayram” sözcüğü, Türkçe bir sözcüktür. Kaşgarlı Mahmut, ünlü “Divan-ı Lügatü't-Türk” adlı yapıtında; Oğuzların "sevinç ve eğlence günü" karşılığı olarak Arapçada kullanılan "îd" sözcüğü yerine bayram sözcüğünü kullandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda, bazı köşe yazarları ve sözde mütedeyyin geçinen kimi televizyon fenomenlerince ortaya “Ramazan Bayramı mı? Yoksa Şeker Bayramı mı?” Şeklinde mesnetsiz sorular atılıyor. Ve böylelikle “Bayram” kavramı üzerinde yapay bir gündem yaratılarak zihinler bulandırılmak isteniyor. Bir kere hemen baştan şunu belirtelim ve altını kalın çizgilerle çizelim ki, böyle bir yapay tartışma tarihsel ve bilimsel temellerden yoksundur. Çünkü binlerce yıldır kutlanan bu bayrama, Osmanlılar Döneminde “Ramazan Bayramı” ya da kimi durumlarda söylendiği şekliyle “Şeker Bayramı” adı verilmiştir. Hicri takvime göre Ramazan ayından sonra kutlanan bu bayrama değişik İslam ülkelerinde değişik isimler verilmektedir. Örneğin, Arap Yarımadasında bu bayrama “Fıtr Bayramı” yani “Yemek Bayramı”, Endonezyada ise “Hari Lebaran” (Bayram Günü) denilmektedir. İslam Dininin kutsal kitabı olan Kur'an-ı Kerim’de “Ramazan Bayramı” adıyla tanımlanmış bir bayram mevcut değildir. Müslüman Arap kültüründe, “îdü’l-fıtr” ve “îdü’l-adhâ” şeklinde adlandırılan iki bayram mevcuttur. Her iki bayram da hicretin İkinci yılından, yani MS 16 Temmuz 623 Tarihinden itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Esasen ramazan ayını oruçla geçiren Müslümanlar sonraki ayın yani, Şevval ayının ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bazı dil bilimciler, Osmanlılar döneminde, “Şevval” ayının söylenişinin zamanla dönüşerek “Şeker” şeklinde söylenmeye başlandığını ve giderek bu bayramın da “Şeker Bayramı” adını aldığını belirtmektedirler. Bir başka açıklamaya göre ise; Arapça adı “idü’l-fıtr” olan bu bayrama, bayramdan önce fitre verildiği için “Fıtır Bayramı” adı verilmiştir. Bu bayramda; “sadaka-i fıtr” yani “oruç bozma sadakası” dağıtıldığı için, sadaka dağıtma görevini yerine getirenlerin hallerine şükretmeleri nedeniyle, zamanla bu bayrama “Şükür Bayramı” adı da verilmiştir. Bazı yorumculara göre, tamlamadaki “şükür” sözcüğü, zaman içinde söylene söylene “şeker” olarak değişikliğe uğramış ve Arapça adı “Fıtr Bayramı” olan bu bayrama ikinci bir ad olarak “Şeker Bayramı” denilmiştir. Lafı fazla uzatmadan kısaca belirtecek olursak, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bazı sözde yazar ve çizer takımının bir bardak suda fırtına kopartmaya çalıştıkları gibi, kutlamakta olduğumuz bu bayrama; “Fıtr Bayramı”, “Ramazan Bayramı” ya da “Şeker Bayramı” dememiz arasında, sonuçları ve bayram kutlama biçimleri yönünden en küçük bir fark yoktur. Bu çeşit soyut ve afaki bir isim tartışması, Türkiye’ye özgü yapay bir tartışmadır. Ramazan Bayramı törenleri, Bayram Namazıyla başlar. İslam dininin yüce peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V), yaşamı boyunca tüm bayram namazlarını mescitte değil, dışarıda, musallada yani açık alanda, arazide ve sahrada kılmıştır. Hz. Muhammed (S.A.V)’in, Ramazan Bayramlarında musallaya çıkmadan önce hurma yeme alışkanlığı, zamanla bir sünnet olarak kabul edilmiş ve bu yaklaşım bayramda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Araplar genel olarak bayramlarda en güzel elbiselerini giyer, at veya deve yarışı tertipler ve umumiyetle köle yahut cariyelerin çaldığı bendir (bir çeşit zilli iri def) eşliğinde dans ederlerdi. Çocuklar ise, o zamanlarda oynanmakta olan bazı çocuk oyunlarını oynamak suretiyle eğlenirlerdi. Hazreti Muhammed sağlığında, kadınlı erkekli tüm Medinelilerin bu bayramlara katılmalarını ve neşe ve coşku içerisinde eğlenmelerini özendirmiştir. Kendisi de ailesiyle birlikte neşeli bir şeklide izlemek suretiyle bu törenlere katılmıştır. Bayram boyunca kılıç ve diğer silâhların taşınması yasaklanmıştır. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi) Bununla, bayram günlerinde bütün düşmanlıkların, küskünlüklerin, dargınlıkların ortadan kaldırılmasını ve bayramın tam bir barış, kardeşlik ve huzur ortamında büyük bir toplumsal coşkuyla ve neşe içerisinde geçirilmesini amaçlanmıştır. Fâtih Sultan Mehmet döneminde; saraydaki görkemli bayramlaşma programını çok ayrıntılı biçimde düzenleyen bir kanunname çıkartılmıştır. Osmanlı Padişahları, bayram şenliklerinin çok coşkulu ve eğlenceli bir şekilde yapılmasına büyük önem vermişlerdir. II. Abdülhamit döneminde, bu şenliklerin sadeleştirilmesine çalışılmıştır. Bayramlar, toplumsal coşku, sevinç, barış ve kardeşlik günleridir. Yoksa birilerinin yapmaya çalıştığı biçimde, bayramlar sanki kendi tapulu mallarıymış gibi bir algı oluşturmaya çalışarak ve toplumun bir kesimine karşı ötekileştirici bir nefret dili kullanarak toplumu ayrıştırmak; bayramın özüne, ruhuna ve var oluş felsefesine aykırı bir eylemdir. Bu bayram kimsenin tapulu malı değildir. Hepimizin ve herkesin bayramıdır. Umarım ki kutlamakta olduğumuz bu bayram, bölgemizde bütün şiddetiyle devam eden vahşi savaşların, yaşamakta olduğumuz haksızlık ve adaletsizliklerin son bulduğu ve barış içerisinde, kardeşçe ve özgürce yaşayacağımız günlerin başlangıç bayramı olsun. Ulusumuzun, tüm İslam ve insanlık aleminin Ramazan (Şeker) Bayramı kutlu ve mutlu olsun.
MEÜ. E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL